Ölüm, yolculuk, otel odaları, hastane duvarları, kanlı sokaklar, deniz, yağmur, toprak kokusu, kalabalık, bankta oturan iki kişi, gidilemeyen yerler, sıkıntı, melankoli, yalnızlık, vedalar, balkondan cenaze arabasını seyreden bir çocuk, tanımadığı bir adamla sohbet eden bir kadın, özlem ve özleyemeyecek kadar yabancı olmak, bekleyiş, yorgunluk, tedirginlik, korku, cesaret...
Tezer Özlü hayatıma bir benzetme üzerine girdi. Yaşamöyküsel esintiler diye yazıyor kitabın arkasında öykülerini tanımlamak için. Kendisi için yazmış her birini, benim kendi kendime konuşup bir yere varamayışlarım gibi. Bu kitap da ölümünden sonra basılıyor işte ve kütüphaneden alıp okuyorum.
Ölümden bahsediyor. Anneannesini, babasını, arkadaşını bir bir öldürüyor; kimsenin ölümünü görmek istemiyorum, kimse de benim ölümümü görmesin istiyorum diyor. Ölülerin arasında yaşıyor 60'lı yıllarda. Korkarak tedirgin ve sıkıntılı... Geziyor. Avrupayı otostop yaparak geziyor. Evleniyor, boşanıyor, psikiyatri kliniğinde kaldığı zamanları anlatan bir kitap yazıyor. Çocuk doğuruyor. Yine evleniyor, boşanıyor. Kaçıp gidiyor, dönüyor. Yerleşemiyor bir yere. Kendini arıyor, kendinden kaçıyor. Huzur arıyor, ve ülkedeki huzursuzluklardan kaçıyor. İhtilalleri görüyor gözünü kapatıyor, gözünü açıyor. Hastanede. Kalmak istiyor, hiç bir yerde kalamıyor.
Bu günlerde sokağa çıktığımda kendimi; yaşamın, çağın, kentin, insanların, her şeyin çok dışında buluyorum... Yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek, en sevdiğim uğraşlardan biridir...
60'ların sonunda bir yerlerde... İnsanın aynı anda her yerde olası geliyor. Hindistan'da, Fransa'da, Amerika'da, Almanya'da, Türkiye'de. 50'lerde doğup 60'larda bölünüp parçalarını 90'larda bir araya getirip 65 yaşında oturup da geriye baktığında yazabileceklerininin ne kadar da ötesinde olduğunu görmek... Arpa boyundan hallice... Daha iyi daha kötü, kıyaslanamayacak kadar uzak silik bir tarihin içinde bundan kırk yıl sonra penguenleri sadece fotoğraflarda görebilecek olan bir çocuk gibi; hissiz... Ya da çocuğuna penguenlerin yürüyüşlerini anlatan Alaska'lı bir baba gibi; kifayetsiz...
Kahvemi alıyorum yanıma ve sigaramı yakıyorum. Önümde duran kitaba ve ekşisözlükteki entrylere bakıyorum. Bu kitabın beni doyurmadığını düşünüyorum. Daha fazlasını istiyorum. Bir de kapak fotoğrafına kızıyorum. Gülümseyen bir kadın görmek istemiyorum. Ağlamasın da. Bir kadın görmek istemiyorum o kapakta; bir insan yüzü... YKY'nin kapak tasarımları bazen beni böyle çileden çıkarıyor ama çevirilerini seviyorum. Susuyorum. Düşünüyorum. Yıldırım Türker'in 2008'de Özlü'ye yazdığı mektubu okuyorum. Tek başına ve yolda olma eylemine saplantılı bir kadın. Bazen yaşamın kıyısında bir sağa bir sola gidiyor. Bazen aklın sınırlarında, bazen bir otoyolda sol şeritte, ya da yavaş yavaş bir tren kompartımanında raylar üstünde. Kafka'ya göndermeler yapıyor Tezer. Kafka'nın Dönüşüm'ünü üçüncü mü dördüncü mü kez çeviren Ahmet Cemal, ölümle kesilmiş bir dostluğun anısına Tezer Özlü'ye ithaf ediyor Can yayınlarından çıkan kitabını. idefixten aratıyorum 33.baskısı çıkıyor karşıma. O halde önümde 12. baskısı duran kitabı okumalı bir an önce diyorum. Ölümünün intihar olmasını beklerdim bunca ölümle yüzleşmiş, bunca insana veda etmiş ve gidenlerin ardından ölmekle yaşamak arasında pek bir fark bulamayışına dair cümleler kurmuş hatta kim öldü sen mi ben mi diye sorgulamış bir kadının. Kanserden ölmüş olması da onun seçimiydi, hastalığı seçti diyor bir entry. Belki de babası gibi bir hastane odasında beyaz çarşafların üstünde gitmek istiyordu. Ama ölümden korkmadığı kesindi. Yaşamak daha korkutucu ama o bile daha sıradandı artık her şey kadar, kilitli kapıların ardından kim o diye seslenip açılan demir sürgülü kapılar, silah sesleri ve boş kanlı sokaklar. Yine de Kafka'nın ve Camus'un bahsettiği Korku Çağı'nda aynalara bakmadan yaşamıştı; kendi suretinden kaçmak mı yoksa yansımalardan arkasında kalan... Ya da Yabancı'da annesinin ölümüne, patronuna, sevdiği kadına ve mahkemede yargıca verdiği vurdumduymaz tavırlarıyla Meursault ve ya Dönüşüm'de bir sabah kalktığında kendini böcek olarak bulan ve pek de şaşırmadan işe geç kalmanın telaşını yaşayan Gregor Samsa gibi Tezer Özlü öykülerinde kendini saçmalığın uçsuz bucaksız ayrıntılarında özgür bırakmış ve yolu ardına bakmadan yürümüştü ki bu da hayatın yaşamak zahmetine değmeyen Camus'un absürd felsefesinde yolculukta yanınızdan ayırmamanız gereken bir rehberdir.
