life is your canvas
28 Aralık 2013 Cumartesi
22 Nisan 2013 Pazartesi
Sisifos Söyleni- Albert Camus (uyumsuz) (varoluşçuluğa giriş)
Sen ne zor bir kitapsın öyle! Otobüste okunmaması tavsiye edilir.
Sisyphos'un hikayesi şöyledir:
Hades tarafından cezalandırılır Sisyphos. Öyle ya da böyle karıştırmış bir haltlar, kurnazlıklar falan haşa tanrılara karşı gelinir mi! Biz bir tanesiyle başa çıkamıyoruz bu hepsini karşısına almış ne cürret. Nitekim Hades de ağzının payını verir ve ona günümüzde varoluşçuluk kuramcılarının ve hikayeden türlü ders çıkararak uyarlayacak pek çok düşünürün yolunu açacak bir ceza verir. Ama derler ki bu ceza Sisyphos'u daha da yüceltir; böylece bizlere örnek alacak bir adam profili çizilir. Ha evet ceza... Sisyphos'un cezası bir kayayı çıplak elle dik bir yamaçtan çıkarmaktır. Ancak bu dağın zirvesinde durmaz kaya ve her düştüğünde Sisyphos onu tekrar yukarı çıkartmak durumundadır. Hiç bitmeyen bu kısır döngüde bu rutin tekrarlanır sonsuza dek. Ve bu bilinen en kötü cezadır yunan mitolojisinde. Tanrıların verdiği en büyük cezaya çarptırılmıştır kahramanımız. Biz Sisyphos'u mutlu olarak hayal ederiz ancak. Mutsuzluğu doğuran bilmemek ve umut etmektir. Uyumsuzlar bunu bilirler ve umut etmezler. Cezasından sızlanmayan, sorgulamayan Sisyphos'un umutsuzluğu kabul ederek onunla savaşmayı bırakıp ona hükmettiğine inanırız. Değiştiremediği bu cezayla ne yapabilirdi ki, onu alıp başının üstüne koyup da sevmekten başka. Taşa bir güzel sarıldı o da. Benimsedi çaresi yok. Çaresizliği de benimsedi. Erdemliydi bir yandan. Ama isyan etmekten ve "ya affedilirsem ulan" diye umut etmekten daha kolaydı kesinlikle. Bilinçli bir şekilde diğer her şeyi unutup absürd olana bağlanmayı seçti. Ona ayak uydurmak değil de onu kendi kontrolüne almayı. Burada başlar işte yol ayrımları.
Sisifosun cezası günlük hayatta bizlerin karşılaştığı sıkıntılar ve hayatı anlamlandırma çabamızda nasıl yorumlanabilir?
Ya da intihar düşüncesini onun gözünden nasıl görürdünüz?
Erdemli miydi bu? Daha kolay ya da daha zor muydu?
İnanç mı nihilizm mi? Hangisine daha yakın?
Neydi ulan bu hayatın anlamı? Amaan neyse...
Beckett ''hiç intihar etmeyi aklıma getirmedim, ama yok olup gitmeyi düşünmedim değil'' diyor. Hepimize olmuyor mu? Ben böyle zamanlarda uzaklaşırsam kurtulurum sanıyorum ama yanımda götürüyorum bu fikri de.
Hegel ölümle ilgili bir soru soruyor. İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? O halde umutsuzluktan istençli bir ölüm çıkarabilir miyiz? Umutsuz da yaşanabildiğini hatta en güzel o şekilde yaşandığını söyler varoluşçu amcalar. Ama onlar da pek çok konuda birbirinden ayrılabiliyorlar. Hatta umutsuzluğu beklentisizlikle eşdeğer kullanınca çok daha güzel oluyor bence. Bir anlam yüklemezsen, bir şey beklemezsin. Beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın. Yeni başlayan başlamak üzere olan ilişkilerdeki tedirginlik gibi. Adı koyulursa getireceği sorumluluğun yanında geliştireceğiniz beklentilerin karşılığının olmaması ihtimalinin yarattığı huzursuzluk! Bazen sırf bu yüzden umutsuzluğun gölgesinde bekler sevgiler, ve daha güzel büyürler o gölgede. Gölgenin vurduğu topraklar daha verimlidir. Umutsuzlukla beslenir büyür.
Sürekli tekrarlanan bu durum anlamsızlaşmaya başlar kırk kere söylediğiniz bir kelimenin dilinizde anlamsız bir harf topluluğuna dönüşmesi ve tanımladığı şeye yabancılaşması gibi.. Peki ya sonra? Altı üstü bir kelimeye bile müdahale edemiyorken hayatın anlamsızlaştığı noktada ucundan tutacak ne var ki. Bu anlamsızlıkla ne yapmalı? Ben gidiyorum deyip veda mı etmeli, kalıp mücadele mi etmeli, değişir diye umut mu etmeli, ya da değiştirmeye mi çalışmalı işe yaramayacağını bile bile, belki de kalıp kabul etmeli.
Kitapta Camus intihar düşüncesini alt edecek fikirler sunar. Hayatın anlamını sorgulayan, o sırada varlığını ve varlığının amacını irdeleyen ancak bu düşüncelerin içinde kaybolup giden kişiyi silkeler ona hayatın kısa olduğunu hatırlatır ve hayatı bu kadar ciddiye almalı mıdır acaba? İlla bir anlam varsa da bu anlam neyi değiştirecektir? Bir süre sonra sorgulamayı bırakır ve uyumsuz olur kişi. Bilinçli bir uyumsuzluk hali. Nasıl uyumsuz olunur, uyumsuzluğun neresindeyiz acaba? Uyumsuz kelimesine zamanla alışıyor insan başta tam tersi bir anlam bekliyor; ilk duyduğunda... Sonra uyumsuzu seviyor. Uyumsuz vurdumduymaz değil ya da sorumsuz... Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın da demiyor. Uyumsuz sadece Beckett "acı çekiyorum öyleyse varım" diyor. Acı çekiyorum, acı çekiyorlar. Geleceğimizi planlamaya çalışıyoruz. Zorunlu bir özgürlük verilmiş bize, kendimizi kontrol etme sorumluluğu aynı zamanda kendimize yol çizebilme özgürlüğü... Halbuki ne kadar ince bir ayrım var. Bu nasıl bir özgürlük dayatmasıdır. Uyumsuz bulunduğu noktayı kendisi tayin eder. Seçimini yapar ve seçebilmiş olmanın mutluluğunu yaşar. Acısını ona varlığını gösteren bir unsur gibi görür ve onunla bütünleşir. Camus diğer düşünürler kadar melankolik bakmıyor dünyaya. Belki biraz daha yukarıdan bakıyor, sağdan soldan her neyse ama tam ortasından değil. Bir duygu halindeki karmaşayı yalınlaştırıyor aslında. Bazen yüzeyselleştirdiği insan hissiyatının zincirlerini koparabileceğini ve kontrolden çıkabileceğini unutuyor. Karar vermek, yönetmek, ipleri elinde tutmak ne kadar zor halbuki fırtınalarda. Hangi stilde yüzeceğini sen seçiyorsun ama dalgaların boyunu aşmasına engel olamazsın ve kestiremezsin.
"Hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız" (Camus)
Ben de hep mutluluğun hatta pek çok duygunun seçilebileceğini iddia etmişimdir. Mutsuzum şikayet etmiyorum ve şu anda gerçekten mutsuz olmak istemesem değiştirebilirim ruh halimi. Ama hayır bunu yapmıyorum çünkü mutsuzluğumu şöyle bir güzel yaşamak istiyorum. Bir hafta sonra geçiş yapıcam. Bunu bazen söylerim Betül'e. O zaman ilgilenmeyi bırakır benle. Çünkü böylece suçlanacak bir şey, çekiştirilecek herhangi bir kimse kalmamıştır artık benim mutsuz olma sorumluluğunu üzerime almamla. Ve benim kararım olması da bunu ancak benim yönlendirebileceğim fikrini verir yanımdakine. Bana yardım edemeyeceğini anlar zira yardıma da ihtiyaç yoktur aslında. Dümen bende doyasıya üzülebilirim. Burada aslında camus'a arka çıkarak dalga boyunu yadsımıyorum, zira bir haftalık karanlıklarımın arkasından beni izleyen gölgeleri peşimden gelmemeleri için ikna etmek de hayli zor oluyor. Gölgeleri de ben seçiyor olabilir miyim? Belki o kadar da mutlu olmak istemiyorumdur. Gölgeler giderse yalnız kalırım, onlar beni besliyor bana ilham veriyor beni aşırı mutlu olmaktan koruyor.
Heidegger'a göre varlığın zemini ‘hiçlik’tir. Varoluşun temelinde bu yüzden tasa vardır. İnsan sonlu bir varlık olduğunun bilgisini bir yaşantı bir deneyim olarak içinde taşır, bu varoluşunun bir parçasıdır. Bunun farkında olan insan için sakin olmak olanaksızdır; o zorunlu olarak mutsuz bir varlıktır.
Beckett da der ki "nothing is funnier than unhappiness" ve bir kahkaha patlatır ardından. Hayatın sürekli yinelemeler, aynı yinelemeler, aynı gibi gözüken farklı yinelemeler, tamamen farklı yinelemeler, farkı gözden kaçsa da küçük bir ayrılık ile ortaya tamamen yeni bir durumun çıktığını yineler durur.
Kral ve üç oğlunun hikayesini anımsar mısınız? Üçtü sanırım. Beni ne kadar seviyorsunuz diye oğullarına sorar kral ve üç oğul da bir şeyler söyler. İkisini anımsıyorum tuz kadar der biri, diğeri de şeker. Tuz diyene sinirlenir kral. Oğlunu cezalandırır. Saraydan gider babasını tuz kadar seven oğul. Bir gün geri gelir her nasılsa artık affediyordur belki kral bir şans daha vermek istemiştir ya da. Yok yok kralı davet eder oğlu özür dilemek için. Sofralar kurulur yemekler yapılır ama hiç bir şeyde tuz olmaz. Kralın da ağzının tadı kaçar. Hatasını anlar. Şimdi nereden geldi bu hikaye. Hemen bağlicam. Mutluluk ve mutsuzluk- şeker ve tuz. Mutsuzluk da ruhumuzun ihtiyacı. Sözde bir baltanın sapı kadar değersiz keskin ucunun işlevselliği yok. Ama tutacağın yeri bildiğinde, ağırlık merkezi vs. O zaman mutsuzluğu da kullanabilirsin. Onunla pek çok şey yapabilirsin. Tat verebilirsin hayatının sıradan gidişatına ve mutsuzluğunla mutlu olabilirsin. Belki de bir nevi burdayım deme şekli duyguların diliyle. Burda olmak için mutlu olmak zorunda değilim. Ya da mutlu olmayışım size burada olduğumu göstermez mi, bu dünyada yaşıyor olmama en büyük kanıt mutsuzluğum değil mi aslında.
Burada olduğum için mutluyum ama burada olmanın mutsuzluğunu yaşıyorum. Bu karşıtlıklar hep aynı anda varolacak. İyi kötü diye ayrılmazdan. Sanırım burada batı felsefesinden uzaklaşıp uzak doğu felsefesinin sınırlarına giriyorum karşıtlıkların aynı anda bir bütün içinde varoluşlarını vurgulayarak (bknz. Yingyang).
Camus, kitabın içinden:
Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin 'hiç' yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu saptamaların hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit 'kaygı' her şeyin başlangıcındadır.
Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde, zaman alıp götürür bizi. Ama, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak yaşarız: "yarın", "ileride", "iyi bir işim olunca", 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Gene bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama, aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu..Yarını istiyordu hep, bütünn benliğinin bundan kaçınması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz budur işte.
Bir basamak daha aşağı inildi mi, yabancılık başlayıverir: dünyanın 'yoğun' olduğunu fark etmek; bir taşın ne denli yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın, bir görünümün bizi ne büyük bir güçle yok sayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insandışı bir şey yatar ve bu tepeler, gökyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverir, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle. Bin yıllar ötesinden dünyanın ilkel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnız kendisine önceden verdiğimiz biçimleri ve çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz. Yeniden kendi kendisi olduğuna göre, dünya bizce anlaşılmaz olur. Alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar. Uzaklaşırlar bizden. Bir kadının alışılmaz yüzü altında, aylarca ya da yıllarca önce sevllmiş kadını bir yabancı gibi bulduğumuz gibi, bizi birdenbire böylesine yalnız kılıvereni bile arzulayabiliriz belki. Ama zamanı gelmemiştir daha. Bir tek şey: dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, uyumsuz budur işte.
Uyum sağlamak için bir çaba harcamayan, uyumsuz olmak gibi bir kaygısı da olmayan; aslında herhangi bir kaygısı olmadan sadece yaşamını sürdüren kişidir uyumsuz. Uyumsuza biraz umut verin köyün delisi olur, eline bıçak verip canına kıydırın bu sefer de süzme bir idealist. Peki hangi noktada uymlu olur? Uyumsuzun tersi nedir, zıttı, öteki tarafı yolun?
Umudu aldık uyumsuzun elinden. Alsında o kendi isteğiyle bıraktı ellerinden. İnancını yitirmişse onu durduran peki? Hayatın bir anlamı olmadığı fikrine kapıldığın anda sorgulamalar başladığı anda uyumsuza yaklaşıp seçim yapıyorsun. Uyumsuz olursan artık her şeyin dengesiz düzensiz rastgele olduğunu kabul ediyorsun. Bu da senin düşünmen için bir sebep bırakmıyor, ne yapsan boş. Tanrı diye bir şey var ya da yok. Ama ortada olan bir gerçek var ki her şey absürd kalıyor gerçeklikle karşılaşınca. Bazen tesadüfi, bazen bütün nedensellikler çatırdıyor, bazıları sabit kalıyor.
Tanımak ve bilmekle alakalı aynı zamanda bu karşılaşma anlarındaki absürdlük/uyumsuzluk. Dünyayı bilmiyorsun ve ona uyum sağlayamıyorsun. Bildiğin kadarına da bilinmezliklerin verdiği huzursuzlukla sahip çıkıyor ama ister istemez tutarsız yaklaşıyorsun. Ama bir yandan yaşıyorsun. Bilinmezlikleri de sahiplenmen gerek ki anlamasan bile kontrol edebilme imkanın olsun. Şey gibi, düşmanını kendine yakın tutmak gibi! Ya da misyonersen diğer dinleri de bilmelisin. Bir sivil polissen hakkaten torbacı olabilmelisin gibi... Önce uyumsuz ol, uyumsuzlukları yaşa çünkü içinde bulunduğun evren uyumlu bir yer değil ve olmayacak. Beyaz örtüdeki toz zerresi olarak neyi değiştirebilirsin. Önce beyaz ol. Siyahını kaybetme. Sen küçük bir toz zerreciğiydin pis bir toz masaya konan, hatta Heidegger'in dediği gibi sen masaya fırlatıldın. Bunda sorumluluğun yok. Ölümünden de büyük ölçüde sorumlu değilsin. Biri pencereyi açar ve rüzgarla birlikte hiçliğe karışırsın. Ancak masadayken varolabilmek için beyaz olmalısın. Uyum sağlamalı ama uymamalısın, uyumsuz dediğin kafa tutar, özgürdür, sorumludur.
Camus: Bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.
"Boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan- uyumsuz"
Nietzsche'nin şu lafını da çok beğendiğim için hemen ekliyorum: '"Açıkça görülüyor ki gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi sanat, müzik, dans, us, düşünce gibi, uğrunda yaşam çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş çılgın ya da tanrısal bir şey çıkar: diye yazdığı zaman, büyük bir ahlakın kuralını gösterir. Ama uyumsuz insanın yolunu da gösterir. Aleve boyun eğmek aynı zamanda hem en kolay, hem de en güç şeydir. Bununla birlikte güçlükle boy ölçüşürken, insanın bazı bazı kendini yargılaması iyi olur. Bunu yalnız o yapabilir".
