life is your canvas

life is your canvas

22 Nisan 2013 Pazartesi

Sisifos Söyleni- Albert Camus (uyumsuz) (varoluşçuluğa giriş)

Sen ne zor bir kitapsın öyle! Otobüste okunmaması tavsiye edilir.


Sisyphos'un hikayesi şöyledir:
Hades tarafından cezalandırılır Sisyphos. Öyle ya da böyle karıştırmış bir haltlar, kurnazlıklar falan haşa tanrılara karşı gelinir mi! Biz bir tanesiyle başa çıkamıyoruz bu hepsini karşısına almış ne cürret. Nitekim Hades de ağzının payını verir ve ona günümüzde varoluşçuluk kuramcılarının ve hikayeden türlü ders çıkararak uyarlayacak pek çok düşünürün yolunu açacak bir ceza verir. Ama derler ki bu ceza Sisyphos'u daha da yüceltir; böylece bizlere örnek alacak bir adam profili çizilir. Ha evet ceza... Sisyphos'un cezası bir kayayı çıplak elle dik bir yamaçtan çıkarmaktır. Ancak bu dağın zirvesinde durmaz kaya ve her düştüğünde Sisyphos onu tekrar yukarı çıkartmak durumundadır. Hiç bitmeyen bu kısır döngüde bu rutin tekrarlanır sonsuza dek. Ve bu bilinen en kötü cezadır yunan mitolojisinde. Tanrıların verdiği en büyük cezaya çarptırılmıştır kahramanımız. Biz Sisyphos'u mutlu olarak hayal ederiz ancakMutsuzluğu doğuran bilmemek ve umut etmektir. Uyumsuzlar bunu bilirler ve umut etmezler.  Cezasından sızlanmayan, sorgulamayan Sisyphos'un umutsuzluğu kabul ederek onunla savaşmayı bırakıp ona hükmettiğine inanırız. Değiştiremediği bu cezayla ne yapabilirdi ki, onu alıp başının üstüne koyup da sevmekten başka. Taşa bir güzel sarıldı o da. Benimsedi çaresi yok. Çaresizliği de benimsedi. Erdemliydi bir yandan. Ama isyan etmekten ve "ya affedilirsem ulan" diye umut etmekten daha kolaydı kesinlikle. Bilinçli bir şekilde diğer her şeyi unutup absürd olana bağlanmayı seçti. Ona ayak uydurmak değil de onu kendi kontrolüne almayı. Burada başlar işte yol ayrımları.

Sisifosun cezası günlük hayatta bizlerin karşılaştığı sıkıntılar ve hayatı anlamlandırma çabamızda nasıl yorumlanabilir?
Ya da intihar düşüncesini onun gözünden nasıl görürdünüz?
Erdemli miydi bu? Daha kolay ya da daha zor muydu?
İnanç mı nihilizm mi? Hangisine daha yakın?
Neydi ulan bu hayatın anlamı? Amaan neyse...

Beckett ''hiç intihar etmeyi aklıma getirmedim, ama yok olup gitmeyi düşünmedim değil'' diyor. Hepimize olmuyor mu? Ben böyle zamanlarda uzaklaşırsam kurtulurum sanıyorum ama yanımda götürüyorum bu fikri de. 

Hegel ölümle ilgili  bir soru soruyor. İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? O halde umutsuzluktan istençli bir ölüm çıkarabilir miyiz? Umutsuz da yaşanabildiğini hatta en güzel o şekilde yaşandığını söyler varoluşçu amcalar. Ama onlar da pek çok konuda birbirinden ayrılabiliyorlar. Hatta umutsuzluğu beklentisizlikle eşdeğer kullanınca çok daha güzel oluyor bence. Bir anlam yüklemezsen, bir şey beklemezsin. Beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın. Yeni başlayan başlamak üzere olan ilişkilerdeki tedirginlik gibi. Adı koyulursa getireceği sorumluluğun yanında geliştireceğiniz beklentilerin karşılığının olmaması ihtimalinin yarattığı huzursuzluk! Bazen sırf bu yüzden umutsuzluğun gölgesinde bekler sevgiler, ve daha güzel büyürler o gölgede. Gölgenin vurduğu topraklar daha verimlidir. Umutsuzlukla beslenir büyür.


Sürekli tekrarlanan bu durum anlamsızlaşmaya başlar kırk kere söylediğiniz bir kelimenin dilinizde anlamsız bir harf topluluğuna dönüşmesi ve tanımladığı şeye yabancılaşması gibi.. Peki ya sonra? Altı üstü bir kelimeye bile müdahale edemiyorken hayatın anlamsızlaştığı noktada ucundan tutacak ne var ki. Bu anlamsızlıkla ne yapmalı? Ben gidiyorum deyip veda mı etmeli, kalıp mücadele mi etmeli, değişir diye umut mu etmeli, ya da değiştirmeye mi çalışmalı işe yaramayacağını bile bile, belki de kalıp kabul etmeli.