Öyle birisi ki; tasvir edin kafanızda onun boş bakışlarla etrafı seyreden gözlerini, rüzgarda uçuşan dağınık saçlarını, özensiz kıyafetini, ifadesiz yüzündeki gölgeleri, çıplak ayaklarını, belli belirsiz kalp atışlarının göğsünde vuku bulmayışını, kıpırtısız duruşundaki ölgün bekleyişi... O kadar inançsız ki umutsuz hayalsiz beklentisiz; sıkılmıyor bile. Işıkta gözlerine baktığınızda, o gözlerde silüetine rastgeldiğiniz her şekli ayrıntılarıyla anlatabilir size. Duygularla süslese bile tensel dokunuşların hazzından öteye geçemez kelimeleri. Yaygın olmayan bir gelişimsel bozukluk gibi, körleşmiş duygusal tepkileri ve fazlaca gelişmiş görsel analitik gözlem becerileri... Yabancılaşma, kendine ve bir parçası olduğu doğaya...
Camus sonunu kestiremediği bir şey olmadığından peşin bir kabullenişle ya da sonun kestirilemeyeşindeki çaresiz kabullenişle peşin hükümlü bir sorgulamama, tekdüzeliği benimseme, şaşırmadan başını sallayarak her şeyi uzak mesafeden kucaklama, görünenin ardındakini görebilme yetisine sahip olmakla beraber müdahil olmama ve eylemsizlikle hayata kafa tutmayı seçmiş. Tezer Özlü ya da Kafka'da farklı olansa anladığım kadarıyla gözlerini çevirdikleri sahnelerden uzak kalamayışları. Bir parçası olmasalar da çiçek çocuk olup savaşa sevişerek tepki gösteremiyorlar. Bir çiçek açıp bir soluyorlar. Bir güneşe dönüp bir gölgeye kaçıyorlar. Arada kalmışlıklarıyla ve tedirginlikleriyle çelişkilerini gizlemeden yazıyorlar. Camus'un bahsettiği son, ölümdür. Mutlu Son kitabında Mersault parayla zamanı satın alır, zaman ona kalır böylece der ki:
Mutlu ölmek demek; ardında seni her zaman sevgi ve saygı ile anacak insanlar bırakmak değildir. mutlu ölmek; zamanı ele geçirmeye kabiliyetli bir insanın, yaşama istemi vasıtasıyla yaşamını bir üst kerteye taşıyabilmesidir. böylece hayata sirayet eden ve onu dayanılmaz bir azaba döndüren ölüm korkusu da alt edilmiş olur. zira bu korku, hayatlarını ellerinde tutmayı beceremeyen insanların ölümün soğukluğunu bedenlerinde hissetikleri anda duydukları acı bir pişmanlıktır.
Aslında ölümden değil de yaşamla mücadele etmekten korkuyorlar. Ama kendilerine zarar vermeyecek kadar cesur oldukları için ölümlerini hazırlıyorlar. Belki de ölümü haketmek istiyorlar. Diğerlerinin ölümünü değersizleştirmemek adına ya da ölüme bile yabancılaşmaktalar. Meursault annesinin cenazesinde ağlamıyor ve bir adamı öldürüp merhametsizliğiyle idama mahkum ediliyor. Tezer Özlü kanser teşhisinin öncesinde belirtileri fark edemeyecek kadar bedenine duyarsızlaşıyor ve belki de hastalığı kabul ediyor. Zaten Camus'un Mutlu Ölüm kitabının ikinci bölümünün adı da Bilinçli Ölüm...