Her şeyde bir anlam arıyorduk hani. Ne oldu? Bunda da var bir hayır modundaydık bazen de ki bu da anlamlandırma çabamızdandı ki anlamı bulamayıp şapkacıya dvrediyorduk işin içinden çıkamadığımız zamanlarda uyumsuz olmamak adına her çelişkiyle karşılaştığımızda ve geleceğin bilinmezliği yüzümüze çarptığında :) Eee normal tepkisi vermek nasıl olurdu acaba. Bülent Ortaçgil melodisiyle "herşey normal" "bu da normal"..
-Ben miyim anormaal?
Heidegger "eğer, ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur."
soren kierkegaard:
"parmağımı varoluşa batırıyorum - hiçbir şey kokmuyor. neredeyim? dünya denilen bu şey nedir? beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? dünyaya nasıl geldim? niçin bana danışılmadı?"
gerçek ona fazla ağır gelmiyordu, gerçeğin yükünü taşıyamayacak kadar zayıf değildi; hayır çok güçlüydü, ama bu güç bir hastalıktı. gerçek uyarıcı gücünü yitirdiği anda o savunmasız hale gelirdi; onun içindeki kötülük işte buradaydı. uyarılma anında bile bunun bilincindeydi ve kötülük bunun bilincinde olmasında yatıyordu.
aldous huxley: "belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir." Kim bilir. Tabi ki şapkacı.
_ Pişşt Şapkacı... Aaa gitmiş. Belki de kafama göre şapka uyduramamıştır. Şapkalarımı da almış, insafsız! Sahi ben onları hiç giymezdim öyle rafta dururlardı. Neyse neyse iyi olmuş böylesi. Hiç pazarlık yapmadan almıştım hem bana özel gibi değillerdi, her kafada vardı onlardan. Seri üretim. Şapkasız çıplak kalmıyorum ya. Kafam üşüyebilir ama üşütük kafalar iyidir. Zaten iyice karıştı. En azından üşüyünce bir kafam olduğunu hatırlayacağım. Benim kafam kime ne, kafamın üşümesini seçiyorum!
Sisyphos'un hikayesi şöyledir:
Hades tarafından cezalandırılır Sisyphos. Öyle ya da böyle karıştırmış bir haltlar, kurnazlıklar falan haşa tanrılara karşı gelinir mi! Biz bir tanesiyle başa çıkamıyoruz bu hepsini karşısına almış ne cürret. Nitekim Hades de ağzının payını verir ve ona günümüzde varoluşçuluk kuramcılarının ve hikayeden türlü ders çıkararak uyarlayacak pek çok düşünürün yolunu açacak bir ceza verir. Ama derler ki bu ceza Sisyphos'u daha da yüceltir; böylece bizlere örnek alacak bir adam profili çizilir. Ha evet ceza... Sisyphos'un cezası bir kayayı çıplak elle dik bir yamaçtan çıkarmaktır. Ancak bu dağın zirvesinde durmaz kaya ve her düştüğünde Sisyphos onu tekrar yukarı çıkartmak durumundadır. Hiç bitmeyen bu kısır döngüde bu rutin tekrarlanır sonsuza dek. Ve bu bilinen en kötü cezadır yunan mitolojisinde. Tanrıların verdiği en büyük cezaya çarptırılmıştır kahramanımız. Biz Sisyphos'u mutlu olarak hayal ederiz ancak. Mutsuzluğu doğuran bilmemek ve umut etmektir. Uyumsuzlar bunu bilirler ve umut etmezler. Cezasından sızlanmayan, sorgulamayan Sisyphos'un umutsuzluğu kabul ederek onunla savaşmayı bırakıp ona hükmettiğine inanırız. Değiştiremediği bu cezayla ne yapabilirdi ki, onu alıp başının üstüne koyup da sevmekten başka. Taşa bir güzel sarıldı o da. Benimsedi çaresi yok. Çaresizliği de benimsedi. Erdemliydi bir yandan. Ama isyan etmekten ve "ya affedilirsem ulan" diye umut etmekten daha kolaydı kesinlikle. Bilinçli bir şekilde diğer her şeyi unutup absürd olana bağlanmayı seçti. Ona ayak uydurmak değil de onu kendi kontrolüne almayı. Burada başlar işte yol ayrımları.
Sisifosun cezası günlük hayatta bizlerin karşılaştığı sıkıntılar ve hayatı anlamlandırma çabamızda nasıl yorumlanabilir?
Ya da intihar düşüncesini onun gözünden nasıl görürdünüz?
Erdemli miydi bu? Daha kolay ya da daha zor muydu?
İnanç mı nihilizm mi? Hangisine daha yakın?
Neydi ulan bu hayatın anlamı? Amaan neyse...
Beckett ''hiç intihar etmeyi aklıma getirmedim, ama yok olup gitmeyi düşünmedim değil'' diyor. Hepimize olmuyor mu? Ben böyle zamanlarda uzaklaşırsam kurtulurum sanıyorum ama yanımda götürüyorum bu fikri de.
Hegel ölümle ilgili bir soru soruyor. İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? O halde umutsuzluktan istençli bir ölüm çıkarabilir miyiz? Umutsuz da yaşanabildiğini hatta en güzel o şekilde yaşandığını söyler varoluşçu amcalar. Ama onlar da pek çok konuda birbirinden ayrılabiliyorlar. Hatta umutsuzluğu beklentisizlikle eşdeğer kullanınca çok daha güzel oluyor bence. Bir anlam yüklemezsen, bir şey beklemezsin. Beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın. Yeni başlayan başlamak üzere olan ilişkilerdeki tedirginlik gibi. Adı koyulursa getireceği sorumluluğun yanında geliştireceğiniz beklentilerin karşılığının olmaması ihtimalinin yarattığı huzursuzluk! Bazen sırf bu yüzden umutsuzluğun gölgesinde bekler sevgiler, ve daha güzel büyürler o gölgede. Gölgenin vurduğu topraklar daha verimlidir. Umutsuzlukla beslenir büyür.
Sürekli tekrarlanan bu durum anlamsızlaşmaya başlar kırk kere söylediğiniz bir kelimenin dilinizde anlamsız bir harf topluluğuna dönüşmesi ve tanımladığı şeye yabancılaşması gibi.. Peki ya sonra? Altı üstü bir kelimeye bile müdahale edemiyorken hayatın anlamsızlaştığı noktada ucundan tutacak ne var ki. Bu anlamsızlıkla ne yapmalı? Ben gidiyorum deyip veda mı etmeli, kalıp mücadele mi etmeli, değişir diye umut mu etmeli, ya da değiştirmeye mi çalışmalı işe yaramayacağını bile bile, belki de kalıp kabul etmeli.
Kitapta Camus intihar düşüncesini alt edecek fikirler sunar. Hayatın anlamını sorgulayan, o sırada varlığını ve varlığının amacını irdeleyen ancak bu düşüncelerin içinde kaybolup giden kişiyi silkeler ona hayatın kısa olduğunu hatırlatır ve hayatı bu kadar ciddiye almalı mıdır acaba? İlla bir anlam varsa da bu anlam neyi değiştirecektir? Bir süre sonra sorgulamayı bırakır ve uyumsuz olur kişi. Bilinçli bir uyumsuzluk hali. Nasıl uyumsuz olunur, uyumsuzluğun neresindeyiz acaba? Uyumsuz kelimesine zamanla alışıyor insan başta tam tersi bir anlam bekliyor; ilk duyduğunda... Sonra uyumsuzu seviyor. Uyumsuz vurdumduymaz değil ya da sorumsuz... Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın da demiyor. Uyumsuz sadece Beckett "acı çekiyorum öyleyse varım" diyor. Acı çekiyorum, acı çekiyorlar. Geleceğimizi planlamaya çalışıyoruz. Zorunlu bir özgürlük verilmiş bize, kendimizi kontrol etme sorumluluğu aynı zamanda kendimize yol çizebilme özgürlüğü... Halbuki ne kadar ince bir ayrım var. Bu nasıl bir özgürlük dayatmasıdır. Uyumsuz bulunduğu noktayı kendisi tayin eder. Seçimini yapar ve seçebilmiş olmanın mutluluğunu yaşar. Acısını ona varlığını gösteren bir unsur gibi görür ve onunla bütünleşir. Camus diğer düşünürler kadar melankolik bakmıyor dünyaya. Belki biraz daha yukarıdan bakıyor, sağdan soldan her neyse ama tam ortasından değil. Bir duygu halindeki karmaşayı yalınlaştırıyor aslında. Bazen yüzeyselleştirdiği insan hissiyatının zincirlerini koparabileceğini ve kontrolden çıkabileceğini unutuyor. Karar vermek, yönetmek, ipleri elinde tutmak ne kadar zor halbuki fırtınalarda. Hangi stilde yüzeceğini sen seçiyorsun ama dalgaların boyunu aşmasına engel olamazsın ve kestiremezsin.
"Hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız" (Camus)
Ben de hep mutluluğun hatta pek çok duygunun seçilebileceğini iddia etmişimdir. Mutsuzum şikayet etmiyorum ve şu anda gerçekten mutsuz olmak istemesem değiştirebilirim ruh halimi. Ama hayır bunu yapmıyorum çünkü mutsuzluğumu şöyle bir güzel yaşamak istiyorum. Bir hafta sonra geçiş yapıcam. Bunu bazen söylerim Betül'e. O zaman ilgilenmeyi bırakır benle. Çünkü böylece suçlanacak bir şey, çekiştirilecek herhangi bir kimse kalmamıştır artık benim mutsuz olma sorumluluğunu üzerime almamla. Ve benim kararım olması da bunu ancak benim yönlendirebileceğim fikrini verir yanımdakine. Bana yardım edemeyeceğini anlar zira yardıma da ihtiyaç yoktur aslında. Dümen bende doyasıya üzülebilirim. Burada aslında camus'a arka çıkarak dalga boyunu yadsımıyorum, zira bir haftalık karanlıklarımın arkasından beni izleyen gölgeleri peşimden gelmemeleri için ikna etmek de hayli zor oluyor. Gölgeleri de ben seçiyor olabilir miyim? Belki o kadar da mutlu olmak istemiyorumdur. Gölgeler giderse yalnız kalırım, onlar beni besliyor bana ilham veriyor beni aşırı mutlu olmaktan koruyor.
Heidegger'a göre varlığın zemini ‘hiçlik’tir. Varoluşun temelinde bu yüzden tasa vardır. İnsan sonlu bir varlık olduğunun bilgisini bir yaşantı bir deneyim olarak içinde taşır, bu varoluşunun bir parçasıdır. Bunun farkında olan insan için sakin olmak olanaksızdır; o zorunlu olarak mutsuz bir varlıktır.Beckett da der ki "nothing is funnier than unhappiness" ve bir kahkaha patlatır ardından. Hayatın sürekli yinelemeler, aynı yinelemeler, aynı gibi gözüken farklı yinelemeler, tamamen farklı yinelemeler, farkı gözden kaçsa da küçük bir ayrılık ile ortaya tamamen yeni bir durumun çıktığını yineler durur.
Kral ve üç oğlunun hikayesini anımsar mısınız? Üçtü sanırım. Beni ne kadar seviyorsunuz diye oğullarına sorar kral ve üç oğul da bir şeyler söyler. İkisini anımsıyorum tuz kadar der biri, diğeri de şeker. Tuz diyene sinirlenir kral. Oğlunu cezalandırır. Saraydan gider babasını tuz kadar seven oğul. Bir gün geri gelir her nasılsa artık affediyordur belki kral bir şans daha vermek istemiştir ya da. Yok yok kralı davet eder oğlu özür dilemek için. Sofralar kurulur yemekler yapılır ama hiç bir şeyde tuz olmaz. Kralın da ağzının tadı kaçar. Hatasını anlar. Şimdi nereden geldi bu hikaye. Hemen bağlicam. Mutluluk ve mutsuzluk- şeker ve tuz. Mutsuzluk da ruhumuzun ihtiyacı. Sözde bir baltanın sapı kadar değersiz keskin ucunun işlevselliği yok. Ama tutacağın yeri bildiğinde, ağırlık merkezi vs. O zaman mutsuzluğu da kullanabilirsin. Onunla pek çok şey yapabilirsin. Tat verebilirsin hayatının sıradan gidişatına ve mutsuzluğunla mutlu olabilirsin. Belki de bir nevi burdayım deme şekli duyguların diliyle. Burda olmak için mutlu olmak zorunda değilim. Ya da mutlu olmayışım size burada olduğumu göstermez mi, bu dünyada yaşıyor olmama en büyük kanıt mutsuzluğum değil mi aslında.
Burada olduğum için mutluyum ama burada olmanın mutsuzluğunu yaşıyorum. Bu karşıtlıklar hep aynı anda varolacak. İyi kötü diye ayrılmazdan. Sanırım burada batı felsefesinden uzaklaşıp uzak doğu felsefesinin sınırlarına giriyorum karşıtlıkların aynı anda bir bütün içinde varoluşlarını vurgulayarak (bknz. Yingyang).
Kierkegaard'la da tanışalım yeri gelmişken: "İnsanların çoğu, sonucun ne olacağından kuşku duymayacak kadar fazla bilinçsiz yaşamaktalar; zihnin derin bağından yoksun yaşamları, ister çocukların sevimli saflıkları, ister budalalık söz konusu olsun, karışık olayların, bir parça eylemin, rastlantının bir dağınıklığından başka bir şey değildir; onları bazen iyilik yaparken, daha sonra kötülük yaparken ve her şeye yeniden başlarken görürüz; umutsuzlukları bazen bir öğle sonrası kadar sürer veya üç haftaya kadar uzanır ama bir kez daha işte neşelenirler ve bir daha bütün gün umutsuzluğa kapılırlar. onlar için yaşam, içine girilen bir oyundan başka bir şey değildir; ama hiçbir zaman her şeyi, her şey için tehlikeye atamazlar, hiçbir zaman yaşamı sonsuz ve içedönük bir sonuç olarak tasarımlayamazlar. aynı zamanda aralarında olayları sadece birbirinden ayrı olarak, şu veya bu iyi davranış, şu veya bu yanlış davranış şeklinde tartışırlar.''
Camus, kitabın içinden:
Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin 'hiç' yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu saptamaların hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit 'kaygı' her şeyin başlangıcındadır.
Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde, zaman alıp götürür bizi. Ama, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak yaşarız: "yarın", "ileride", "iyi bir işim olunca", 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Gene bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama, aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu..Yarını istiyordu hep, bütünn benliğinin bundan kaçınması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz budur işte.
Bir basamak daha aşağı inildi mi, yabancılık başlayıverir: dünyanın 'yoğun' olduğunu fark etmek; bir taşın ne denli yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın, bir görünümün bizi ne büyük bir güçle yok sayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insandışı bir şey yatar ve bu tepeler, gökyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverir, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle. Bin yıllar ötesinden dünyanın ilkel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnız kendisine önceden verdiğimiz biçimleri ve çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz. Yeniden kendi kendisi olduğuna göre, dünya bizce anlaşılmaz olur. Alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar. Uzaklaşırlar bizden. Bir kadının alışılmaz yüzü altında, aylarca ya da yıllarca önce sevllmiş kadını bir yabancı gibi bulduğumuz gibi, bizi birdenbire böylesine yalnız kılıvereni bile arzulayabiliriz belki. Ama zamanı gelmemiştir daha. Bir tek şey: dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, uyumsuz budur işte.
Uyum sağlamak için bir çaba harcamayan, uyumsuz olmak gibi bir kaygısı da olmayan; aslında herhangi bir kaygısı olmadan sadece yaşamını sürdüren kişidir uyumsuz. Uyumsuza biraz umut verin köyün delisi olur, eline bıçak verip canına kıydırın bu sefer de süzme bir idealist. Peki hangi noktada uymlu olur? Uyumsuzun tersi nedir, zıttı, öteki tarafı yolun?Umudu aldık uyumsuzun elinden. Alsında o kendi isteğiyle bıraktı ellerinden. İnancını yitirmişse onu durduran peki? Hayatın bir anlamı olmadığı fikrine kapıldığın anda sorgulamalar başladığı anda uyumsuza yaklaşıp seçim yapıyorsun. Uyumsuz olursan artık her şeyin dengesiz düzensiz rastgele olduğunu kabul ediyorsun. Bu da senin düşünmen için bir sebep bırakmıyor, ne yapsan boş. Tanrı diye bir şey var ya da yok. Ama ortada olan bir gerçek var ki her şey absürd kalıyor gerçeklikle karşılaşınca. Bazen tesadüfi, bazen bütün nedensellikler çatırdıyor, bazıları sabit kalıyor.