Kitapta Camus intihar düşüncesini alt edecek fikirler sunar. Hayatın anlamını sorgulayan, o sırada varlığını ve varlığının amacını irdeleyen ancak bu düşüncelerin içinde kaybolup giden kişiyi silkeler ona hayatın kısa olduğunu hatırlatır ve hayatı bu kadar ciddiye almalı mıdır acaba? İlla bir anlam varsa da bu anlam neyi değiştirecektir? Bir süre sonra sorgulamayı bırakır ve uyumsuz olur kişi. Bilinçli bir uyumsuzluk hali. Nasıl uyumsuz olunur, uyumsuzluğun neresindeyiz acaba? Uyumsuz kelimesine zamanla alışıyor insan başta tam tersi bir anlam bekliyor; ilk duyduğunda... Sonra uyumsuzu seviyor. Uyumsuz vurdumduymaz değil ya da sorumsuz... Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın da demiyor. Uyumsuz sadece Beckett "acı çekiyorum öyleyse varım" diyor. Acı çekiyorum, acı çekiyorlar. Geleceğimizi planlamaya çalışıyoruz. Zorunlu bir özgürlük verilmiş bize, kendimizi kontrol etme sorumluluğu aynı zamanda kendimize yol çizebilme özgürlüğü... Halbuki ne kadar ince bir ayrım var. Bu nasıl bir özgürlük dayatmasıdır. Uyumsuz bulunduğu noktayı kendisi tayin eder. Seçimini yapar ve seçebilmiş olmanın mutluluğunu yaşar. Acısını ona varlığını gösteren bir unsur gibi görür ve onunla bütünleşir. Camus diğer düşünürler kadar melankolik bakmıyor dünyaya. Belki biraz daha yukarıdan bakıyor, sağdan soldan her neyse ama tam ortasından değil. Bir duygu halindeki karmaşayı yalınlaştırıyor aslında. Bazen yüzeyselleştirdiği insan hissiyatının zincirlerini koparabileceğini ve kontrolden çıkabileceğini unutuyor. Karar vermek, yönetmek, ipleri elinde tutmak ne kadar zor halbuki fırtınalarda. Hangi stilde yüzeceğini sen seçiyorsun ama dalgaların boyunu aşmasına engel olamazsın ve kestiremezsin.

"Hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız" (Camus)

Ben de hep mutluluğun hatta pek çok duygunun seçilebileceğini iddia etmişimdir. Mutsuzum şikayet etmiyorum ve şu anda gerçekten mutsuz olmak istemesem değiştirebilirim ruh halimi. Ama hayır bunu yapmıyorum çünkü mutsuzluğumu şöyle bir güzel yaşamak istiyorum. Bir hafta sonra geçiş yapıcam. Bunu bazen söylerim Betül'e. O zaman ilgilenmeyi bırakır benle. Çünkü böylece suçlanacak bir şey, çekiştirilecek herhangi bir kimse kalmamıştır artık benim mutsuz olma sorumluluğunu üzerime almamla. Ve benim kararım olması da bunu ancak benim yönlendirebileceğim fikrini verir yanımdakine. Bana yardım edemeyeceğini anlar zira yardıma da ihtiyaç yoktur aslında. Dümen bende doyasıya üzülebilirim. Burada aslında camus'a arka çıkarak dalga boyunu yadsımıyorum, zira bir haftalık karanlıklarımın arkasından beni izleyen gölgeleri peşimden gelmemeleri için ikna etmek de hayli zor oluyor. Gölgeleri de ben seçiyor olabilir miyim? Belki o kadar da mutlu olmak istemiyorumdur. Gölgeler giderse yalnız kalırım, onlar beni besliyor bana ilham veriyor beni aşırı mutlu olmaktan koruyor.


Heidegger'a göre varlığın zemini ‘hiçlik’tir. Varoluşun temelinde bu yüzden tasa vardır. İnsan sonlu bir varlık olduğunun bilgisini bir yaşantı bir deneyim olarak içinde taşır, bu varoluşunun bir parçasıdır. Bunun farkında olan insan için sakin olmak olanaksızdır; o zorunlu olarak mutsuz bir varlıktır.

Beckett da der ki "nothing is funnier than unhappiness" ve bir kahkaha patlatır ardından. Hayatın sürekli yinelemeler, aynı yinelemeler, aynı gibi gözüken farklı yinelemeler, tamamen farklı yinelemeler, farkı gözden kaçsa da küçük bir ayrılık ile ortaya tamamen yeni bir durumun çıktığını yineler durur. 

Kral ve üç oğlunun hikayesini anımsar mısınız? Üçtü sanırım. Beni ne kadar seviyorsunuz diye oğullarına sorar kral ve üç oğul da bir şeyler söyler. İkisini anımsıyorum tuz kadar der biri, diğeri de şeker. Tuz diyene sinirlenir kral. Oğlunu cezalandırır. Saraydan gider babasını tuz kadar seven oğul. Bir gün geri gelir her nasılsa artık affediyordur belki kral bir şans daha vermek istemiştir ya da. Yok yok kralı davet eder oğlu özür dilemek için. Sofralar kurulur yemekler yapılır ama hiç bir şeyde tuz olmaz. Kralın da ağzının tadı kaçar. Hatasını anlar. Şimdi nereden geldi bu hikaye. Hemen bağlicam. Mutluluk ve mutsuzluk- şeker ve tuz. Mutsuzluk da ruhumuzun ihtiyacı. Sözde bir baltanın sapı kadar değersiz keskin ucunun işlevselliği yok. Ama tutacağın yeri bildiğinde, ağırlık merkezi vs. O zaman mutsuzluğu da kullanabilirsin. Onunla pek çok şey yapabilirsin. Tat verebilirsin hayatının sıradan gidişatına ve mutsuzluğunla mutlu olabilirsin. Belki de bir nevi burdayım deme şekli duyguların diliyle. Burda olmak için mutlu olmak zorunda değilim. Ya da mutlu olmayışım size burada olduğumu göstermez mi, bu dünyada yaşıyor olmama en büyük kanıt mutsuzluğum değil mi aslında. 

Burada olduğum için mutluyum ama burada olmanın mutsuzluğunu yaşıyorum. Bu karşıtlıklar hep aynı anda varolacak. İyi kötü diye ayrılmazdan. Sanırım burada batı felsefesinden uzaklaşıp uzak doğu felsefesinin sınırlarına giriyorum karşıtlıkların aynı anda bir bütün içinde varoluşlarını vurgulayarak (bknz. Yingyang).