Ölümle ilgili yazamam ben. Ölüm görmedim. Kimseyi öldürmedim, kendimi bile. Rüyamda bile yaklaşmadım uçurumlara. Ne kadar karanlık olsa da gözlerimi açabilmem bundandır belki. Hiç sorgulamadan, saçımdaki tek tel beyazı sevişim ya da sevdiğim insanların yüzlerinde her geçen gün artan çizgilerdeki anlam arayışlarım.. Yok olup gitmek gibi ölüm benim için, ardı arkası yok sanki. Puff diye silinivermek bir toz bulutu olup eskimiş bir yaşamdan. Ya ben değilsem... O zaman yarım kalmışlıklarla baş edebilir miyim bilmiyorum. Ama ölümler beni üzmüyor. Ağlatmıyor. Aslında pek çok şey beni şaşırtmadığı kadar bende duygusal izler bırakmıyor galiba. Bir an tedirgin oluyorum sonra önümü görmek için silecekleri çalıştırıp kurtuluyorum yağmur damlalarından. Yolum uzunmuş gibi geliyor bazen, bazen de kısa mesafe koşucusu gibi depar atıyorum. Yorgun düşersem yol kenarında durup dinleniyorum. Her zaman duracak bir yer oluyor mu, evet ama her zaman duracak zamanım olmuyor. Daha hızlı daha hızlı olmak gerekiyor bazen. Yavaşladığın zaman hayata yetişemiyorsun, belki de en büyük yorgunluk geride kaldığın anda yerinden kalkacak dermanı toplayamamak. Belki yetişemeyecek kadar geride kaldığını hissettiğin andaki vazgeçiştir ölüm. Zamanda kıpırdayamayacak kadar bitkin düşmek... O halde bahsettiğim karakterler çoktan ölmüştü ben onların cansız bedenlerini gezdirişlerini okuyordum. Uzun bir ölüm olmuş onlarınki. Eğer yoldaysam birilerine veda etmem gerek. Her zaman geride kalanlar olacak. Gidebildiğim sürece kalanlar, ben kaldığımda yola devam edenler... Muhtemelen mutlu olmayacağım kaldığımda. Yolculuğu seven bir insana ev hapsi vermek gibi bir şey. Seviyorum yaşamayı, izlemeyi, dahil olmayı. Uyum sağlayabilmekten bahsediyor Camus, uyum sağlayarak mutluluğa erişmekten... Uyumdan bahsettiği aslında ayak uydurmak değil, kabul etmek de değil. Bütün duyu organlarıyla insanları, doğayı, hayatı bilmek ve içinde sırıtmadan durabilmek. İnsanlar koşuştururken izlemek ve şikayet ettiklerinde anlamak ama deneyimlemeden kıyıdan köşeden sokulmak o koşuşturmacalı hayatlara...
Kalanlara el sallamak
Hüzünlü bir el ağır ağır sağa ve sola düşen
İçimi kaplayan burukluk
Devam etmek için sıraladığım onlarca gerekçe
Vadesiz bekleyişleriyle yalnızlar
Benim sıram gelmedi, yolum uzun belki
Belki çok kısa
Gitmek yol alabildiğince uzaklara!
İçimi kaplayan burukluk
Devam etmek için sıraladığım onlarca gerekçe
Vadesiz bekleyişleriyle yalnızlar
Benim sıram gelmedi, yolum uzun belki
Belki çok kısa
Gitmek yol alabildiğince uzaklara!
Gidenlerin arkasından bakakalmak
En bencil en umursamaz halimle gittiğim yollarda
Geride bıraktıklarımı hatırlamak
Bir otostopçuyu geri çevirip
Bir diğerine rotamı teslim etmek
Ve bir başıma...
Son kez kenara çekmek
Karanlık boyunca kalmak!
Geride bıraktıklarımı hatırlamak
Bir otostopçuyu geri çevirip
Bir diğerine rotamı teslim etmek
Ve bir başıma...
Son kez kenara çekmek
Karanlık boyunca kalmak!
Zamanın en gerisinde
Durdururmak tiktakları sıkıp avucumun içinde.
Kolumdaki saati denize fırlatmak
Ya da akan suya
Benimle birlikte ya da seninle
Kaldığımız yerden başlayanlar olacak.
Zaman kıpırtısız
Yollar bir başkası için bir başka güzel olacak
Bize güzel olduğu kadar.
Kolumdaki saati denize fırlatmak
Ya da akan suya
Benimle birlikte ya da seninle
Kaldığımız yerden başlayanlar olacak.
Zaman kıpırtısız
Yollar bir başkası için bir başka güzel olacak
Bize güzel olduğu kadar.