Tanımak ve bilmekle alakalı aynı zamanda bu karşılaşma anlarındaki absürdlük/uyumsuzluk. Dünyayı bilmiyorsun ve ona uyum sağlayamıyorsun. Bildiğin kadarına da bilinmezliklerin verdiği huzursuzlukla sahip çıkıyor ama ister istemez tutarsız yaklaşıyorsun. Ama bir yandan yaşıyorsun. Bilinmezlikleri de sahiplenmen gerek ki anlamasan bile kontrol edebilme imkanın olsun. Şey gibi, düşmanını kendine yakın tutmak gibi! Ya da misyonersen diğer dinleri de bilmelisin. Bir sivil polissen hakkaten torbacı olabilmelisin gibi... Önce uyumsuz ol, uyumsuzlukları yaşa çünkü içinde bulunduğun evren uyumlu bir yer değil ve olmayacak. Beyaz örtüdeki toz zerresi olarak neyi değiştirebilirsin. Önce beyaz ol. Siyahını kaybetme. Sen küçük bir toz zerreciğiydin pis bir toz masaya konan, hatta Heidegger'in dediği gibi sen masaya fırlatıldın. Bunda sorumluluğun yok. Ölümünden de büyük ölçüde sorumlu değilsin. Biri pencereyi açar ve rüzgarla birlikte hiçliğe karışırsın. Ancak masadayken varolabilmek için beyaz olmalısın. Uyum sağlamalı ama uymamalısın, uyumsuz dediğin kafa tutar, özgürdür, sorumludur.
Camus: Bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.
"Boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan- uyumsuz"
Nietzsche'nin şu lafını da çok beğendiğim için hemen ekliyorum: '"Açıkça görülüyor ki gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi sanat, müzik, dans, us, düşünce gibi, uğrunda yaşam çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş çılgın ya da tanrısal bir şey çıkar: diye yazdığı zaman, büyük bir ahlakın kuralını gösterir. Ama uyumsuz insanın yolunu da gösterir. Aleve boyun eğmek aynı zamanda hem en kolay, hem de en güç şeydir. Bununla birlikte güçlükle boy ölçüşürken, insanın bazı bazı kendini yargılaması iyi olur. Bunu yalnız o yapabilir".
Her şeyde bir anlam arıyorduk hani. Ne oldu? Bunda da var bir hayır modundaydık bazen de ki bu da anlamlandırma çabamızdandı ki anlamı bulamayıp şapkacıya dvrediyorduk işin içinden çıkamadığımız zamanlarda uyumsuz olmamak adına her çelişkiyle karşılaştığımızda ve geleceğin bilinmezliği yüzümüze çarptığında :) Eee normal tepkisi vermek nasıl olurdu acaba. Bülent Ortaçgil melodisiyle "herşey normal" "bu da normal"..
-Ben miyim anormaal?
Heidegger "eğer, ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur."
soren kierkegaard:
"parmağımı varoluşa batırıyorum - hiçbir şey kokmuyor. neredeyim? dünya denilen bu şey nedir? beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? dünyaya nasıl geldim? niçin bana danışılmadı?"
gerçek ona fazla ağır gelmiyordu, gerçeğin yükünü taşıyamayacak kadar zayıf değildi; hayır çok güçlüydü, ama bu güç bir hastalıktı. gerçek uyarıcı gücünü yitirdiği anda o savunmasız hale gelirdi; onun içindeki kötülük işte buradaydı. uyarılma anında bile bunun bilincindeydi ve kötülük bunun bilincinde olmasında yatıyordu.
aldous huxley: "belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir." Kim bilir. Tabi ki şapkacı.
_ Pişşt Şapkacı... Aaa gitmiş. Belki de kafama göre şapka uyduramamıştır. Şapkalarımı da almış, insafsız! Sahi ben onları hiç giymezdim öyle rafta dururlardı. Neyse neyse iyi olmuş böylesi. Hiç pazarlık yapmadan almıştım hem bana özel gibi değillerdi, her kafada vardı onlardan. Seri üretim. Şapkasız çıplak kalmıyorum ya. Kafam üşüyebilir ama üşütük kafalar iyidir. Zaten iyice karıştı. En azından üşüyünce bir kafam olduğunu hatırlayacağım. Benim kafam kime ne, kafamın üşümesini seçiyorum!
2 Nisan 2013 Salı
DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
Kadın uzun bir tatile çıkıyor. Belki de hayatında ilk defa bu kadar bencil. Etrafında onlarca insan var ama tek başınalığının bozulmasına ve birilerinin düşsel yolculuğuna müdahale etmesine izin vermeden iki hafta sessizliğinin keyfine dokundurmuyor. Kimseye de dokunmuyor, nasıl olduklarını sormuyor aklına gelip de ilgilenmiyormuş gibi yapma çabası değil baya bildiğin merak etmiyor zerre kadar. İlk defa misafire ne içersin diye sormadan herhangi bir bardağı alıp çay katıyor. Afiyet olsun demiyor. Afiyet olsun ya da olmasın o üzerine düşen misafirperverliği gösterdi. Odasına çekiliyor. Evde annesi var, gerisini o halleder nasılsa. Hep ben mi vardım diyor; yoktu. Belki de hep orada olmadığı için o gün rastgele bir gün değildi eve gelen misafir için. Onun varlığıyla alakalı bir ziyarete ev sahipliği yapması bekleniyordu kendisinden. Annesinin yüzü asık. Beklentilere karşılık vermeyecek kadın. Beklentiler bekleşeduracaklar ve o kendisini ağırlayacak bu evde uzunca bir süre. Rahat ettirecek kendisini sahip olduğu tek şey olan bedeninde. Bir güzel hazırlayacak yatağını ve sıcacık uyutacak onu. Huzur bulamadığı sıcak yatağında kıpırdadıkça çekiştirdği yorgandan görünen bedenini örtecek üşümesin diye. Açıkta kalmayacak ki sabah kahvesini içerken uzun sohbetler edebilsinler.
Günler geceler boyu düşünüyor, sorguluyor. Kendisini ikna etmesi ne zormuş insanın diye geçiriyor kafasından her çıkmazda. Suçu yine kendisine atıyor. Tphüü beceriksiz kendini bile inandıramadın ya da ya nasıl ağzından çıkana kendi kulakların inanmıyor diye söyleniyor. Pes etmiyor. yarım kalan cümleler de tamamlanacak. Okuyor. Düşünemedikçe, yazamadıkça, kendisiyle kavgası bitmedikçe okuyor. Okudukça içinde fokurdayan bir çaydanlıktan sızan kaynar su taneciklerini bedeninde hissediyor. Buhar yükseldikçe beynini ılık ılık yokluyor. Kafasını kaşıyor. Ne zaman bir çay koysa ocağa böyle oturduğu yerde dirseğini yasladığı koltuğa doğru hafifçe eğilip uyuşan koluyla başını kaşıyor. Uyuşukluk geçiyor. soğuk soğuk terliyor. Derin derin nefes alıyor. Bir soğuk bir sıcak... Teri soğuyor. Böyle üşüteceğini sandığı anlarda çaydanlığın altını kapatıyor. Soğuk kendine getiriyor biraz. Kısık ateşte onbeş dakika demin çökmesini bekliyor.
Günler geceler geçiyor. Günler uzuyor. En uzun gece hangisiydi diye düşünüyor. En uzun geceyi yaşamadı henüz. Ama saatler bir ileri bir geri alınıyor; sanki enerji tasarrufunun tek yaptığı onun enerjisini alıp götürmek. Güneşten daha fazla yararlanmak istemiyor. Karanlık olsun istiyor.
İnsanlar arıyor, bir yerlere davet ediyorlar. Hayır diyemiyor ama gidince de keyfi kaçıyor. Yalnız kalmak istediğini söylüyor. Anlamıyorlar, ne derdin varsa anlat diyorlar. Canı sıkılıyor. Bir derdi yok ki. Tam anlatacak oluyor ağzından abuk subuk kelimeler çıkıyor ve cümle olmayı başaramadan patır patır yere dökülüyorlar. Bir daha ki sefere telefonu çalınca açmamaya karar veriyor. Duymayacağı davetlere teşrif etmek zorunda olmayacak böylece ve anlamsız açıklamalar yaparak sorgulayan bakışlara maruz kalmayacak.
Zaman doluyor. Üstüne çöken ağırlığın altında ezilip büzülüyor. Zamanın nasıl ilerlediğine hiç anlam veremiyor; bazen çok hızlı bazen de sinir bozucu bir yavaşlıkta. Döndüğümde diyor kendi kendine, döndüğümde her şey farklı olacak. Aradığı huzuru bulamayışı onu tedirgin etse de insanların huzurunu kaçırmasına izin vermemekle ilgili aldığı kararlarından memnun dönüyor üç haftalık tatilinden. İnsanları mutlu etmek için çaba harcamayacak artık. Mutlu olmak herkesin kendi sorumluluğu. Ben doğru olduğuna inandığım şeyi yaparım, mutlu olurlar ve ya olmazlar.
Bu mutlu olma sorumluluğunu karşındakine verme mevzuunu Ayfer Hocam, Leyla Navaro ile yaptığı bir görüşmenin anafikri olarak paylaşmıştı derste. Çok hoşuma gitti. Henüz üzerine uzun uzun düşünme fırsatı bulamasam da şöyle kalsın akıllarda: Birinin mutlu olmasını öyle çok istiyorsunuz ki, bu sizin evladınız olabilir, anne babanız ya da sevgiliniz, arkadaşınız, ve onun mutlu olması için her şeyi yapmaya hazırsınız. Onu mutlu etmek istiyorsunuz! Hayır! Mutlu olmak onun kendi sorumluluğu! Mutlu olmak istemiyorsa olmaz. Onu mutsuz edecek şeyleri ondan uzaklaştıramazsınız, altın bir kafese ne lüzum var. Mutsuz da olması gerekir ve mutluluğa geçişi yaşaması. Tüm bu duygusal değişimler sizden bağımsız gelişir. Siz inandığınız gibi yaşar, hareket eder ve izlersiniz. Bırakın mutlu olmasın.
Sanırım Samsa'nın yolculuğu da burada başlıyor ya da bitiyor. Bir ailesi var ve bu aileyi geçindirmekle sorumlu Samsa. Anlamsız sorgulamadan yaptığı bir işi var ve bu iş sayesinde ailesinin borçlarını kapatıyor. Evdeki herkes onun eline bakıyor. Bir gün bir böcek olarak uyandığında, evdeki roller tamamen değişiyor. Hareket edemeyecek kadar halsiz olan baba sapasağlam kalkıyor ayağa. Temizlikçi gelmiyor eve artık anne-kız yapıyor ev işlerini. Babasını ayakta dimdik görünce şaşırıyor Samsa. Hani bu adam hastaydı diye iç geçirse de içerlemiyor aslında. Kız kardeşi onun ihtiyaçlarını karşılarken bir mahcubiyet yaşıyor, ama böcek olmak kolay değil zamanla birilerinin bu işi yapması gerektiğini düşünerek beklentilerini yükseltiyor. Neden daha güzel yemekler yok! Kimse onun değişimini kabul edemiyor. Sır gibi sakladıkları kocaman siyah bir böcek var evde. Ama bu böcek Samsanın ta kendisi olsa da artık eski Samsa değil. Samsa'nın değişimi evdeki her şeyi değiştiriyor. Burada aile dinamiklerine girip sistematik bir bakış atarak pek çok çözümleme yapılabilir elbet. Tek bir bireyin bütün aileyi değiştirmesi üzerine çok şey söylenebilir.
Ancak şu üç hafta sonra evine dönen kadın ne yaptı acaba? Radikal kararlar almıştı hayatında. Bir daha alttan almayacağım demişti. Kendisine saygısızca davranan kişilere haddini bildirecekti artık mesela. Olduğu gibi kabul ederek onlara değişme fırsatı vermediğini ve bir nevi kötülük etmiş olduğunu söylemişti bir arkadaşı. Düşününce haklı bulmuştu onu. İnsanları mutlu etmek için uğraşmayacaktı. Daha sert ve daha güçlü olacaktı. İnsanlarla arasına mesafe koyacaktı. İpini kuyudan geri çekip önce aşağıda kim var diye bakacaktı. İnsanlardan uzaklaşıp kitaplara yakınlaşacak. Daha çok yazacak ve okuyacak ve kendi mutluluğu için bir başkasına hayır diyebilecek ya da çok gerekliyse bir başkasının mutsuzluğunu önemsemeyebilecekti. Zira önem verdiği kişilerin mutluluğu elbette onun mutluluğu olmayı sürdürecekti. Ama artık karşılık beklemediği pek çok şeyi düşünmek zorunda kalacak olması onun için biraz kabullenmesi zor bir durumdu. Kararlıydı. Ona hiç bir şey vermeyen insanları kendisinden uzak tutacaktı böylece elini kapamak zorunda kalmadan kendisine yaklaşabilen insanları avucundakilerden mahrum bırakmayacak ve vermeye devam edecekti.
Başarıyordu. Rahatsızlıklarını dile getiriyor, insanlardan uzak durdukça kendine daha çok yakınlaştığını hissediyor, bencilliğe varmadan kendi istekleri doğrultusunda yaşayabiliyordu. Okuyor, yazıyor onu mutlu eden diğer şeylerle oyalanıyordu. Bazen çok yalnız hissediyor ama kendisini üzecek insanlarla bu yalnızlığı paylaşmaya lüzum görmüyordu. Tepki gösteriyor ve gerekirse tartışmaktan çekinmiyordu. Kendine olan güveni artmıştı. Daha değerli ve daha güçlü hissediyordu. Ruhu daha sakindi ve kafasındaki soru işaretleri ona artık güzel şeyleri düşündürüyordu. Yalnız kaldığı anlardaki dinginliği delicesine sömürüyor, sanki ilk defa kendini aynada görüyor gibi merakla inceliyor ve onu sadakatsizlikle suçlayan kusurlarına her defasında bir göz kırpıp gülümsüyordu.
İnsanlar fark ediyordu. Neden aramıyor, neden böyle söyledi, bunda kızacak ne vardı ki, kızgın mısın, gelmeyecek misin bizimle, çok konuşmuyorsun... Nasıl olurdu da bu bıcır bıcır kadın bir anda sessizleşmişti. Neden daha yumuşak ve ılımlı konuşan bu kadın yeri gelince yanlışlarını patır patır çarpıyordu yüzlerine. Kabul edilir gibi değildi. Değişim!
Sevgili Samsa, bu kadın seni çok iyi anlıyor olabilir diye düşündüm. Ve bu yüzden paylaştım onun hikayesini.
Hiç bir değişim bir sabah uyanıp böcek olmak kadar kolay değil. Her insan bencildir. Kendisini düşünür. Başkalarını mutlu etmek isteyen kadın da aslında başkalarını mutlu edebilmiş olmanın hazzını yaşamaktadır. Ve bunun yerine mutlu olabileceği daha güçlü bir şey koymadan vazgeçemez insanların mutluluğu için çabalamaktan.
Siz değişirsiniz, çevrenizdekiler değişir, ilişkileriniz değişir; çevrenizdekiler değişir, siz değişirsiniz, ilişkileriniz değişir. Hep bir değişime maruz kalırsınız işte, kim demiş insan değişmez huylu huyundan vazgeçmez diye. Mecbur kalmak diye bir şey yoktur. Direndiğimiz değişikliğin zamanı gelmiştir ve biz seçeriz. İstemediğimiz takdirde kendi irademiz dışında böcek olmayız. Böcek olmanın zamanı gelmiştir artık. Böcek olmanın bir işlevi vardır, yolunda gitmeyen bir şeylerin çanları bizim için çalıyordur.