Kierkegaard'la da tanışalım yeri gelmişken: "İnsanların çoğu, sonucun ne olacağından kuşku duymayacak kadar fazla bilinçsiz yaşamaktalar; zihnin derin bağından yoksun yaşamları, ister çocukların sevimli saflıkları, ister budalalık söz konusu olsun, karışık olayların, bir parça eylemin, rastlantının bir dağınıklığından başka bir şey değildir; onları bazen iyilik yaparken, daha sonra kötülük yaparken ve her şeye yeniden başlarken görürüz; umutsuzlukları bazen bir öğle sonrası kadar sürer veya üç haftaya kadar uzanır ama bir kez daha işte neşelenirler ve bir daha bütün gün umutsuzluğa kapılırlar. onlar için yaşam, içine girilen bir oyundan başka bir şey değildir; ama hiçbir zaman her şeyi, her şey için tehlikeye atamazlar, hiçbir zaman yaşamı sonsuz ve içedönük bir sonuç olarak tasarımlayamazlar. aynı zamanda aralarında olayları sadece birbirinden ayrı olarak, şu veya bu iyi davranış, şu veya bu yanlış davranış şeklinde tartışırlar.''



Camus, kitabın içinden:
Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin 'hiç' yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu saptamaların hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit 'kaygı' her şeyin başlangıcındadır.


Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde, zaman alıp götürür bizi. Ama, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak yaşarız: "yarın", "ileride", "iyi bir işim olunca", 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Gene bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama, aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu..Yarını istiyordu hep, bütünn benliğinin bundan kaçınması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz budur işte.


Bir basamak daha aşağı inildi mi, yabancılık başlayıverir: dünyanın 'yoğun' olduğunu fark etmek; bir taşın ne denli yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın, bir görünümün bizi ne büyük bir güçle yok sayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insandışı bir şey yatar ve bu tepeler, gökyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverir, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle. Bin yıllar ötesinden dünyanın ilkel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnız kendisine önceden verdiğimiz biçimleri ve çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz. Yeniden kendi kendisi olduğuna göre, dünya bizce anlaşılmaz olur. Alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar. Uzaklaşırlar bizden. Bir kadının alışılmaz yüzü altında, aylarca ya da yıllarca önce sevllmiş kadını bir yabancı gibi bulduğumuz gibi, bizi birdenbire böylesine yalnız kılıvereni bile arzulayabiliriz belki. Ama zamanı gelmemiştir daha. Bir tek şey: dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, uyumsuz budur işte.



Uyum sağlamak için bir çaba harcamayan, uyumsuz olmak gibi bir kaygısı da olmayan; aslında herhangi bir kaygısı olmadan sadece yaşamını sürdüren kişidir uyumsuz. Uyumsuza biraz umut verin köyün delisi olur, eline bıçak verip canına kıydırın bu sefer de süzme bir idealist. Peki hangi noktada uymlu olur? Uyumsuzun tersi nedir, zıttı, öteki tarafı yolun?

Umudu aldık uyumsuzun elinden. Alsında o kendi isteğiyle bıraktı ellerinden. İnancını yitirmişse onu durduran peki? Hayatın bir anlamı olmadığı fikrine kapıldığın anda sorgulamalar başladığı anda uyumsuza yaklaşıp seçim yapıyorsun. Uyumsuz olursan artık her şeyin dengesiz düzensiz rastgele olduğunu kabul ediyorsun. Bu da senin düşünmen için bir sebep bırakmıyor, ne yapsan boş. Tanrı diye bir şey var ya da yok. Ama ortada olan bir gerçek var ki her şey absürd kalıyor gerçeklikle karşılaşınca. Bazen tesadüfi, bazen bütün nedensellikler çatırdıyor, bazıları sabit kalıyor.

Tanımak ve bilmekle alakalı aynı zamanda bu karşılaşma anlarındaki absürdlük/uyumsuzluk. Dünyayı bilmiyorsun ve ona uyum sağlayamıyorsun. Bildiğin kadarına da bilinmezliklerin verdiği huzursuzlukla sahip çıkıyor ama ister istemez tutarsız yaklaşıyorsun. Ama bir yandan yaşıyorsun. Bilinmezlikleri de sahiplenmen gerek ki anlamasan bile kontrol edebilme imkanın olsun. Şey gibi, düşmanını kendine yakın tutmak gibi! Ya da misyonersen diğer dinleri de bilmelisin. Bir sivil polissen hakkaten torbacı olabilmelisin gibi... Önce uyumsuz ol, uyumsuzlukları yaşa çünkü içinde bulunduğun evren uyumlu bir yer değil ve olmayacak. Beyaz örtüdeki toz zerresi olarak neyi değiştirebilirsin. Önce beyaz ol. Siyahını kaybetme. Sen küçük bir toz zerreciğiydin pis bir toz masaya konan, hatta Heidegger'in dediği gibi sen masaya fırlatıldın. Bunda sorumluluğun yok. Ölümünden de büyük ölçüde sorumlu değilsin. Biri pencereyi açar ve rüzgarla birlikte hiçliğe karışırsın. Ancak masadayken varolabilmek için beyaz olmalısın. Uyum sağlamalı ama uymamalısın, uyumsuz dediğin kafa tutar, özgürdür, sorumludur. 

Camus: Bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.

"Boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan- uyumsuz"


Nietzsche'nin şu lafını da çok beğendiğim için hemen ekliyorum: '"Açıkça görülüyor ki gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi sanat, müzik, dans, us, düşünce gibi, uğrunda yaşam çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş çılgın ya da tanrısal bir şey çıkar: diye yazdığı zaman, büyük bir ahlakın kuralını gösterir. Ama uyumsuz insanın yolunu da gösterir. Aleve boyun eğmek aynı zamanda hem en kolay, hem de en güç şeydir. Bununla birlikte güçlükle boy ölçüşürken, insanın bazı bazı kendini yargılaması iyi olur. Bunu yalnız o yapabilir".

Her şeyde bir anlam arıyorduk hani. Ne oldu? Bunda da var bir hayır modundaydık bazen de ki bu da anlamlandırma çabamızdandı ki anlamı bulamayıp şapkacıya dvrediyorduk işin içinden çıkamadığımız zamanlarda uyumsuz olmamak adına her çelişkiyle karşılaştığımızda ve geleceğin bilinmezliği yüzümüze çarptığında :) Eee normal tepkisi vermek nasıl olurdu acaba. Bülent Ortaçgil melodisiyle "herşey normal" "bu da normal"..


-Ben miyim anormaal?


Heidegger "eğer, ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur."


soren kierkegaard:

"parmağımı varoluşa batırıyorum - hiçbir şey kokmuyor. neredeyim? dünya denilen bu şey nedir? beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? dünyaya nasıl geldim? niçin bana danışılmadı?"
gerçek ona fazla ağır gelmiyordu, gerçeğin yükünü taşıyamayacak kadar zayıf değildi; hayır çok güçlüydü, ama bu güç bir hastalıktı. gerçek uyarıcı gücünü yitirdiği anda o savunmasız hale gelirdi; onun içindeki kötülük işte buradaydı. uyarılma anında bile bunun bilincindeydi ve kötülük bunun bilincinde olmasında yatıyordu.




 aldous huxley: "belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir." Kim bilir. Tabi ki şapkacı. 

_  Pişşt Şapkacı... Aaa gitmiş. Belki de kafama göre şapka uyduramamıştır. Şapkalarımı da almış, insafsız! Sahi ben onları hiç giymezdim öyle rafta dururlardı. Neyse neyse iyi olmuş böylesi. Hiç pazarlık yapmadan almıştım hem bana özel gibi değillerdi, her kafada vardı onlardan. Seri üretim. Şapkasız çıplak kalmıyorum ya. Kafam üşüyebilir ama üşütük kafalar iyidir. Zaten iyice karıştı. En azından üşüyünce bir kafam olduğunu hatırlayacağım. Benim kafam kime ne, kafamın üşümesini seçiyorum!

2 Nisan 2013 Salı

DÖNÜŞÜM - Franz Kafka

Kadın uzun bir tatile çıkıyor. Belki de hayatında ilk defa bu kadar bencil. Etrafında onlarca insan var ama tek başınalığının bozulmasına ve birilerinin düşsel yolculuğuna müdahale etmesine izin vermeden iki hafta sessizliğinin keyfine dokundurmuyor. Kimseye de dokunmuyor, nasıl olduklarını sormuyor aklına gelip de ilgilenmiyormuş gibi yapma çabası değil baya bildiğin merak etmiyor zerre kadar. İlk defa misafire ne içersin diye sormadan herhangi bir bardağı alıp çay katıyor. Afiyet olsun demiyor. Afiyet olsun ya da olmasın o üzerine düşen misafirperverliği gösterdi. Odasına çekiliyor. Evde annesi var, gerisini o halleder nasılsa. Hep ben mi vardım diyor; yoktu. Belki de hep orada olmadığı için o gün rastgele bir gün değildi eve gelen misafir için. Onun varlığıyla alakalı bir ziyarete ev sahipliği yapması bekleniyordu kendisinden. Annesinin yüzü asık. Beklentilere karşılık vermeyecek kadın. Beklentiler bekleşeduracaklar ve o kendisini ağırlayacak bu evde uzunca bir süre. Rahat ettirecek kendisini sahip olduğu tek şey olan bedeninde. Bir güzel hazırlayacak yatağını ve sıcacık uyutacak onu. Huzur bulamadığı sıcak yatağında kıpırdadıkça çekiştirdği yorgandan görünen bedenini örtecek üşümesin diye. Açıkta kalmayacak ki sabah kahvesini içerken uzun sohbetler edebilsinler.

Günler geceler boyu düşünüyor, sorguluyor. Kendisini ikna etmesi ne zormuş insanın diye geçiriyor kafasından her çıkmazda. Suçu yine kendisine atıyor. Tphüü beceriksiz kendini bile inandıramadın ya da ya nasıl ağzından çıkana kendi kulakların inanmıyor diye söyleniyor. Pes etmiyor. yarım kalan cümleler de tamamlanacak. Okuyor. Düşünemedikçe, yazamadıkça, kendisiyle kavgası bitmedikçe okuyor. Okudukça içinde fokurdayan bir çaydanlıktan sızan kaynar su taneciklerini bedeninde hissediyor. Buhar yükseldikçe beynini ılık ılık yokluyor. Kafasını kaşıyor. Ne zaman bir çay koysa ocağa böyle oturduğu yerde dirseğini yasladığı koltuğa doğru hafifçe eğilip uyuşan koluyla başını kaşıyor. Uyuşukluk geçiyor. soğuk soğuk terliyor. Derin derin nefes alıyor. Bir soğuk bir sıcak... Teri soğuyor.  Böyle üşüteceğini sandığı anlarda çaydanlığın altını kapatıyor. Soğuk kendine getiriyor biraz. Kısık ateşte onbeş dakika demin çökmesini bekliyor.

Günler geceler geçiyor. Günler uzuyor. En uzun gece hangisiydi diye düşünüyor. En uzun geceyi yaşamadı henüz. Ama saatler bir ileri bir geri alınıyor; sanki enerji tasarrufunun tek yaptığı onun enerjisini alıp götürmek. Güneşten daha fazla yararlanmak istemiyor. Karanlık olsun istiyor.