İnsanlar sizi ya değiştirmek için zorlarlar ya da değiştiğiniz için suçlarlar. Her ikisi de yalan. Tek başına yaşamadığı için değişir insan. Başkalarıyla sürtüşerek değişir. Daha iyi olsun diye. Ve hala yanınızdaysa sevdikleriniz, inanıyorlarsa değişiminizin sizi mutlu ettiğine, ayak uydurmakta zorlansalar da sizi destekleyebiliyorlarsa ve sizin değişiminizin bir parçası olabiliyorlarsa ne olursanız olun sizinle oynamaya devam ederler. Bilirler ki zaten, değişmek kolay değildir ve istemez insan. Eğer zor olanı seçmişse, vardır elbet bir sebebi.
Su olsam ateş olsam
göklerdeki güneş olsam
konuşmasan taş olsam
yine de oynar mısın benimle?
Bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla kapatıyorum.
23 Mart 2013 Cumartesi
Eski Bahçe Eski Sevgi
Ölüm, yolculuk, otel odaları, hastane duvarları, kanlı sokaklar, deniz, yağmur, toprak kokusu, kalabalık, bankta oturan iki kişi, gidilemeyen yerler, sıkıntı, melankoli, yalnızlık, vedalar, balkondan cenaze arabasını seyreden bir çocuk, tanımadığı bir adamla sohbet eden bir kadın, özlem ve özleyemeyecek kadar yabancı olmak, bekleyiş, yorgunluk, tedirginlik, korku, cesaret...
Tezer Özlü hayatıma bir benzetme üzerine girdi. Yaşamöyküsel esintiler diye yazıyor kitabın arkasında öykülerini tanımlamak için. Kendisi için yazmış her birini, benim kendi kendime konuşup bir yere varamayışlarım gibi. Bu kitap da ölümünden sonra basılıyor işte ve kütüphaneden alıp okuyorum.
Ölümden bahsediyor. Anneannesini, babasını, arkadaşını bir bir öldürüyor; kimsenin ölümünü görmek istemiyorum, kimse de benim ölümümü görmesin istiyorum diyor. Ölülerin arasında yaşıyor 60'lı yıllarda. Korkarak tedirgin ve sıkıntılı... Geziyor. Avrupayı otostop yaparak geziyor. Evleniyor, boşanıyor, psikiyatri kliniğinde kaldığı zamanları anlatan bir kitap yazıyor. Çocuk doğuruyor. Yine evleniyor, boşanıyor. Kaçıp gidiyor, dönüyor. Yerleşemiyor bir yere. Kendini arıyor, kendinden kaçıyor. Huzur arıyor, ve ülkedeki huzursuzluklardan kaçıyor. İhtilalleri görüyor gözünü kapatıyor, gözünü açıyor. Hastanede. Kalmak istiyor, hiç bir yerde kalamıyor.
Bu günlerde sokağa çıktığımda kendimi; yaşamın, çağın, kentin, insanların, her şeyin çok dışında buluyorum... Yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek, en sevdiğim uğraşlardan biridir...
60'ların sonunda bir yerlerde... İnsanın aynı anda her yerde olası geliyor. Hindistan'da, Fransa'da, Amerika'da, Almanya'da, Türkiye'de. 50'lerde doğup 60'larda bölünüp parçalarını 90'larda bir araya getirip 65 yaşında oturup da geriye baktığında yazabileceklerininin ne kadar da ötesinde olduğunu görmek... Arpa boyundan hallice... Daha iyi daha kötü, kıyaslanamayacak kadar uzak silik bir tarihin içinde bundan kırk yıl sonra penguenleri sadece fotoğraflarda görebilecek olan bir çocuk gibi; hissiz... Ya da çocuğuna penguenlerin yürüyüşlerini anlatan Alaska'lı bir baba gibi; kifayetsiz...
Kahvemi alıyorum yanıma ve sigaramı yakıyorum. Önümde duran kitaba ve ekşisözlükteki entrylere bakıyorum. Bu kitabın beni doyurmadığını düşünüyorum. Daha fazlasını istiyorum. Bir de kapak fotoğrafına kızıyorum. Gülümseyen bir kadın görmek istemiyorum. Ağlamasın da. Bir kadın görmek istemiyorum o kapakta; bir insan yüzü... YKY'nin kapak tasarımları bazen beni böyle çileden çıkarıyor ama çevirilerini seviyorum. Susuyorum. Düşünüyorum. Yıldırım Türker'in 2008'de Özlü'ye yazdığı mektubu okuyorum. Tek başına ve yolda olma eylemine saplantılı bir kadın. Bazen yaşamın kıyısında bir sağa bir sola gidiyor. Bazen aklın sınırlarında, bazen bir otoyolda sol şeritte, ya da yavaş yavaş bir tren kompartımanında raylar üstünde. Kafka'ya göndermeler yapıyor Tezer. Kafka'nın Dönüşüm'ünü üçüncü mü dördüncü mü kez çeviren Ahmet Cemal, ölümle kesilmiş bir dostluğun anısına Tezer Özlü'ye ithaf ediyor Can yayınlarından çıkan kitabını. idefixten aratıyorum 33.baskısı çıkıyor karşıma. O halde önümde 12. baskısı duran kitabı okumalı bir an önce diyorum. Ölümünün intihar olmasını beklerdim bunca ölümle yüzleşmiş, bunca insana veda etmiş ve gidenlerin ardından ölmekle yaşamak arasında pek bir fark bulamayışına dair cümleler kurmuş hatta kim öldü sen mi ben mi diye sorgulamış bir kadının. Kanserden ölmüş olması da onun seçimiydi, hastalığı seçti diyor bir entry. Belki de babası gibi bir hastane odasında beyaz çarşafların üstünde gitmek istiyordu. Ama ölümden korkmadığı kesindi. Yaşamak daha korkutucu ama o bile daha sıradandı artık her şey kadar, kilitli kapıların ardından kim o diye seslenip açılan demir sürgülü kapılar, silah sesleri ve boş kanlı sokaklar. Yine de Kafka'nın ve Camus'un bahsettiği Korku Çağı'nda aynalara bakmadan yaşamıştı; kendi suretinden kaçmak mı yoksa yansımalardan arkasında kalan... Ya da Yabancı'da annesinin ölümüne, patronuna, sevdiği kadına ve mahkemede yargıca verdiği vurdumduymaz tavırlarıyla Meursault ve ya Dönüşüm'de bir sabah kalktığında kendini böcek olarak bulan ve pek de şaşırmadan işe geç kalmanın telaşını yaşayan Gregor Samsa gibi Tezer Özlü öykülerinde kendini saçmalığın uçsuz bucaksız ayrıntılarında özgür bırakmış ve yolu ardına bakmadan yürümüştü ki bu da hayatın yaşamak zahmetine değmeyen Camus'un absürd felsefesinde yolculukta yanınızdan ayırmamanız gereken bir rehberdir.
Öyle birisi ki; tasvir edin kafanızda onun boş bakışlarla etrafı seyreden gözlerini, rüzgarda uçuşan dağınık saçlarını, özensiz kıyafetini, ifadesiz yüzündeki gölgeleri, çıplak ayaklarını, belli belirsiz kalp atışlarının göğsünde vuku bulmayışını, kıpırtısız duruşundaki ölgün bekleyişi... O kadar inançsız ki umutsuz hayalsiz beklentisiz; sıkılmıyor bile. Işıkta gözlerine baktığınızda, o gözlerde silüetine rastgeldiğiniz her şekli ayrıntılarıyla anlatabilir size. Duygularla süslese bile tensel dokunuşların hazzından öteye geçemez kelimeleri. Yaygın olmayan bir gelişimsel bozukluk gibi, körleşmiş duygusal tepkileri ve fazlaca gelişmiş görsel analitik gözlem becerileri... Yabancılaşma, kendine ve bir parçası olduğu doğaya...
Camus sonunu kestiremediği bir şey olmadığından peşin bir kabullenişle ya da sonun kestirilemeyeşindeki çaresiz kabullenişle peşin hükümlü bir sorgulamama, tekdüzeliği benimseme, şaşırmadan başını sallayarak her şeyi uzak mesafeden kucaklama, görünenin ardındakini görebilme yetisine sahip olmakla beraber müdahil olmama ve eylemsizlikle hayata kafa tutmayı seçmiş. Tezer Özlü ya da Kafka'da farklı olansa anladığım kadarıyla gözlerini çevirdikleri sahnelerden uzak kalamayışları. Bir parçası olmasalar da çiçek çocuk olup savaşa sevişerek tepki gösteremiyorlar. Bir çiçek açıp bir soluyorlar. Bir güneşe dönüp bir gölgeye kaçıyorlar. Arada kalmışlıklarıyla ve tedirginlikleriyle çelişkilerini gizlemeden yazıyorlar. Camus'un bahsettiği son, ölümdür. Mutlu Son kitabında Mersault parayla zamanı satın alır, zaman ona kalır böylece der ki:
Mutlu ölmek demek; ardında seni her zaman sevgi ve saygı ile anacak insanlar bırakmak değildir. mutlu ölmek; zamanı ele geçirmeye kabiliyetli bir insanın, yaşama istemi vasıtasıyla yaşamını bir üst kerteye taşıyabilmesidir. böylece hayata sirayet eden ve onu dayanılmaz bir azaba döndüren ölüm korkusu da alt edilmiş olur. zira bu korku, hayatlarını ellerinde tutmayı beceremeyen insanların ölümün soğukluğunu bedenlerinde hissetikleri anda duydukları acı bir pişmanlıktır.
Aslında ölümden değil de yaşamla mücadele etmekten korkuyorlar. Ama kendilerine zarar vermeyecek kadar cesur oldukları için ölümlerini hazırlıyorlar. Belki de ölümü haketmek istiyorlar. Diğerlerinin ölümünü değersizleştirmemek adına ya da ölüme bile yabancılaşmaktalar. Meursault annesinin cenazesinde ağlamıyor ve bir adamı öldürüp merhametsizliğiyle idama mahkum ediliyor. Tezer Özlü kanser teşhisinin öncesinde belirtileri fark edemeyecek kadar bedenine duyarsızlaşıyor ve belki de hastalığı kabul ediyor. Zaten Camus'un Mutlu Ölüm kitabının ikinci bölümünün adı da Bilinçli Ölüm...
Ölümle ilgili yazamam ben. Ölüm görmedim. Kimseyi öldürmedim, kendimi bile. Rüyamda bile yaklaşmadım uçurumlara. Ne kadar karanlık olsa da gözlerimi açabilmem bundandır belki. Hiç sorgulamadan, saçımdaki tek tel beyazı sevişim ya da sevdiğim insanların yüzlerinde her geçen gün artan çizgilerdeki anlam arayışlarım.. Yok olup gitmek gibi ölüm benim için, ardı arkası yok sanki. Puff diye silinivermek bir toz bulutu olup eskimiş bir yaşamdan. Ya ben değilsem... O zaman yarım kalmışlıklarla baş edebilir miyim bilmiyorum. Ama ölümler beni üzmüyor. Ağlatmıyor. Aslında pek çok şey beni şaşırtmadığı kadar bende duygusal izler bırakmıyor galiba. Bir an tedirgin oluyorum sonra önümü görmek için silecekleri çalıştırıp kurtuluyorum yağmur damlalarından. Yolum uzunmuş gibi geliyor bazen, bazen de kısa mesafe koşucusu gibi depar atıyorum. Yorgun düşersem yol kenarında durup dinleniyorum. Her zaman duracak bir yer oluyor mu, evet ama her zaman duracak zamanım olmuyor. Daha hızlı daha hızlı olmak gerekiyor bazen. Yavaşladığın zaman hayata yetişemiyorsun, belki de en büyük yorgunluk geride kaldığın anda yerinden kalkacak dermanı toplayamamak. Belki yetişemeyecek kadar geride kaldığını hissettiğin andaki vazgeçiştir ölüm. Zamanda kıpırdayamayacak kadar bitkin düşmek... O halde bahsettiğim karakterler çoktan ölmüştü ben onların cansız bedenlerini gezdirişlerini okuyordum. Uzun bir ölüm olmuş onlarınki. Eğer yoldaysam birilerine veda etmem gerek. Her zaman geride kalanlar olacak. Gidebildiğim sürece kalanlar, ben kaldığımda yola devam edenler... Muhtemelen mutlu olmayacağım kaldığımda. Yolculuğu seven bir insana ev hapsi vermek gibi bir şey. Seviyorum yaşamayı, izlemeyi, dahil olmayı. Uyum sağlayabilmekten bahsediyor Camus, uyum sağlayarak mutluluğa erişmekten... Uyumdan bahsettiği aslında ayak uydurmak değil, kabul etmek de değil. Bütün duyu organlarıyla insanları, doğayı, hayatı bilmek ve içinde sırıtmadan durabilmek. İnsanlar koşuştururken izlemek ve şikayet ettiklerinde anlamak ama deneyimlemeden kıyıdan köşeden sokulmak o koşuşturmacalı hayatlara...
Kalanlara el sallamak
Hüzünlü bir el ağır ağır sağa ve sola düşen
İçimi kaplayan burukluk
Devam etmek için sıraladığım onlarca gerekçe
Vadesiz bekleyişleriyle yalnızlar
Benim sıram gelmedi, yolum uzun belki
Belki çok kısa
Gitmek yol alabildiğince uzaklara!
İçimi kaplayan burukluk
Devam etmek için sıraladığım onlarca gerekçe
Vadesiz bekleyişleriyle yalnızlar
Benim sıram gelmedi, yolum uzun belki
Belki çok kısa
Gitmek yol alabildiğince uzaklara!
Gidenlerin arkasından bakakalmak
En bencil en umursamaz halimle gittiğim yollarda
Geride bıraktıklarımı hatırlamak
Bir otostopçuyu geri çevirip
Bir diğerine rotamı teslim etmek
Ve bir başıma...
Son kez kenara çekmek
Karanlık boyunca kalmak!
Geride bıraktıklarımı hatırlamak
Bir otostopçuyu geri çevirip
Bir diğerine rotamı teslim etmek
Ve bir başıma...
Son kez kenara çekmek
Karanlık boyunca kalmak!
Zamanın en gerisinde
Durdururmak tiktakları sıkıp avucumun içinde.
Kolumdaki saati denize fırlatmak
Ya da akan suya
Benimle birlikte ya da seninle
Kaldığımız yerden başlayanlar olacak.
Zaman kıpırtısız
Yollar bir başkası için bir başka güzel olacak
Bize güzel olduğu kadar.
Kolumdaki saati denize fırlatmak
Ya da akan suya
Benimle birlikte ya da seninle
Kaldığımız yerden başlayanlar olacak.
Zaman kıpırtısız
Yollar bir başkası için bir başka güzel olacak
Bize güzel olduğu kadar.
3 Mart 2013 Pazar
18 Şubat 2013 Pazartesi
MUTLULUK
_ Filmini de izledin mi?
_ Nasıl ya, ne filmi?
_ Filmi var ya olum hani Özgü Namal oynuyor başrolde.
_ Nasıl ya, Meryem...? :(
Allahtan öyle bir yapmışım ki kitabın resmini kafamda, karakterleri en ince ayrıntısına kadar çizmişim Betül'ün kitabın ortasında Özgü Namal oynadı ya hani demesi benim Meryemime dokunmadı. Bir an yüzü asıldı değişti sonra hemen toparladı. O benim kafamdaki Meryem olarak kaldı hikayenin devamında da. Yazarın beyaz tenli kırılgan onüç onbeş yaşında diye anlattığı kızla bir film karesinde tanışmamış olmamıza sevindim. Okurken ara ara sordum Betül'e bu ayrıntı var mı filmde diye "yok" "o da yok"... Hah! dedim. Zaten zümrüdüankanın üzerindeki Meryemi nasıl koyacaklardı filme. Kitaplardaki hislerin uzun uzun tasvirini seviyorum ama filmlerde o hisleri yüz ifadelerinden çıkarmayı da seviyorum. Kitapta değişen şu oluyor, karakter gibi hissediyorum. Onun hislerini anlıyorum ve sempati kuruyorum ama filmde ona hisleri veren benim, yüz ifadesine yorumlar katan ve anlamak istediği gibi anlayan. Ama oyunculuklar iyi olduğunda ikisi arasında mükemmel farklılıklar olmuyor. Yine de kitap açık ara önde gidiyor, çünkü bir başkası yazsa da ben yönetiyorum, kostümcüsü benim, ışıkçısı benim, sahne dizaynı bana ait ve bütün ayrıntılar onu benim kafamda bir başkalaştırıyor; sadece benim gördüğüm bir film oluyor. Benim hayalimdeki gölgelerin gücü...