İnsanlar arıyor, bir yerlere davet ediyorlar. Hayır diyemiyor ama gidince de keyfi kaçıyor. Yalnız kalmak istediğini söylüyor. Anlamıyorlar, ne derdin varsa anlat diyorlar. Canı sıkılıyor. Bir derdi yok ki. Tam anlatacak oluyor ağzından abuk subuk kelimeler çıkıyor ve cümle olmayı başaramadan patır patır yere dökülüyorlar. Bir daha ki sefere telefonu çalınca açmamaya karar veriyor. Duymayacağı davetlere teşrif etmek zorunda olmayacak böylece ve anlamsız açıklamalar yaparak sorgulayan bakışlara maruz kalmayacak. 

Zaman doluyor. Üstüne çöken ağırlığın altında ezilip büzülüyor. Zamanın nasıl ilerlediğine hiç anlam veremiyor; bazen çok hızlı bazen de sinir bozucu bir yavaşlıkta. Döndüğümde diyor kendi kendine, döndüğümde her şey farklı olacak. Aradığı huzuru bulamayışı onu tedirgin etse de insanların huzurunu kaçırmasına izin vermemekle ilgili aldığı kararlarından memnun dönüyor üç haftalık tatilinden. İnsanları mutlu etmek için çaba harcamayacak artık. Mutlu olmak herkesin kendi sorumluluğu. Ben doğru olduğuna inandığım şeyi yaparım, mutlu olurlar ve ya olmazlar. 

Bu mutlu olma sorumluluğunu karşındakine verme mevzuunu Ayfer Hocam, Leyla Navaro ile yaptığı bir görüşmenin anafikri olarak paylaşmıştı derste. Çok hoşuma gitti. Henüz üzerine uzun uzun düşünme fırsatı bulamasam da şöyle kalsın akıllarda: Birinin mutlu olmasını öyle çok istiyorsunuz ki, bu sizin evladınız olabilir, anne babanız ya da sevgiliniz, arkadaşınız, ve onun mutlu olması için her şeyi yapmaya hazırsınız. Onu mutlu etmek istiyorsunuz! Hayır! Mutlu olmak onun kendi sorumluluğu! Mutlu olmak istemiyorsa olmaz. Onu mutsuz edecek şeyleri ondan uzaklaştıramazsınız, altın bir kafese ne lüzum var. Mutsuz da olması gerekir ve mutluluğa geçişi yaşaması. Tüm bu duygusal değişimler sizden bağımsız gelişir. Siz inandığınız gibi yaşar, hareket eder ve izlersiniz. Bırakın mutlu olmasın.

Sanırım Samsa'nın yolculuğu da burada başlıyor ya da bitiyor. Bir ailesi var ve bu aileyi geçindirmekle sorumlu Samsa. Anlamsız sorgulamadan yaptığı bir işi var ve bu iş sayesinde ailesinin borçlarını kapatıyor. Evdeki herkes onun eline bakıyor. Bir gün bir böcek olarak uyandığında, evdeki roller tamamen değişiyor. Hareket edemeyecek kadar halsiz olan baba sapasağlam kalkıyor ayağa. Temizlikçi gelmiyor eve artık anne-kız yapıyor ev işlerini. Babasını ayakta dimdik görünce şaşırıyor Samsa. Hani bu adam hastaydı diye iç geçirse de içerlemiyor aslında. Kız kardeşi onun ihtiyaçlarını karşılarken bir mahcubiyet yaşıyor, ama böcek olmak kolay değil zamanla birilerinin bu işi yapması gerektiğini düşünerek beklentilerini yükseltiyor. Neden daha güzel yemekler yok! Kimse onun değişimini kabul edemiyor. Sır gibi sakladıkları kocaman siyah bir böcek var evde. Ama bu böcek Samsanın ta kendisi olsa da artık eski Samsa değil. Samsa'nın değişimi evdeki her şeyi değiştiriyor. Burada aile dinamiklerine girip sistematik bir bakış atarak pek çok çözümleme yapılabilir elbet. Tek bir bireyin bütün aileyi değiştirmesi üzerine çok şey söylenebilir.

Ancak şu üç hafta sonra evine dönen kadın ne yaptı acaba? Radikal kararlar almıştı hayatında. Bir daha alttan almayacağım demişti. Kendisine saygısızca davranan kişilere haddini bildirecekti artık mesela. Olduğu gibi kabul ederek onlara değişme fırsatı vermediğini ve bir nevi kötülük etmiş olduğunu söylemişti bir arkadaşı. Düşününce haklı bulmuştu onu. İnsanları mutlu etmek için uğraşmayacaktı. Daha sert ve daha güçlü olacaktı. İnsanlarla arasına mesafe koyacaktı. İpini kuyudan geri çekip önce aşağıda kim var diye bakacaktı. İnsanlardan uzaklaşıp kitaplara yakınlaşacak. Daha çok yazacak ve okuyacak ve kendi mutluluğu için bir başkasına hayır diyebilecek ya da çok gerekliyse bir başkasının mutsuzluğunu önemsemeyebilecekti. Zira önem verdiği kişilerin mutluluğu elbette onun mutluluğu olmayı sürdürecekti. Ama artık karşılık beklemediği pek çok şeyi düşünmek zorunda kalacak olması onun için biraz kabullenmesi zor bir durumdu. Kararlıydı. Ona hiç bir şey vermeyen insanları kendisinden uzak tutacaktı böylece elini kapamak zorunda kalmadan kendisine yaklaşabilen insanları avucundakilerden mahrum bırakmayacak ve vermeye devam edecekti.

Başarıyordu. Rahatsızlıklarını dile getiriyor, insanlardan uzak durdukça kendine daha çok yakınlaştığını hissediyor, bencilliğe varmadan kendi istekleri doğrultusunda yaşayabiliyordu. Okuyor, yazıyor onu mutlu eden diğer şeylerle oyalanıyordu. Bazen çok yalnız hissediyor ama kendisini üzecek insanlarla bu yalnızlığı paylaşmaya lüzum görmüyordu. Tepki gösteriyor ve gerekirse tartışmaktan çekinmiyordu. Kendine olan güveni artmıştı. Daha değerli ve daha güçlü hissediyordu. Ruhu daha sakindi ve kafasındaki soru işaretleri ona artık güzel şeyleri düşündürüyordu. Yalnız kaldığı anlardaki dinginliği delicesine sömürüyor, sanki ilk defa kendini aynada görüyor gibi merakla inceliyor ve onu sadakatsizlikle suçlayan kusurlarına her defasında bir göz kırpıp gülümsüyordu.

İnsanlar fark ediyordu. Neden aramıyor, neden böyle söyledi, bunda kızacak ne vardı ki, kızgın mısın, gelmeyecek misin bizimle, çok konuşmuyorsun... Nasıl olurdu da bu bıcır bıcır kadın bir anda sessizleşmişti. Neden daha yumuşak ve ılımlı konuşan bu kadın yeri gelince yanlışlarını patır patır çarpıyordu yüzlerine. Kabul edilir gibi değildi. Değişim!

Sevgili Samsa, bu kadın seni çok iyi anlıyor olabilir diye düşündüm. Ve bu yüzden paylaştım onun hikayesini.

Hiç bir değişim bir sabah uyanıp böcek olmak kadar kolay değil. Her insan bencildir. Kendisini düşünür. Başkalarını mutlu etmek isteyen kadın da aslında başkalarını mutlu edebilmiş olmanın hazzını yaşamaktadır. Ve bunun yerine mutlu olabileceği daha güçlü bir şey koymadan vazgeçemez insanların mutluluğu için çabalamaktan. 

Siz değişirsiniz, çevrenizdekiler değişir, ilişkileriniz değişir; çevrenizdekiler değişir, siz değişirsiniz, ilişkileriniz değişir. Hep bir değişime maruz kalırsınız işte, kim demiş insan değişmez huylu huyundan vazgeçmez diye. Mecbur kalmak diye bir şey yoktur. Direndiğimiz değişikliğin zamanı gelmiştir ve biz seçeriz. İstemediğimiz takdirde kendi irademiz dışında böcek olmayız. Böcek olmanın zamanı gelmiştir artık. Böcek olmanın bir işlevi vardır, yolunda gitmeyen bir şeylerin çanları bizim için çalıyordur. 

İnsanlar sizi ya değiştirmek için zorlarlar ya da değiştiğiniz için suçlarlar. Her ikisi de yalan. Tek başına yaşamadığı için değişir insan. Başkalarıyla sürtüşerek değişir. Daha iyi olsun diye. Ve hala yanınızdaysa sevdikleriniz, inanıyorlarsa değişiminizin sizi mutlu ettiğine, ayak uydurmakta zorlansalar da sizi destekleyebiliyorlarsa ve sizin değişiminizin bir parçası olabiliyorlarsa ne olursanız olun sizinle oynamaya devam ederler. Bilirler ki zaten, değişmek kolay değildir ve istemez insan. Eğer zor olanı seçmişse, vardır elbet bir sebebi.

Su olsam ateş olsam
göklerdeki güneş olsam
konuşmasan taş olsam
yine de oynar mısın benimle?

Bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla kapatıyorum.

23 Mart 2013 Cumartesi

Eski Bahçe Eski Sevgi

Ölüm, yolculuk, otel odaları, hastane duvarları, kanlı sokaklar, deniz, yağmur, toprak kokusu, kalabalık, bankta oturan iki kişi, gidilemeyen yerler, sıkıntı, melankoli, yalnızlık, vedalar, balkondan cenaze arabasını seyreden bir çocuk, tanımadığı bir adamla sohbet eden bir kadın, özlem ve özleyemeyecek kadar yabancı olmak, bekleyiş, yorgunluk, tedirginlik, korku, cesaret...


Tezer Özlü hayatıma bir benzetme üzerine girdi. Yaşamöyküsel esintiler diye yazıyor kitabın arkasında öykülerini tanımlamak için. Kendisi için yazmış her birini, benim kendi kendime konuşup bir yere varamayışlarım gibi. Bu kitap da ölümünden sonra basılıyor işte ve kütüphaneden alıp okuyorum.

Ölümden bahsediyor. Anneannesini, babasını, arkadaşını bir bir öldürüyor; kimsenin ölümünü görmek istemiyorum, kimse de benim ölümümü görmesin istiyorum diyor. Ölülerin arasında yaşıyor 60'lı yıllarda. Korkarak tedirgin ve sıkıntılı... Geziyor. Avrupayı otostop yaparak geziyor. Evleniyor, boşanıyor, psikiyatri kliniğinde kaldığı zamanları anlatan bir kitap yazıyor. Çocuk doğuruyor. Yine evleniyor, boşanıyor. Kaçıp gidiyor, dönüyor. Yerleşemiyor bir yere. Kendini arıyor, kendinden kaçıyor. Huzur arıyor, ve ülkedeki huzursuzluklardan kaçıyor. İhtilalleri görüyor gözünü kapatıyor, gözünü açıyor. Hastanede. Kalmak istiyor, hiç bir yerde kalamıyor. 