Hiç spoiler vermeyeceğim kitapla ilgili ya da versem mi hımmm karar veremedim. Ama Cemal'e üzüldüm. Ben en çok ona üzüldüm. Meryem her şeye rağmen maduriyetine rağmen hep güçlüydü. Cemal'in saflığı... Yaşadıkları pışpışlar ya hani insanı, büyüdüm büyüdüm acılarla büyüdüm olursun pınarla değiiülll. İşte bir süre sonra da çektiğin sıkıntıların seni önce ezip büzüp daha katı sert bir şekilde bıraksa da aslında sağlamlaştırdığını hissedersin. Kokokolanın teneke kutusu gibi alalade çiğneyip geçtiğin... Kimyasal bir değişme yoktur ama bariz bir farklılık... Ve elbette eğrilmez bükülmez bir teneke parçası kalır kutudan geriye. Evet teneke kutuyum ben, evet evet siz de öylesiniz sadece bazılarınızın içinde hava daha çok ya da az ya da bazılarınızın ki onlar çok nadir içinde hala kola falan var böle gözünü delikten uzatınca görebiliyorsun içerideki nesli tükenmekte olan insanlığın özsuyunu. Daha güçlü, daha dayanıklı, daha sert ve daha yaşlıyız artık.
Ne töre cinayetlerinden, ne ensest ilişkilerden, tecavüzden, dağdaki terörden, korucu köylülerden, kadına biçilen rollerden, doğuştan günahkar olmanın cinsiyetinden... Hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Zaten televizyon dizilerinde illa ki burnunuza sokuyorlar allayıp pullayıp ki ben onu yapamayacağım için sıkıcılaşmaya lüzum yok. Ama az önce anlayamadığım için oflayıp poflayıp betüle tercüme ettirdiğim "theorising sexuality" kitabının ilk chapterında da bundan bahsediliyordu işte: pipimi kesmesinler ve neden pipim yok sendromu. Anladığım kadarını anlamadığım kadarının uydurulmuş kısımlarıyla şöyle bir derlemek niyetindeyim lakin anlatmayacam dediklerime dokunup kaçıcam eğer uzatırsam ağzıma sinek kaçsın. Bu kitapta Meryem'i her fırsatta cezalandıran analığı ve annesinin ölümünden onu sorumlu tutan teyzesinin Meryem'e söylediklerine bakalım. Çünkü Meryem öyle güzel anlatmış ki, kadın olduğu için utanıyor, suçluluk duyuyor, keşke erkek olsaydım diyor ve her gece aynı rüyayı görüyor bir kuşun sırtından düşme korkusuyla uyanırken terin suyun içinde. Bir kere günah organı olarak tabir ediliyor kadının cinsel organı ve kadın olmak bile bir ceza aslında; dünyaya gelirken cezalandırılıyor hatun kişi. Sadece çocuk yapmak ve üremek için var kadın; erkeğinin isteğine tabi ve niyet çocuk değilse kırk kere gusül abdesti alsa yine de kurtaramaz kimsecikler onu tanrının gazabından. Çünkü pipisi yok ve sahip olduğu değersiz varlığıyla hayatı boyunca kadın olmanın cefasını çekecek, sefa sürmek, karnını hoplatarak gülmek, erkek sofrasında kaşık sallamak kadının yaradılışına aykırı. Başına gelen her şeyden o sorumlu kendisini koruyamadığı, kuyruk salladığı, yüz verdiği, alımlı olduğu ya da işte sadece yolda yürürken gerine gerine donunu düzeltmek zorunda kalacağı bir pipisi olmadığı için. Anlayamadığımız kitabımızda Freud amcanın bakış açısını bir kenara bırakıp da sosyolojik kuramlara göz atıyoruz şimdi de. Evet evet az çok anlıyorum ıpfı ıpfı pıff... Bastırılmış duygular, kültürel yapılar, insan ilişkileri, öğrenilmiş değerler ve yargılar... Biyolojik farklılıkları bir kenara bırakarak farklı toplumlardaki değişen kadın-erkek rollerini okuyoruz, okuyorum evet yapabiliyorum, az biraz var ingilizcem. Sonra birden aklıma ulaştırma bakanının şu meşhur sözü geliyor:
Sonra "bir kimsenin" bu yorumu savunurken kullandığı cümleyi sizinle paylaşıyor olmanın utancını yaşıyorum (ben niye utanıyorum nan):
_Kız erkek aynı yurtlarda kalmıyorlar mı orada? Olur mu öyle şey ya! Artık insanlar tercih etmiyor bu okulları. Değişiyor tabi tercihler. Bir kere ben o yurtlarda kalıp da günaha girmeyen erkeğin erkekliğinden şüphe ederim. Günaha girenin de imanından!
Diyecek söz bulamamak, zurnanın zırtladığı yerde diğer enstrümanların çaresizliği, küçük dilini yutmak, dilini eşek arısı sokmak, aklı hayali almamak, gözleri fal taşı gibi açılmak, ağzı bir karış açık kalmak, kelimelerin kifayetsiz kalması... Ve susmak!
Where is the sin exactly; in your mouth, body, mind, or being?
Repressed feelings, thoughts...
Meryem Cemal Abisinin ardı sıra yürüyor köyün içinde. İstanbul'a gidiyor olmanın heyecanı, sevinci, tedirginliği içinde. Zaten hangimiz buraya ilk gelişimizde benzer duyguları yaşamadık ki. Ulan gidiyorum ama nasıl bir yer bu İstanbul dedikleri yer. Cemal'in abisinin yaşadığı yer de İstanbul, Aşiyandan aşşası da İstanbul.
_ Nereye gidiyorsun?
_ İstanbul'a götürüyor Cemal Abim beni.
İstanbul... Herkes gelirken bir gün dönerim herhalde diye düşünüyor. Planlar hep gitmek üzerine kurulu, ya emekli olup gitmek, ya okulu bitirip gitmek, ya para kazanıp gitmek... Ya da bırakıp geldikleriniz hep döneceksiniz diye bekliyorlar da sizin niyetiniz olmuyor. Erkeklere anneleri kız buluyor memleketten, kızlara koca adayı yerini yurdunu bilsin diye. Ya da peşinize takıp getirdiğiniz ailenizin değişen hayat standartlarını izlerken lan burdan önce nasıldık ki biz deyip eneem bi bakmışsınız önceniz kalmamış... Ama çoğu kalıyor buraya bir şekilde gelenlerin. Yol burada başlıyor ve burada bitiyor. Bu sefer dönüp de bulamamak bulup da ait hissedememek korkutuyor insanın gözünü. Gidersem gittiğim yerde şu olmayacak, bunu özleyeceğim, denizi yok oranın, insanlar şöle böle derken kalmayı seçiyorsun. Zaten gittiğinde insanlar da seni gönderdikleri gibi bulmuyorlar ve çantanın hangi gözüne koyacaklarını kestiremiyorlar. Gittiğin yerde bulacağın huzur, içinde bulunduğun karmaşanın, koşuşturmacanın ve mücadelenin, ne kadar sıkılsan ve zaman zaman tak etse de canına, önüne geçemiyor.
Yenicem seni İstanbuuuuğl! Hı hı evet zaten İstanbul da sana caka satıyor ya. Deniz görmeden büyüyen çocuklar var bu şehirde. Bir tanesi de benim öğrencim E. kağıt toplayıp satıyor Feriköy-Hacıhüsrev sokaklarında. Bir ara köye gitti geldi. 6.sınıfta daha okuma yazmayı öğrenemeden okuldan aldı ailesi iki abisiyle sokaklara emanete etti. Araba alıcam dediği araba aslında kağıtları taşımak için kullandığı el arabasının az biraz büyüğü demirden iki tekerlekli bir arabaydı. Annesi Türkçe bilmiyordu, E. yine iyi öğrendi Türkçe konuşmayı. Köyde yapamadı geri geldi. Eee O da İstanbul görmüştü, dönemedi köyüne. Sıkılıyorum hocam orada dedi. Hem sevdiği buradaydı; amcasının kızı. Sonra amcasının kızını evlendirdiler. Bizim E. okuma yazma kursuna kaydolmayı denedi ısrarımıza dayanamayıp ama ailesi işe koşturdukça kursları aksattı yine öğrenemedi. Markette reyonları düzenleyecek bir adam arıyorlardı. E.'yi götürdüm. Kara kuru elleri yaralı, soğuktan yanmış yüzüyle beğenmediler senin yaşın küçük dediler. Karton toplamaya devam etti.
_Hocam ben sokaklarda iyiyim böyle. Hem bu sayede geziyorum. Kapalı kalamıyorum zaten ben yapamazdım markette falan. İnsanlara bakıyorum, yeni yeni sokaklar keşfediyorum, arada bikaç kişiyle kavga ediyorum iyi geliyo vallaha hocam. Abilerim de beğenmiyor işimi kendime araba alıcam. Bu arabayı vericem onlara. Sonra askere gider gelirim. Evlenemem de kendime bakamıyom daha. Z.'yi de amcam evlendirdi hocam. Benim yaşım küçük ya vermediler bana annem konuştu ama. Kız beklemez o kadar dediler. Gidemem hocam ben burdan artık. Denedim orda da sıkılıyom. Orda da kimse beğenmiyor artık beni, gidip de dönünce istemiyorlar fazla geliyorsun. Burda da beğenmiyolar. Ama burda kendi işimi yapıyom en azından, orda herkes iş buyuruyo zaten kendi toprağımız olsa yerimiz olsa çalışırdım da başkasının toprağı başkasının işi. Bigün ölücez işte hepimiz, ne zaman belli değil. Ben de o güne kadar böyle herhalde, İstanbul'da mı öleceksem artık belli mi, uğraşcam. Okuma yazmam olaydı iyiydi soruyolar iş bakınca. Aha mesela şu sokağı çok iyi biliyom. Ama adını bilmiyom, şu bakkalı biliyom ama adını bilmiyom. Böle işte hocam ya, bi anam bi babam var başka da bişeyciğim yok.
Her insan gibi geceleri Don Kişot, gündüzleri ise Sanço Panza'ydı profesör. Ne çok sevdim ben bu cümleyi. Geceleri kılıç kuşanıp karanlık gölgeler yaratıyorum kendime ve o gölgelerle sabaha kadar savaşıyorum. Her galibiyette bir sevinç ve kaybetsem de yine zafer, yenilginin getirdiği soğukkanlılıkla yitirdiklerime dizilen methiyeler... Düşüncelerim de yarattığım gölgeler kadar benden ayrılar bu saatte... Bana ait değil artık ne duygularım ne düşüncelerim hiçbiri, ipleri kesilmiş uçurtmalar gibi gökyüzünde sağa sola savruluyorlar. Yüküm hafiflemiş. Kimin penceresine takılırsa artık... Gidip bir kapıyı çalıyorum "uçurtmam balkonunuza düştü". Bazen hoş karşılanıyor bazen kapıdan dönüyorum. Halbuki ben sadece uçurtmanın peşinden koşan masum bir çocuğum, rüzgara güvendiğimden değil ama kadere teslimiyetimden böyle koş babam koş... Geceyi seviyorum, karanlıkta ortaya çıkan hayaletleri kovalamayı... Gündüz nasıl da saklanıyorlar insanların arkasına. Bazen bir ışık vuruyor "Gölgesi mi o bir adamın yoksa geceyi bekleyen bir hayalet mi?" kestiremiyorum. Ayak uçlarımı izleyerek yürümeye devam ediyorum sonra. Gündüz göremediklerini gece daha iyi görüyor insan, başını kaldıracak cesareti bulduğu için sanırım. Karanlık sadece binaları örtüyor, insanları ve onların yüzlerini; ama bedenleri örterken bu siyah çarşaf, işte bizi serbest bırakıyor. Evcil hayvanlar gibi tasmalarımızdan kurtuluyoruz, biz en çok geceleri uluyoruz ve en çok yıldızlı bir gökyüzünün altında ya da dolunay zamanı korkak çekingen tedirgin ruhlarımızı evde bırakıp uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Her gece yalnızlığımızın içinde tutunacak bir dal, güvenecek bir yol, yaslanacak bir omuz arıyoruz. Köpek dişlerimizi saklıyor, hırlamıyoruz, insan oluyoruz. Gülümsemeler giyinip akşamı bekliyoruz sabahları da çırılçıplak sokaklara atmak için kendimizi. Ne kadar da güçlüyüz gün ışığında, koskocaman gölgemiz güneşe yüzümüzü döndüğümüzde... Ne kadar da korkuyoruz zayıflıklarımızı ele verirsek diye; güvensiz, tedirgin, korkak ama bir o kadar cesur, başımız dik, ve burası benim çöplüğüm havalarında ki çöplük sahibi olmak hangi devirde bir meziyet olduysa hak getire. Ha bunlar "adam olun lağğynn" lafları değil, adam olduğunuz için zaten geceniz bir başka gündüzünüz bir başka. İki yüzlü olmak boynumuzun borcu, en az iki yüzü olması gerekmiyor mu zaten duyumsadığımız bütün varolanların. Arkası, önü, yanları, farklı boyutları. Haşa biz nasıl tek bir yüzle kendimizi adamdan sayalım.
Ne töre cinayetlerinden, ne ensest ilişkilerden, tecavüzden, dağdaki terörden, korucu köylülerden, kadına biçilen rollerden, doğuştan günahkar olmanın cinsiyetinden... Hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Zaten televizyon dizilerinde illa ki burnunuza sokuyorlar allayıp pullayıp ki ben onu yapamayacağım için sıkıcılaşmaya lüzum yok. Ama az önce anlayamadığım için oflayıp poflayıp betüle tercüme ettirdiğim "theorising sexuality" kitabının ilk chapterında da bundan bahsediliyordu işte: pipimi kesmesinler ve neden pipim yok sendromu. Anladığım kadarını anlamadığım kadarının uydurulmuş kısımlarıyla şöyle bir derlemek niyetindeyim lakin anlatmayacam dediklerime dokunup kaçıcam eğer uzatırsam ağzıma sinek kaçsın. Bu kitapta Meryem'i her fırsatta cezalandıran analığı ve annesinin ölümünden onu sorumlu tutan teyzesinin Meryem'e söylediklerine bakalım. Çünkü Meryem öyle güzel anlatmış ki, kadın olduğu için utanıyor, suçluluk duyuyor, keşke erkek olsaydım diyor ve her gece aynı rüyayı görüyor bir kuşun sırtından düşme korkusuyla uyanırken terin suyun içinde. Bir kere günah organı olarak tabir ediliyor kadının cinsel organı ve kadın olmak bile bir ceza aslında; dünyaya gelirken cezalandırılıyor hatun kişi. Sadece çocuk yapmak ve üremek için var kadın; erkeğinin isteğine tabi ve niyet çocuk değilse kırk kere gusül abdesti alsa yine de kurtaramaz kimsecikler onu tanrının gazabından. Çünkü pipisi yok ve sahip olduğu değersiz varlığıyla hayatı boyunca kadın olmanın cefasını çekecek, sefa sürmek, karnını hoplatarak gülmek, erkek sofrasında kaşık sallamak kadının yaradılışına aykırı. Başına gelen her şeyden o sorumlu kendisini koruyamadığı, kuyruk salladığı, yüz verdiği, alımlı olduğu ya da işte sadece yolda yürürken gerine gerine donunu düzeltmek zorunda kalacağı bir pipisi olmadığı için. Anlayamadığımız kitabımızda Freud amcanın bakış açısını bir kenara bırakıp da sosyolojik kuramlara göz atıyoruz şimdi de. Evet evet az çok anlıyorum ıpfı ıpfı pıff... Bastırılmış duygular, kültürel yapılar, insan ilişkileri, öğrenilmiş değerler ve yargılar... Biyolojik farklılıkları bir kenara bırakarak farklı toplumlardaki değişen kadın-erkek rollerini okuyoruz, okuyorum evet yapabiliyorum, az biraz var ingilizcem. Sonra birden aklıma ulaştırma bakanının şu meşhur sözü geliyor:
Sonra "bir kimsenin" bu yorumu savunurken kullandığı cümleyi sizinle paylaşıyor olmanın utancını yaşıyorum (ben niye utanıyorum nan):
_Kız erkek aynı yurtlarda kalmıyorlar mı orada? Olur mu öyle şey ya! Artık insanlar tercih etmiyor bu okulları. Değişiyor tabi tercihler. Bir kere ben o yurtlarda kalıp da günaha girmeyen erkeğin erkekliğinden şüphe ederim. Günaha girenin de imanından!