Bu günlerde sokağa çıktığımda kendimi; yaşamın, çağın, kentin, insanların, her şeyin çok dışında buluyorum... Yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek, en sevdiğim uğraşlardan biridir...
60'ların sonunda bir yerlerde... İnsanın aynı anda her yerde olası geliyor. Hindistan'da, Fransa'da, Amerika'da, Almanya'da, Türkiye'de. 50'lerde doğup 60'larda bölünüp parçalarını 90'larda bir araya getirip 65 yaşında oturup da geriye baktığında yazabileceklerininin ne kadar da ötesinde olduğunu görmek... Arpa boyundan hallice... Daha iyi daha kötü, kıyaslanamayacak kadar uzak silik bir tarihin içinde bundan kırk yıl sonra penguenleri sadece fotoğraflarda görebilecek olan bir çocuk gibi; hissiz... Ya da çocuğuna penguenlerin yürüyüşlerini anlatan Alaska'lı bir baba gibi; kifayetsiz...

Kahvemi alıyorum yanıma ve sigaramı yakıyorum. Önümde duran kitaba ve ekşisözlükteki entrylere bakıyorum. Bu kitabın beni doyurmadığını düşünüyorum. Daha fazlasını istiyorum. Bir de kapak fotoğrafına kızıyorum. Gülümseyen bir kadın görmek istemiyorum. Ağlamasın da. Bir kadın görmek istemiyorum o kapakta; bir insan yüzü... YKY'nin kapak tasarımları bazen beni böyle çileden çıkarıyor ama çevirilerini seviyorum. Susuyorum. Düşünüyorum. Yıldırım Türker'in 2008'de Özlü'ye yazdığı mektubu okuyorum. Tek başına ve yolda olma eylemine saplantılı bir kadın. Bazen yaşamın kıyısında bir sağa bir sola gidiyor. Bazen aklın sınırlarında, bazen bir otoyolda sol şeritte, ya da yavaş yavaş bir tren kompartımanında raylar üstünde. Kafka'ya göndermeler yapıyor Tezer. Kafka'nın Dönüşüm'ünü üçüncü mü dördüncü mü kez çeviren Ahmet Cemal, ölümle kesilmiş bir dostluğun anısına Tezer Özlü'ye ithaf ediyor Can yayınlarından çıkan kitabını. idefixten aratıyorum 33.baskısı çıkıyor karşıma. O halde önümde  12. baskısı duran kitabı okumalı bir an önce diyorum. Ölümünün intihar olmasını beklerdim bunca ölümle yüzleşmiş, bunca insana veda etmiş ve gidenlerin ardından ölmekle yaşamak arasında pek bir fark bulamayışına dair cümleler kurmuş hatta kim öldü sen mi ben mi diye sorgulamış bir kadının. Kanserden ölmüş olması da onun seçimiydi, hastalığı seçti diyor bir entry. Belki de babası gibi bir hastane odasında beyaz çarşafların üstünde gitmek istiyordu. Ama ölümden korkmadığı kesindi. Yaşamak daha korkutucu ama o bile daha sıradandı artık her şey kadar, kilitli kapıların ardından kim o diye seslenip açılan demir sürgülü kapılar, silah sesleri ve boş kanlı sokaklar. Yine de Kafka'nın ve Camus'un bahsettiği Korku Çağı'nda aynalara bakmadan yaşamıştı; kendi suretinden kaçmak mı yoksa yansımalardan arkasında kalan... Ya da Yabancı'da annesinin ölümüne, patronuna, sevdiği kadına ve mahkemede yargıca verdiği vurdumduymaz tavırlarıyla Meursault ve ya Dönüşüm'de bir sabah kalktığında kendini böcek olarak bulan ve pek de şaşırmadan işe geç kalmanın telaşını yaşayan Gregor Samsa gibi Tezer Özlü öykülerinde kendini saçmalığın uçsuz bucaksız ayrıntılarında özgür bırakmış ve yolu ardına bakmadan yürümüştü ki bu da hayatın yaşamak zahmetine değmeyen Camus'un absürd felsefesinde yolculukta yanınızdan ayırmamanız gereken bir rehberdir.

Öyle birisi ki; tasvir edin kafanızda onun boş bakışlarla etrafı seyreden gözlerini, rüzgarda uçuşan dağınık saçlarını, özensiz kıyafetini, ifadesiz yüzündeki gölgeleri, çıplak ayaklarını, belli belirsiz kalp atışlarının göğsünde vuku bulmayışını, kıpırtısız duruşundaki ölgün bekleyişi... O kadar inançsız ki umutsuz hayalsiz beklentisiz; sıkılmıyor bile. Işıkta gözlerine baktığınızda, o gözlerde silüetine rastgeldiğiniz her şekli ayrıntılarıyla anlatabilir size. Duygularla süslese bile tensel dokunuşların hazzından öteye geçemez kelimeleri. Yaygın olmayan bir gelişimsel bozukluk gibi, körleşmiş duygusal tepkileri ve fazlaca gelişmiş görsel analitik gözlem becerileri... Yabancılaşma, kendine ve bir parçası olduğu doğaya...