Diyecek söz bulamamak, zurnanın zırtladığı yerde diğer enstrümanların çaresizliği, küçük dilini yutmak, dilini eşek arısı sokmak, aklı hayali almamak, gözleri fal taşı gibi açılmak, ağzı bir karış açık kalmak, kelimelerin kifayetsiz kalması... Ve susmak!
Where is the sin exactly; in your mouth, body, mind, or being?
Repressed feelings, thoughts...
Meryem Cemal Abisinin ardı sıra yürüyor köyün içinde. İstanbul'a gidiyor olmanın heyecanı, sevinci, tedirginliği içinde. Zaten hangimiz buraya ilk gelişimizde benzer duyguları yaşamadık ki. Ulan gidiyorum ama nasıl bir yer bu İstanbul dedikleri yer. Cemal'in abisinin yaşadığı yer de İstanbul, Aşiyandan aşşası da İstanbul.
_ Nereye gidiyorsun?
_ İstanbul'a götürüyor Cemal Abim beni.
İstanbul... Herkes gelirken bir gün dönerim herhalde diye düşünüyor. Planlar hep gitmek üzerine kurulu, ya emekli olup gitmek, ya okulu bitirip gitmek, ya para kazanıp gitmek... Ya da bırakıp geldikleriniz hep döneceksiniz diye bekliyorlar da sizin niyetiniz olmuyor. Erkeklere anneleri kız buluyor memleketten, kızlara koca adayı yerini yurdunu bilsin diye. Ya da peşinize takıp getirdiğiniz ailenizin değişen hayat standartlarını izlerken lan burdan önce nasıldık ki biz deyip eneem bi bakmışsınız önceniz kalmamış... Ama çoğu kalıyor buraya bir şekilde gelenlerin. Yol burada başlıyor ve burada bitiyor. Bu sefer dönüp de bulamamak bulup da ait hissedememek korkutuyor insanın gözünü. Gidersem gittiğim yerde şu olmayacak, bunu özleyeceğim, denizi yok oranın, insanlar şöle böle derken kalmayı seçiyorsun. Zaten gittiğinde insanlar da seni gönderdikleri gibi bulmuyorlar ve çantanın hangi gözüne koyacaklarını kestiremiyorlar. Gittiğin yerde bulacağın huzur, içinde bulunduğun karmaşanın, koşuşturmacanın ve mücadelenin, ne kadar sıkılsan ve zaman zaman tak etse de canına, önüne geçemiyor.
Yenicem seni İstanbuuuuğl! Hı hı evet zaten İstanbul da sana caka satıyor ya. Deniz görmeden büyüyen çocuklar var bu şehirde. Bir tanesi de benim öğrencim E. kağıt toplayıp satıyor Feriköy-Hacıhüsrev sokaklarında. Bir ara köye gitti geldi. 6.sınıfta daha okuma yazmayı öğrenemeden okuldan aldı ailesi iki abisiyle sokaklara emanete etti. Araba alıcam dediği araba aslında kağıtları taşımak için kullandığı el arabasının az biraz büyüğü demirden iki tekerlekli bir arabaydı. Annesi Türkçe bilmiyordu, E. yine iyi öğrendi Türkçe konuşmayı. Köyde yapamadı geri geldi. Eee O da İstanbul görmüştü, dönemedi köyüne. Sıkılıyorum hocam orada dedi. Hem sevdiği buradaydı; amcasının kızı. Sonra amcasının kızını evlendirdiler. Bizim E. okuma yazma kursuna kaydolmayı denedi ısrarımıza dayanamayıp ama ailesi işe koşturdukça kursları aksattı yine öğrenemedi. Markette reyonları düzenleyecek bir adam arıyorlardı. E.'yi götürdüm. Kara kuru elleri yaralı, soğuktan yanmış yüzüyle beğenmediler senin yaşın küçük dediler. Karton toplamaya devam etti.
_Hocam ben sokaklarda iyiyim böyle. Hem bu sayede geziyorum. Kapalı kalamıyorum zaten ben yapamazdım markette falan. İnsanlara bakıyorum, yeni yeni sokaklar keşfediyorum, arada bikaç kişiyle kavga ediyorum iyi geliyo vallaha hocam. Abilerim de beğenmiyor işimi kendime araba alıcam. Bu arabayı vericem onlara. Sonra askere gider gelirim. Evlenemem de kendime bakamıyom daha. Z.'yi de amcam evlendirdi hocam. Benim yaşım küçük ya vermediler bana annem konuştu ama. Kız beklemez o kadar dediler. Gidemem hocam ben burdan artık. Denedim orda da sıkılıyom. Orda da kimse beğenmiyor artık beni, gidip de dönünce istemiyorlar fazla geliyorsun. Burda da beğenmiyolar. Ama burda kendi işimi yapıyom en azından, orda herkes iş buyuruyo zaten kendi toprağımız olsa yerimiz olsa çalışırdım da başkasının toprağı başkasının işi. Bigün ölücez işte hepimiz, ne zaman belli değil. Ben de o güne kadar böyle herhalde, İstanbul'da mı öleceksem artık belli mi, uğraşcam. Okuma yazmam olaydı iyiydi soruyolar iş bakınca. Aha mesela şu sokağı çok iyi biliyom. Ama adını bilmiyom, şu bakkalı biliyom ama adını bilmiyom. Böle işte hocam ya, bi anam bi babam var başka da bişeyciğim yok.
Her insan gibi geceleri Don Kişot, gündüzleri ise Sanço Panza'ydı profesör. Ne çok sevdim ben bu cümleyi. Geceleri kılıç kuşanıp karanlık gölgeler yaratıyorum kendime ve o gölgelerle sabaha kadar savaşıyorum. Her galibiyette bir sevinç ve kaybetsem de yine zafer, yenilginin getirdiği soğukkanlılıkla yitirdiklerime dizilen methiyeler... Düşüncelerim de yarattığım gölgeler kadar benden ayrılar bu saatte... Bana ait değil artık ne duygularım ne düşüncelerim hiçbiri, ipleri kesilmiş uçurtmalar gibi gökyüzünde sağa sola savruluyorlar. Yüküm hafiflemiş. Kimin penceresine takılırsa artık... Gidip bir kapıyı çalıyorum "uçurtmam balkonunuza düştü". Bazen hoş karşılanıyor bazen kapıdan dönüyorum. Halbuki ben sadece uçurtmanın peşinden koşan masum bir çocuğum, rüzgara güvendiğimden değil ama kadere teslimiyetimden böyle koş babam koş... Geceyi seviyorum, karanlıkta ortaya çıkan hayaletleri kovalamayı... Gündüz nasıl da saklanıyorlar insanların arkasına. Bazen bir ışık vuruyor "Gölgesi mi o bir adamın yoksa geceyi bekleyen bir hayalet mi?" kestiremiyorum. Ayak uçlarımı izleyerek yürümeye devam ediyorum sonra. Gündüz göremediklerini gece daha iyi görüyor insan, başını kaldıracak cesareti bulduğu için sanırım. Karanlık sadece binaları örtüyor, insanları ve onların yüzlerini; ama bedenleri örterken bu siyah çarşaf, işte bizi serbest bırakıyor. Evcil hayvanlar gibi tasmalarımızdan kurtuluyoruz, biz en çok geceleri uluyoruz ve en çok yıldızlı bir gökyüzünün altında ya da dolunay zamanı korkak çekingen tedirgin ruhlarımızı evde bırakıp uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Her gece yalnızlığımızın içinde tutunacak bir dal, güvenecek bir yol, yaslanacak bir omuz arıyoruz. Köpek dişlerimizi saklıyor, hırlamıyoruz, insan oluyoruz. Gülümsemeler giyinip akşamı bekliyoruz sabahları da çırılçıplak sokaklara atmak için kendimizi. Ne kadar da güçlüyüz gün ışığında, koskocaman gölgemiz güneşe yüzümüzü döndüğümüzde... Ne kadar da korkuyoruz zayıflıklarımızı ele verirsek diye; güvensiz, tedirgin, korkak ama bir o kadar cesur, başımız dik, ve burası benim çöplüğüm havalarında ki çöplük sahibi olmak hangi devirde bir meziyet olduysa hak getire. Ha bunlar "adam olun lağğynn" lafları değil, adam olduğunuz için zaten geceniz bir başka gündüzünüz bir başka. İki yüzlü olmak boynumuzun borcu, en az iki yüzü olması gerekmiyor mu zaten duyumsadığımız bütün varolanların. Arkası, önü, yanları, farklı boyutları. Haşa biz nasıl tek bir yüzle kendimizi adamdan sayalım.
KİMLİK
Milan Kundera'nın ikinci kitabı bu okuduğum. "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile tanışmıştık kendisiyle bir zaman önce. Geçen hafta ise Kimlik kitabını elimden bıraktım. Chantal ve Jean-Marc çiftinin ilişkisini anlatıyor kitap. Eşinden boşanan ve çocuğunu kaybeden kadın 40'lı yaşlarına gelmiş ve kendine olan güveni azalmaya başlamıştır: "Artık erkekler bana bakmıyor". Kendisinden yaşça küçük olan sevgilisi ise ilişkinin en başından beri güçlü olan taraf olur. Chantal'a gönülden bağlıdır ancak onun ikiyüzlülüğü konusunda endişeleri vardır. Sevdiği kadın gerçekte başka birisiyse... Chantal işyerinde ve özel hayatında bambaşka iki insanı oynar; kendi değer yargılarına uymayan işini ancak bu şekilde idare edebilmektedir ve JM'den dört kat fazla maaş almaktadır. İşinde daha güçlü ve dişliyken, ilişkisinde daha kırılgan ve muhtaç bir kadın... JM onu kaybetmekten korkuyor bazense yanında olan kadına kendini yabancı hissediyor. Chantal ise onu seviyor ancak geçmişine dair çok az şey paylaşıyor ve kendisinden küçük olmasının da verdiği tedirginlikle onun her an bir başkasıyla gidebileceği düşüncesiyle ona tutunurken hep bir elini veda için saklıyor. İkisinde de yalnızlık ve kaybetme korkusu var. Ne JM ne de C bunları konuşmuyorlar, birbirlerinin hislerinden, korkularından, endişelerinden haberleri yok. Benzer korkuları yaşıyor olmalarına rağmen, bu duygularını sadece kendilerine indirgeyip yalnızlaşıyorlar aynı ilişkinin içinde büyüttükleri korkularıyla. Ve bir oyun başlıyor tam da bu ilişkinin açıklığa en çok ihtiyacının olduğu zamanlarda. Bu oyun ikisini de yalnızlaştırıyor ve uzaklaştırıyor. Oyunun sonunda ikisi de çok korkuyor. Çok seviyor. Vazgeçemiyor. Pes edemiyor. Oyundan çekilemiyor. Oyunu sürdüremiyor. JM acaba hangimiz güçlüydü diye soruyor kendine.Duygularını yaşamasına fırsat verildiğinde en güçlü oydu ancak duygularına ket vurulduğunda... İşte o zaman eli kolu bağlı dünyanın en güçsüz adamı oluyordu bir anda. Duygularını yaşayabilmek için her yolu deneyebilirdi ama geri adım atamazdı; hislerini bastıramaz, onları yok sayamazdı. C burası benim evim, bunlar benim eşyalarım, benim hayatım diyor. Eksikliğini kapatmaya çalışıyordu aslında bunu yaparken o da. Evet senden yaşlıyım ama senden güçlüyüm demek istiyordu, aslında benim sensiz de bir hayatım var; sen olmasan da benim bir hayatım var demeye çalışıyordu.
Aslında ikisi de güçsüzdü işte. İkisi de seviyordu. Ve sevgileri onları güçsüzleştiriyordu. *Çünkü eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar zayıf olabilmeyi göze alırdı bir diğerinin yanında. Çıplak haliyle kabul görmek ister ne kadar utanıp sıkılsa da insan. En aydınlık sabahında günün yorganına sığınmak zorunda hissetmez böylece. Dürüst olmasa da her zaman, ki insan kendine bile dürüst olamıyor çoğu kez, başına kakılacak ya da günün birinde onu dize getirmek için kullanılacak diye gerçekleri esirgemez sevdiğinden.
*Ve eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar korkardı kaybetmekten. Korksa dahi insan sınırları zorlar bazen. İstenmeyeni yapmanın sonuçlarını merak eder; belki de bu bir nevi güç mücadelesidir ya da bir sınav sevginin çektiği sınırların esnekliğini test edebilmek için... Korktuğundan da bir o kadar üstüne varır tedirginliklerinin annesinin gözüne baka baka elindeki cam bardağı yere bırakan küçük bir çocuk gibi. Hatta ilkinde şaplağı yese dahi ikinci bir kez dener şansını. Hata yaptığında yine sevmeyecek miydi annesi onu? Eline vursa da her defasında ardından yeni bir bardak alıp dolaptan ona su vermeyecek miydi susadığında... Güvenmek ister insan sevdiğine. Hata dahi yapsa affedileceğini bilmek ve o şefkati, anlayışı, sevgiyi gördüğü anda cam bardağı daha sıkı tutar avuçlarında. Daha sıkı, daha sıkı... Ve hatta bazen o bardağı öyle çok sıkar ki kırılır işte bu güzel bir şey değildir.
Chantal'in iki kadını var, hayalindeki olmayı arzuladığı kadın ve hayatını bedeninde sürdürmek istediği kadın çok farklı. Hayalindeki kadın gül kokusu olup tenden tene dolaşmak istiyor. İstenilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyor. Gerçekte olmak istediği kadın ise daha evcil, uysal ve kendi halinde. Kendi haline ma yalnız değil... Eşinden ayrılırken bile bunun kararını çok çok öncesinde vermiş olmasına rağmen, hayatını paylaşabileceği birisini bulduğu anda yapıyor bunu. Chantal duygularını ifade etmekte zorluk çekiyor. Aslında biz onu anlıyoruz da o gerçekten de kendisini anlatma konusunda pek başarılı değil.
Ne uzun bir kimlik arayışıdır bu. Az önce bitirdiğim "Mutluluk" kitabında da elli yaşında profesör olmuş adam ama hala kendini arıyor. Her düzlükte bir iniş-çıkış arıyoruz. Rahat batıyor sanki, annem tekli koltukta halının üstünde falan uyuyup kaldığım zaman söylerdi bunu bana. Çünkü insan en rahatsız yerde kendi halinde bırakılıp, zorunlu kılınmadan mecbur hissetmeden (eyvah 6 saat kaldı şurada sabaha uyumam lazım... bak işte uykum var ama yorgunluktan uyuyamıyorum... alarmın çalmasına 5 saat kaldı... oof pofff...) uyuyp kalınca en huzurlu uykuyu uyuyor. Belki de sadece düzlükte düşünmeye fırsat buluyoruz. Ya da düzlükten bakınca hem ardını hem önünü görebiliyorsun; yokuşlarda (iniş-çıkışlarda) ise sadece gittiğin yöne bakıyor yüzün en tepeye ya da en dibe. (İki boyutlu düşünün burada) Yokuş aşağı iniyorsan eğer kendini bırakıp aşağı kaymak en kolayı. Geri dönüp tepeye çıkmaksa öyle zor ki. Çünkü aynı çukura tekrar düşebilirsin. Ya çukurun dibine kadar inip yeniden yükseleceksin ya da kestirme bir yol bulacaksın yeni bir yükseliş arayacaksın. Yokuş yukarı çıkarken de zirveye doğru dönük olsa da rotan, aşağı düşme korkusuyla zaten arkaya bakamıyorsun, ama yukarı da bakmaya korkuyor insan çünkü hep bir tedirginlik var ayağım kayarsa tutunamazsam diye bu yüzden de olduğun konumu korumak daha önemli ve büyük sıçramalara cesaret edemiyorsun. Bu yüzden kendi elini kolunu nereye koyduğuna odaklanmaktan kafanı kaldırıp yukarıya bakamıyorsun. Düzlük... Ohh dediğin ve rahat bir nefes aldığın yerdesin. Nerede hata yaptığını düşünebilir ve yukarıdakilere imrenebilir, bundan sonra ne yapmalı diye düşünüp planlar yapıp düşmemek adına tedbirler alabilirsin. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için (itici bir güç olmadığı takdirde zaten hep düzlüktesin düzlüğün rakımı ne olursa olsun ve burada daha güvendesin ve belki artık kendini aramak diye bir durum kalmadı bu kendini gerçekleştirme nihayeti de olabilir kendini gerçekleştirmekten vazgeçiş de, gerçekleşmişlik hissi de; ama his mevzu olmadı bence zira dönüp dolaşıp ellisindeki profesör gibi yakana yapışabilir kendine dair ıslah etmeye çalıştıkların...)... Uvv cümle çok dolambaçlı olmuş, tekrar başlayalım. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için yeni durumlarla karşılaştıkça sorgulamalar, yüzleşmeler, taktik değiştirmelerin ardı arkası kesilmiyor... Mehteran gibi bir ileri bir geri; tabi bu zamansal sıçramalar üç aşağı beş yukarı benzerlik gösterseler de 3 ileri 1 geri gibi kurallı ya da ardışık bir dizi oluşturmuyorlar ve bu karmaşıklıkta şaşkın adımlarla yürüyor insan. Okuma yazma bilmeyen bir zaman yolcusu gibi zaman makinesine biniyor ancak hangi tuş, hangi tarih onu kaç yıl sonraya ya da önceye götürecek bilmeden rastgele basıyor düğmelere ve deniyor şansını. Aradığını bulduğu zamansa tek bir kırmızı tuşla şimdiki zamana dönüyor. Eli boş dönüyor bazen de. Ya dün işte şu cevabı veremedim ya dilim tutulup kaldı diye yatağa kafanı koyunca hoop 4 saat öncesine yolculuk ediyorsun mesela. Yeniden yaşıyorsun o anı müdahale edemeden. Sonra hoop 14 saat sonrasına gidip 4 saat önce söyleyemediklerini söylüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Bu kadar basit ve modifiye edilebilir bir şey için bile zaman makinesine ihtiyaç duyuyorsun ki ne uzun yolculukları göze alır insan daha önemli meseleler için. Ben? Kimim ben? Hayattan ne bekliyorum? 10 yıl önce şu anda olduğum kişi olacağımı bilsem müdahale eder miydim? 10 yıl sonra nasıl olmak istiyorum? Hayatımda neleri değiştirmek isterim, neler sabit kalsın...benim mihenk taşlarım neler... mutlu muyum...daha mutlu olmak için ne yapmalıyım...insanlar benim hakkımda ne söylerdi... Mobil insanın sonu olmayan yolculuğu ve mobilitenin kişilik oluşumuna etkileri...
Dün Betül bağımlı olduğuna inanmaya başladığım zombili dizisini izlerken mola verdi ve benim anlamsız bakışlarımdaki boşluğu doldurmak ve diziyi güzelleyerek beni de ekranın karşısına çekmek için diziyle ilgili yapılan yorumlardan ve analizlerden bir kaçını paylaşmaya başladı. Ölmek üzere olan insanların psikolojisi, bazı duygu durumlarının tasviri vesaire derken bu beyni zombi homurdanmalarıyla sulanmış Betül silüeti -kesinlikle betülün kendisi bütünüyle karşımda oturmuyordu şöyle söyleyeyim yaklaşık 6 bölümü ardarda izledikten sonraki haliyle bakıyordu bana mimik ve jestlerindeki hafif kaymayla- bir kaç soru sordu. Bunlardan biri ilginç geldi, paylaşayım dedim.
_ Hangi duygundan vazgeçemek istersin, hiç yaşamamak bundan sonra? (bu basit olan) Peki tek bir duyguyla yaşayabilecek olsan geri kalan hayatını, hangisini seçerdin?
Bir tane de ben ekleyeyim en çok yaşadığınız-hissettiğiniz ilk üç beş duygu hangileri?
_ Oğlumun ölümüne mutlu oluyorum. Şu anda hayatıma bakıyorum ve JM'ye bakıyorum oğlumun ölümüne üzülmüyorum. Eğer o hayatta olsaydı bu sefer de önceki hayatında mutlu olurdum, eşimden ayrılmazdım ve çocuğumu çok severdim. Ama o olmadığı için de önceki hayatımdan kurtulabildim ve JM'yi buldum.
Bu bakış açısından utanıyor Chantal halbuki bana çok yapıcı geldi ölümle olan diyaloğu. Zaman zaman mezarını ziyaret ettiği oğluna da anlatıyor bunu. Mutluyum diyor. Sen olsaydın da o hayatımda mutlu olurdum. Bana yeni çocuk doğur dediler, yeni bir çocuk senin yokluğunu dolduracaktı ve ben iyileşecektim. Hayır bana yeni bir hayat lazımdı. Seninle eski hayatım ya da sensiz yeni bir hayat; rol yapmak, tahammül etmek, uyum sağlamak zorunda kalmadığım...
Al tapuyu ver kirayı benim emlakçım şu köşedeki şapkacı...
Chantal'ın ikiyüzlülüğünü kendime benzetiyorum. Aynı apartmanda kalan onlarca kadın ve erkeğin ara sıra pencerelerden kafasını uzatıp da ne var ne yok diye baktığı sekiz katlı bir apartman... Bu apartmanı benim beynimdeki iki elektrik direği arasına dikmiş biri. Bir gecede olmasa da alt kattakiler camdan cama laflarken bir baktım ki bir sürer sonra kaçak kat çıkmışlar yukarıya, balkona da iki sandalye atmış yeni gelenlerden biri karşı dairedeki öğrencilere sulanıyor çaylar pastalar börekler... Yaşlı bir teyze de hemen diğer yanında öğretmenin ah diyor körolasıca dizlerim böyle yağmur yağdı yağacak oldu mu hiç dinmez sızısı. Hay çok yaşayın emi siz dedim. 8 katlı apartmanı diktiniz tepeme. Sonra sonra o gürültü patırtıya alıştım da verdim tapularını ellerine. Çatısı falan da yok ha binanın, yaptırmadım, arsa benim değil mi, elektriğini suyu doğalgazı benim üzerime değil mi... Hem belli mi olur bir bizimkiler dizisi de benim apartmanda çekilir belki. Belki yukarı kata bir Cemil taşınır yıllar sonra. Çocuklu bir aile gelir belki. Ama gelen de uzun kalıyor öyle bir bina burası. Kirayı peşin alıyorum. Aman çatısı da olmayıversin nasılsa bir depremlik, bir yangınlık, bir ömürlük vadesi var. Bu devirde ev sahibi olmak da zor anacım.
Onsekizyüzlüyüm
Maskeleri insanın... Sabah uyandığında başka bir insansın, işe giderken yolda başka, işte başka, eve dönerken başka, evde başka, haftasonu başka, başka başka insanların yanında başka... Başka olmak zorunda olduğumuz bir yaşamımız yok mu yoksa ben mi bu maskelere bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum. Yoksa benim işim gereği mi bu böyle... Sevdiğiniz insanları mı daha çok üzersiniz yoksa sevmediklerinizi mi? Ben sevdiklerimi en çok üzerim. Sevmediklerimin yaptıkları hataları bile farketmem çoğu zaman. Sinirliysem, ki genelde tanımadığım birisi beni kolay kolay sözlü olarak da ifade edebileceğim bir sinirlilik seviyesine çıkaramaz, sinirlendiğim kişiye yansıtmamaya çalışırım konuyu uzatmamak için. Soğuk davranır ve bir süre sonra unuturum. Sevdiğim birisine kızdıysam çok kızarım. İçimden gelen ne varsa dilimden dökülür. Mutlu olmadığım zamanlarda normal görünmeye çalışırken-ki genelde neşeli bir halim vardır-daha heyecanlı ve hareketli fazlaca mutlu ve kafası-karışık tavırlarımla ne içtin sen böle dedirtecek samimiyetsiz bir hava çizerim. İşte bunu çok samimi olmadığım, yanında olduğum gibi olmak istemediğim insanların yanında yaparım. Ya da anlat bakalım neyin var densin istemiyorsam... Çok bilmediğim şeyler konuşuluyorsa susarım, beylik lafları cidden sevmem kolay kolay da yargı ifadesi kullanamam bu böyledir diyemem, olabilirler vardır bende; şaşırılmayacak şey şu dünya. Olasılıksız bir şey yok. Genelde yeni girdiğim bir grupta önce sessiz kalıp gözlem yaptığım için de çekimser bir duruşum vardır, saf, mülayim, uyumlu... Grubun dinamiklerine göre kendime bir yer bulmayı yeğlerim. Her grupta farklı bir rolüm olabilir. Bazen lider, bazen edilgen bir grup üyesi, bazen organizatör, bazen çok konuşan, bazen saf, bazen atılgan, bazen özetleyici-toparlayıcı... Yine de bir gruba dahil hissetmem için çokça zaman gerekir ve o vakte kadar da duygusal içerikli paylaşımlardan çekinirim. İşte bendeki bu değişimleri fark eden bir arkadaş ikiyüzlü olduğumu söylemişti ben de kendimi savunarak hayır bu farklı durumlara adapte olmak, hayatta kalma içgüdüsü demiştim. Herkese aynı ben olamam. Ben herkesin yanında aynı hissetmediğim gibi, herkes de bana aynı hissettirmiyor. İş yerindeki çocuk rolümün bana zararları olduğu gibi evet ilk başladığım günden bu güne çok faydasını da gördüm. İkiyüzlü müydüm? Hayır benim sekiz katlı bir apartmanım var kafamın ta içinde ama sen değil kiracı olmak misafir olarak bile giremediğin için o komşuluk ilişkilerini bilemezsin. Şapkaların nöbet değiştirdiği anlara denk gelebilirsin hatta şapkalarımı deneyerek beni anlamaya çalışabilirsin ama benim şapkalarım onlar nasıl külkedisine oluyorsa cam ayakkabı koskoca ülkede sadece benim şapkalarım da benim kafama giriyor sadece, cuk diye bir ses çıkıyor taktığımda. İlla da bir ikiyüzlülükten bahsedilecekse o zaman ikiye indirgememek gerek yaklaşık onsekizyüzlü bir insanım zira.
"Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur..."
Kitaptan bir alıntı bu, benim sık sık vurguladığım bir şeydir şu özellikle ikili ilişkilerde: duygular yanlış olamaz!
_Bu yaptığın ...... beni çok değersiz hissettirdi. Bana sormadın bile.
_Yanlış hissetmişsin o zaman; ben sana değer veriyorum.
_Yahu yanlış hissetmek de nedir!
Bir kere önce hissimi kabul edeceksin arkadaş. Böyle hissetmiş miyim, evet. Belki senin davranışında böyle bir kastın yoktu ama o davranış demek ki bana bunu hissettirmiş. Nedenine bakabilirsin mesela.
Bu sözde ilaveten şöyle bir şey de var: duygularımızı bastıramayız. Bastırırız bastırmasına ama denizde popomuzun altında saklamaya çalıştığımız plastik deniz topları gibi üç-beş vakit sonra hop diye köpürerek zıplar yüzeye. Hem de daha özensiz ve hızlı bir çıkış yapar saklarken ki sakınmalarınıza nazaran. Öyle "foşşurt!" diye. Ya da çok bastırdıysanız mesela havasını söndürebilirsiniz, patlatabilirsiniz, tırnağınız bir tarafına geçer boyasını çıkartır... Bir şekilde deforme olabilir şeklen şemalen. İşte duygularınız da bastırdıkça kaldığı yerde 3-5 saniyeden çok çok fazla bir zaman duracağı için deforme olmaya daha yatkınlar. Bu nedenle tekrar su yüzüne çıktıklarında farklı duygulara dönüşmüş olabilirler ya da boyutlarında değişmeler olabilir zira bu boyut değişikliği duygunun kimyasına göre olumlu ya da olumsuz bir tepkiyle beraber vuku bulabilir. Üzüntüleriniz öfkelere, korkularınız güvensizliklere, heyecanlarınız ölçülü mutluluklara, pişmanlıklarınız nefrete, sevgileriniz aşka, umutlarınız hayal kırıklıklarına, kaygılarınız güvene dönüşebilir. Yön değiştirebilir. Köpekten korkup kaçarken hayvanlar alemine endişeli gözlerle bakmaya başlayabilirsiniz ya bacağıma değerse, ya bana doğru bakarsa... Karşıt tepki geliştirebilirsiniz sevdiğiniz bir insandan sakınırken sevginizden korkarken olumsuzluklara odaklanıp düşman kesilebilirsiniz ya da düşman bellerken farkında olmadan fazlaca kafa yorup kendisine ilgi duyabilirsiniz. Hisleriniz beni alakadar etmez lakin hislerin varoluşundaki istisnai dokunulmazlık beni ilgilendirir uzun zamandır bunun savaşını veren bir şahıs olarak. İnsanın anlaşıldığını, kabul gördüğünü-onaylanmak demiyorum-, gerçekten dinlendiğini, söylediklerinin yargılanmadığını bilmesi ne kadar güzel değil mi! Danışmanlık becerileri herkes tarafından okuna... biline... uygulana... Böylece biz de duygularımızı ifade ederken korkmayalım, çekinmeyelim, anlaşılacağımızı bilmenin verdiği rahatlıkla çıplaklığımızı doyasıya yaşayalım. Çıplaklar kampının böyle bir türünü görmek istiyorum en yakın zamanda. Zihin çıplaklığı! Herkesin zihinlerini en saf haliyle güneşe serdiği, zihinler kaynaşıp fokur fokur ederken bedenlerin gölgede küçük çocuklarının kumdan kaleler yapışını izleyen yetişkinler gibi zihinlerinin güneş altında oynaşmasını izlediği bir kamp alanı...
enee ben bunu yayınlamamışım ya! taslak kalmış.
Aslında ikisi de güçsüzdü işte. İkisi de seviyordu. Ve sevgileri onları güçsüzleştiriyordu. *Çünkü eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar zayıf olabilmeyi göze alırdı bir diğerinin yanında. Çıplak haliyle kabul görmek ister ne kadar utanıp sıkılsa da insan. En aydınlık sabahında günün yorganına sığınmak zorunda hissetmez böylece. Dürüst olmasa da her zaman, ki insan kendine bile dürüst olamıyor çoğu kez, başına kakılacak ya da günün birinde onu dize getirmek için kullanılacak diye gerçekleri esirgemez sevdiğinden.
*Ve eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar korkardı kaybetmekten. Korksa dahi insan sınırları zorlar bazen. İstenmeyeni yapmanın sonuçlarını merak eder; belki de bu bir nevi güç mücadelesidir ya da bir sınav sevginin çektiği sınırların esnekliğini test edebilmek için... Korktuğundan da bir o kadar üstüne varır tedirginliklerinin annesinin gözüne baka baka elindeki cam bardağı yere bırakan küçük bir çocuk gibi. Hatta ilkinde şaplağı yese dahi ikinci bir kez dener şansını. Hata yaptığında yine sevmeyecek miydi annesi onu? Eline vursa da her defasında ardından yeni bir bardak alıp dolaptan ona su vermeyecek miydi susadığında... Güvenmek ister insan sevdiğine. Hata dahi yapsa affedileceğini bilmek ve o şefkati, anlayışı, sevgiyi gördüğü anda cam bardağı daha sıkı tutar avuçlarında. Daha sıkı, daha sıkı... Ve hatta bazen o bardağı öyle çok sıkar ki kırılır işte bu güzel bir şey değildir.
Chantal'in iki kadını var, hayalindeki olmayı arzuladığı kadın ve hayatını bedeninde sürdürmek istediği kadın çok farklı. Hayalindeki kadın gül kokusu olup tenden tene dolaşmak istiyor. İstenilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyor. Gerçekte olmak istediği kadın ise daha evcil, uysal ve kendi halinde. Kendi haline ma yalnız değil... Eşinden ayrılırken bile bunun kararını çok çok öncesinde vermiş olmasına rağmen, hayatını paylaşabileceği birisini bulduğu anda yapıyor bunu. Chantal duygularını ifade etmekte zorluk çekiyor. Aslında biz onu anlıyoruz da o gerçekten de kendisini anlatma konusunda pek başarılı değil.