Camus sonunu kestiremediği bir şey olmadığından peşin bir kabullenişle ya da sonun kestirilemeyeşindeki çaresiz kabullenişle peşin hükümlü bir sorgulamama, tekdüzeliği benimseme, şaşırmadan başını sallayarak her şeyi uzak mesafeden kucaklama, görünenin ardındakini görebilme yetisine sahip olmakla beraber müdahil olmama ve eylemsizlikle hayata kafa tutmayı seçmiş. Tezer Özlü ya da Kafka'da farklı olansa anladığım kadarıyla gözlerini çevirdikleri sahnelerden uzak kalamayışları. Bir parçası olmasalar da çiçek çocuk olup savaşa sevişerek tepki gösteremiyorlar. Bir çiçek açıp bir soluyorlar. Bir güneşe dönüp bir gölgeye kaçıyorlar. Arada kalmışlıklarıyla ve tedirginlikleriyle çelişkilerini gizlemeden yazıyorlar. Camus'un bahsettiği son, ölümdür. Mutlu Son kitabında Mersault parayla zamanı satın alır, zaman ona kalır böylece der ki:
Mutlu ölmek demek; ardında seni her zaman sevgi ve saygı ile anacak insanlar bırakmak değildir. mutlu ölmek; zamanı ele geçirmeye kabiliyetli bir insanın, yaşama istemi vasıtasıyla yaşamını bir üst kerteye taşıyabilmesidir. böylece hayata sirayet eden ve onu dayanılmaz bir azaba döndüren ölüm korkusu da alt edilmiş olur. zira bu korku, hayatlarını ellerinde tutmayı beceremeyen insanların ölümün soğukluğunu bedenlerinde hissetikleri anda duydukları acı bir pişmanlıktır.
Aslında ölümden değil de yaşamla mücadele etmekten korkuyorlar. Ama kendilerine zarar vermeyecek kadar cesur oldukları için ölümlerini hazırlıyorlar. Belki de ölümü haketmek istiyorlar. Diğerlerinin ölümünü değersizleştirmemek adına ya da ölüme bile yabancılaşmaktalar. Meursault annesinin cenazesinde ağlamıyor ve bir adamı öldürüp merhametsizliğiyle idama mahkum ediliyor. Tezer Özlü kanser teşhisinin öncesinde belirtileri fark edemeyecek kadar bedenine duyarsızlaşıyor ve belki de hastalığı kabul ediyor. Zaten Camus'un Mutlu Ölüm kitabının ikinci bölümünün adı da Bilinçli Ölüm...

Ölümle ilgili yazamam ben. Ölüm görmedim. Kimseyi öldürmedim, kendimi bile. Rüyamda bile yaklaşmadım uçurumlara. Ne kadar karanlık olsa da gözlerimi açabilmem bundandır belki. Hiç sorgulamadan, saçımdaki tek tel beyazı sevişim ya da sevdiğim insanların yüzlerinde her geçen gün artan çizgilerdeki anlam arayışlarım.. Yok olup gitmek gibi ölüm benim için, ardı arkası yok sanki. Puff diye silinivermek bir toz bulutu olup eskimiş bir yaşamdan. Ya ben değilsem... O zaman yarım kalmışlıklarla baş edebilir miyim bilmiyorum. Ama ölümler beni üzmüyor. Ağlatmıyor. Aslında pek çok şey beni şaşırtmadığı kadar bende duygusal izler bırakmıyor galiba. Bir an tedirgin oluyorum sonra önümü görmek için silecekleri çalıştırıp kurtuluyorum yağmur damlalarından. Yolum uzunmuş gibi geliyor bazen, bazen de kısa mesafe koşucusu gibi depar atıyorum. Yorgun düşersem yol kenarında durup dinleniyorum. Her zaman duracak bir yer oluyor mu, evet ama her zaman duracak zamanım olmuyor. Daha hızlı daha hızlı olmak gerekiyor bazen. Yavaşladığın zaman hayata yetişemiyorsun, belki de en büyük yorgunluk geride kaldığın anda yerinden kalkacak dermanı toplayamamak.  Belki yetişemeyecek kadar geride kaldığını hissettiğin andaki vazgeçiştir ölüm. Zamanda kıpırdayamayacak kadar bitkin düşmek... O halde bahsettiğim karakterler çoktan ölmüştü ben onların cansız bedenlerini gezdirişlerini okuyordum. Uzun bir ölüm olmuş onlarınki. Eğer yoldaysam birilerine veda etmem gerek. Her zaman geride kalanlar olacak. Gidebildiğim sürece kalanlar, ben kaldığımda yola devam edenler... Muhtemelen mutlu olmayacağım kaldığımda. Yolculuğu seven bir insana ev hapsi vermek gibi bir şey. Seviyorum yaşamayı, izlemeyi, dahil olmayı. Uyum sağlayabilmekten bahsediyor Camus, uyum sağlayarak mutluluğa erişmekten... Uyumdan bahsettiği aslında ayak uydurmak değil, kabul etmek de değil. Bütün duyu organlarıyla insanları, doğayı, hayatı bilmek ve içinde sırıtmadan durabilmek. İnsanlar koşuştururken izlemek ve şikayet ettiklerinde anlamak ama deneyimlemeden kıyıdan köşeden sokulmak o koşuşturmacalı hayatlara...


Kalanlara el sallamak
Hüzünlü bir el ağır ağır sağa ve sola düşen
İçimi kaplayan burukluk
Devam etmek için sıraladığım onlarca gerekçe
Vadesiz bekleyişleriyle yalnızlar
Benim sıram gelmedi, yolum uzun belki
Belki çok kısa
Gitmek yol alabildiğince uzaklara!

Gidenlerin arkasından bakakalmak
En bencil en umursamaz halimle gittiğim yollarda
Geride bıraktıklarımı hatırlamak
Bir otostopçuyu geri çevirip
Bir diğerine rotamı teslim etmek
Ve bir başıma...
Son kez kenara çekmek
Karanlık boyunca kalmak!

Zamanın en gerisinde
Durdururmak tiktakları sıkıp avucumun içinde.
Kolumdaki saati denize fırlatmak
Ya da akan suya
Benimle birlikte ya da seninle
Kaldığımız yerden başlayanlar olacak.
Zaman kıpırtısız
Yollar bir başkası için bir başka güzel olacak
Bize güzel olduğu kadar.