Ne uzun bir kimlik arayışıdır bu. Az önce bitirdiğim "Mutluluk" kitabında da elli yaşında profesör olmuş adam ama hala kendini arıyor. Her düzlükte bir iniş-çıkış arıyoruz. Rahat batıyor sanki, annem tekli koltukta halının üstünde falan uyuyup kaldığım zaman söylerdi bunu bana. Çünkü insan en rahatsız yerde kendi halinde bırakılıp, zorunlu kılınmadan mecbur hissetmeden (eyvah 6 saat kaldı şurada sabaha uyumam lazım... bak işte uykum var ama yorgunluktan uyuyamıyorum... alarmın çalmasına 5 saat kaldı... oof pofff...) uyuyp kalınca en huzurlu uykuyu uyuyor. Belki de sadece düzlükte düşünmeye fırsat buluyoruz. Ya da düzlükten bakınca hem ardını hem önünü görebiliyorsun; yokuşlarda (iniş-çıkışlarda) ise sadece gittiğin yöne bakıyor yüzün en tepeye ya da en dibe. (İki boyutlu düşünün burada) Yokuş aşağı iniyorsan eğer kendini bırakıp aşağı kaymak en kolayı. Geri dönüp tepeye çıkmaksa öyle zor ki. Çünkü aynı çukura tekrar düşebilirsin. Ya çukurun dibine kadar inip yeniden yükseleceksin ya da kestirme bir yol bulacaksın yeni bir yükseliş arayacaksın. Yokuş yukarı çıkarken de zirveye doğru dönük olsa da rotan, aşağı düşme korkusuyla zaten arkaya bakamıyorsun, ama yukarı da bakmaya korkuyor insan çünkü hep bir tedirginlik var ayağım kayarsa tutunamazsam diye bu yüzden de olduğun konumu korumak daha önemli ve büyük sıçramalara cesaret edemiyorsun. Bu yüzden kendi elini kolunu nereye koyduğuna odaklanmaktan kafanı kaldırıp yukarıya bakamıyorsun. Düzlük... Ohh dediğin ve rahat bir nefes aldığın yerdesin. Nerede hata yaptığını düşünebilir ve yukarıdakilere imrenebilir, bundan sonra ne yapmalı diye düşünüp planlar yapıp düşmemek adına tedbirler alabilirsin. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için (itici bir güç olmadığı takdirde zaten hep düzlüktesin düzlüğün rakımı ne olursa olsun ve burada daha güvendesin ve belki artık kendini aramak diye bir durum kalmadı bu kendini gerçekleştirme nihayeti de olabilir kendini gerçekleştirmekten vazgeçiş de, gerçekleşmişlik hissi de; ama his mevzu olmadı bence zira dönüp dolaşıp ellisindeki profesör gibi yakana yapışabilir kendine dair ıslah etmeye çalıştıkların...)... Uvv cümle çok dolambaçlı olmuş, tekrar başlayalım. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için yeni durumlarla karşılaştıkça sorgulamalar, yüzleşmeler, taktik değiştirmelerin ardı arkası kesilmiyor... Mehteran gibi bir ileri bir geri; tabi bu zamansal sıçramalar üç aşağı beş yukarı benzerlik gösterseler de 3 ileri 1 geri gibi kurallı ya da ardışık bir dizi oluşturmuyorlar ve bu karmaşıklıkta şaşkın adımlarla yürüyor insan. Okuma yazma bilmeyen bir zaman yolcusu gibi zaman makinesine biniyor ancak hangi tuş, hangi tarih onu kaç yıl sonraya ya da önceye götürecek bilmeden rastgele basıyor düğmelere ve deniyor şansını. Aradığını bulduğu zamansa tek bir kırmızı tuşla şimdiki zamana dönüyor. Eli boş dönüyor bazen de. Ya dün işte şu cevabı veremedim ya dilim tutulup kaldı diye yatağa kafanı koyunca hoop 4 saat öncesine yolculuk ediyorsun mesela. Yeniden yaşıyorsun o anı müdahale edemeden. Sonra hoop 14 saat sonrasına gidip 4 saat önce söyleyemediklerini söylüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Bu kadar basit ve modifiye edilebilir bir şey için bile zaman makinesine ihtiyaç duyuyorsun ki ne uzun yolculukları göze alır insan daha önemli meseleler için. Ben? Kimim ben? Hayattan ne bekliyorum? 10 yıl önce şu anda olduğum kişi olacağımı bilsem müdahale eder miydim? 10 yıl sonra nasıl olmak istiyorum? Hayatımda neleri değiştirmek isterim, neler sabit kalsın...benim mihenk taşlarım neler... mutlu muyum...daha mutlu olmak için ne yapmalıyım...insanlar benim hakkımda ne söylerdi... Mobil insanın sonu olmayan yolculuğu ve mobilitenin kişilik oluşumuna etkileri...
Dün Betül bağımlı olduğuna inanmaya başladığım zombili dizisini izlerken mola verdi ve benim anlamsız bakışlarımdaki boşluğu doldurmak ve diziyi güzelleyerek beni de ekranın karşısına çekmek için diziyle ilgili yapılan yorumlardan ve analizlerden bir kaçını paylaşmaya başladı. Ölmek üzere olan insanların psikolojisi, bazı duygu durumlarının tasviri vesaire derken bu beyni zombi homurdanmalarıyla sulanmış Betül silüeti -kesinlikle betülün kendisi bütünüyle karşımda oturmuyordu şöyle söyleyeyim yaklaşık 6 bölümü ardarda izledikten sonraki haliyle bakıyordu bana mimik ve jestlerindeki hafif kaymayla- bir kaç soru sordu. Bunlardan biri ilginç geldi, paylaşayım dedim.
_ Hangi duygundan vazgeçemek istersin, hiç yaşamamak bundan sonra? (bu basit olan) Peki tek bir duyguyla yaşayabilecek olsan geri kalan hayatını, hangisini seçerdin?
Bir tane de ben ekleyeyim en çok yaşadığınız-hissettiğiniz ilk üç beş duygu hangileri?
_ Oğlumun ölümüne mutlu oluyorum. Şu anda hayatıma bakıyorum ve JM'ye bakıyorum oğlumun ölümüne üzülmüyorum. Eğer o hayatta olsaydı bu sefer de önceki hayatında mutlu olurdum, eşimden ayrılmazdım ve çocuğumu çok severdim. Ama o olmadığı için de önceki hayatımdan kurtulabildim ve JM'yi buldum.
Bu bakış açısından utanıyor Chantal halbuki bana çok yapıcı geldi ölümle olan diyaloğu. Zaman zaman mezarını ziyaret ettiği oğluna da anlatıyor bunu. Mutluyum diyor. Sen olsaydın da o hayatımda mutlu olurdum. Bana yeni çocuk doğur dediler, yeni bir çocuk senin yokluğunu dolduracaktı ve ben iyileşecektim. Hayır bana yeni bir hayat lazımdı. Seninle eski hayatım ya da sensiz yeni bir hayat; rol yapmak, tahammül etmek, uyum sağlamak zorunda kalmadığım...
Al tapuyu ver kirayı benim emlakçım şu köşedeki şapkacı...
Chantal'ın ikiyüzlülüğünü kendime benzetiyorum. Aynı apartmanda kalan onlarca kadın ve erkeğin ara sıra pencerelerden kafasını uzatıp da ne var ne yok diye baktığı sekiz katlı bir apartman... Bu apartmanı benim beynimdeki iki elektrik direği arasına dikmiş biri. Bir gecede olmasa da alt kattakiler camdan cama laflarken bir baktım ki bir sürer sonra kaçak kat çıkmışlar yukarıya, balkona da iki sandalye atmış yeni gelenlerden biri karşı dairedeki öğrencilere sulanıyor çaylar pastalar börekler... Yaşlı bir teyze de hemen diğer yanında öğretmenin ah diyor körolasıca dizlerim böyle yağmur yağdı yağacak oldu mu hiç dinmez sızısı. Hay çok yaşayın emi siz dedim. 8 katlı apartmanı diktiniz tepeme. Sonra sonra o gürültü patırtıya alıştım da verdim tapularını ellerine. Çatısı falan da yok ha binanın, yaptırmadım, arsa benim değil mi, elektriğini suyu doğalgazı benim üzerime değil mi... Hem belli mi olur bir bizimkiler dizisi de benim apartmanda çekilir belki. Belki yukarı kata bir Cemil taşınır yıllar sonra. Çocuklu bir aile gelir belki. Ama gelen de uzun kalıyor öyle bir bina burası. Kirayı peşin alıyorum. Aman çatısı da olmayıversin nasılsa bir depremlik, bir yangınlık, bir ömürlük vadesi var. Bu devirde ev sahibi olmak da zor anacım.
Onsekizyüzlüyüm
Maskeleri insanın... Sabah uyandığında başka bir insansın, işe giderken yolda başka, işte başka, eve dönerken başka, evde başka, haftasonu başka, başka başka insanların yanında başka... Başka olmak zorunda olduğumuz bir yaşamımız yok mu yoksa ben mi bu maskelere bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum. Yoksa benim işim gereği mi bu böyle... Sevdiğiniz insanları mı daha çok üzersiniz yoksa sevmediklerinizi mi? Ben sevdiklerimi en çok üzerim. Sevmediklerimin yaptıkları hataları bile farketmem çoğu zaman. Sinirliysem, ki genelde tanımadığım birisi beni kolay kolay sözlü olarak da ifade edebileceğim bir sinirlilik seviyesine çıkaramaz, sinirlendiğim kişiye yansıtmamaya çalışırım konuyu uzatmamak için. Soğuk davranır ve bir süre sonra unuturum. Sevdiğim birisine kızdıysam çok kızarım. İçimden gelen ne varsa dilimden dökülür. Mutlu olmadığım zamanlarda normal görünmeye çalışırken-ki genelde neşeli bir halim vardır-daha heyecanlı ve hareketli fazlaca mutlu ve kafası-karışık tavırlarımla ne içtin sen böle dedirtecek samimiyetsiz bir hava çizerim. İşte bunu çok samimi olmadığım, yanında olduğum gibi olmak istemediğim insanların yanında yaparım. Ya da anlat bakalım neyin var densin istemiyorsam... Çok bilmediğim şeyler konuşuluyorsa susarım, beylik lafları cidden sevmem kolay kolay da yargı ifadesi kullanamam bu böyledir diyemem, olabilirler vardır bende; şaşırılmayacak şey şu dünya. Olasılıksız bir şey yok. Genelde yeni girdiğim bir grupta önce sessiz kalıp gözlem yaptığım için de çekimser bir duruşum vardır, saf, mülayim, uyumlu... Grubun dinamiklerine göre kendime bir yer bulmayı yeğlerim. Her grupta farklı bir rolüm olabilir. Bazen lider, bazen edilgen bir grup üyesi, bazen organizatör, bazen çok konuşan, bazen saf, bazen atılgan, bazen özetleyici-toparlayıcı... Yine de bir gruba dahil hissetmem için çokça zaman gerekir ve o vakte kadar da duygusal içerikli paylaşımlardan çekinirim. İşte bendeki bu değişimleri fark eden bir arkadaş ikiyüzlü olduğumu söylemişti ben de kendimi savunarak hayır bu farklı durumlara adapte olmak, hayatta kalma içgüdüsü demiştim. Herkese aynı ben olamam. Ben herkesin yanında aynı hissetmediğim gibi, herkes de bana aynı hissettirmiyor. İş yerindeki çocuk rolümün bana zararları olduğu gibi evet ilk başladığım günden bu güne çok faydasını da gördüm. İkiyüzlü müydüm? Hayır benim sekiz katlı bir apartmanım var kafamın ta içinde ama sen değil kiracı olmak misafir olarak bile giremediğin için o komşuluk ilişkilerini bilemezsin. Şapkaların nöbet değiştirdiği anlara denk gelebilirsin hatta şapkalarımı deneyerek beni anlamaya çalışabilirsin ama benim şapkalarım onlar nasıl külkedisine oluyorsa cam ayakkabı koskoca ülkede sadece benim şapkalarım da benim kafama giriyor sadece, cuk diye bir ses çıkıyor taktığımda. İlla da bir ikiyüzlülükten bahsedilecekse o zaman ikiye indirgememek gerek yaklaşık onsekizyüzlü bir insanım zira.
"Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur..."
Kitaptan bir alıntı bu, benim sık sık vurguladığım bir şeydir şu özellikle ikili ilişkilerde: duygular yanlış olamaz!
_Bu yaptığın ...... beni çok değersiz hissettirdi. Bana sormadın bile.
_Yanlış hissetmişsin o zaman; ben sana değer veriyorum.
_Yahu yanlış hissetmek de nedir!
Bir kere önce hissimi kabul edeceksin arkadaş. Böyle hissetmiş miyim, evet. Belki senin davranışında böyle bir kastın yoktu ama o davranış demek ki bana bunu hissettirmiş. Nedenine bakabilirsin mesela.
Bu sözde ilaveten şöyle bir şey de var: duygularımızı bastıramayız. Bastırırız bastırmasına ama denizde popomuzun altında saklamaya çalıştığımız plastik deniz topları gibi üç-beş vakit sonra hop diye köpürerek zıplar yüzeye. Hem de daha özensiz ve hızlı bir çıkış yapar saklarken ki sakınmalarınıza nazaran. Öyle "foşşurt!" diye. Ya da çok bastırdıysanız mesela havasını söndürebilirsiniz, patlatabilirsiniz, tırnağınız bir tarafına geçer boyasını çıkartır... Bir şekilde deforme olabilir şeklen şemalen. İşte duygularınız da bastırdıkça kaldığı yerde 3-5 saniyeden çok çok fazla bir zaman duracağı için deforme olmaya daha yatkınlar. Bu nedenle tekrar su yüzüne çıktıklarında farklı duygulara dönüşmüş olabilirler ya da boyutlarında değişmeler olabilir zira bu boyut değişikliği duygunun kimyasına göre olumlu ya da olumsuz bir tepkiyle beraber vuku bulabilir. Üzüntüleriniz öfkelere, korkularınız güvensizliklere, heyecanlarınız ölçülü mutluluklara, pişmanlıklarınız nefrete, sevgileriniz aşka, umutlarınız hayal kırıklıklarına, kaygılarınız güvene dönüşebilir. Yön değiştirebilir. Köpekten korkup kaçarken hayvanlar alemine endişeli gözlerle bakmaya başlayabilirsiniz ya bacağıma değerse, ya bana doğru bakarsa... Karşıt tepki geliştirebilirsiniz sevdiğiniz bir insandan sakınırken sevginizden korkarken olumsuzluklara odaklanıp düşman kesilebilirsiniz ya da düşman bellerken farkında olmadan fazlaca kafa yorup kendisine ilgi duyabilirsiniz. Hisleriniz beni alakadar etmez lakin hislerin varoluşundaki istisnai dokunulmazlık beni ilgilendirir uzun zamandır bunun savaşını veren bir şahıs olarak. İnsanın anlaşıldığını, kabul gördüğünü-onaylanmak demiyorum-, gerçekten dinlendiğini, söylediklerinin yargılanmadığını bilmesi ne kadar güzel değil mi! Danışmanlık becerileri herkes tarafından okuna... biline... uygulana... Böylece biz de duygularımızı ifade ederken korkmayalım, çekinmeyelim, anlaşılacağımızı bilmenin verdiği rahatlıkla çıplaklığımızı doyasıya yaşayalım. Çıplaklar kampının böyle bir türünü görmek istiyorum en yakın zamanda. Zihin çıplaklığı! Herkesin zihinlerini en saf haliyle güneşe serdiği, zihinler kaynaşıp fokur fokur ederken bedenlerin gölgede küçük çocuklarının kumdan kaleler yapışını izleyen yetişkinler gibi zihinlerinin güneş altında oynaşmasını izlediği bir kamp alanı...
enee ben bunu yayınlamamışım ya! taslak kalmış.
11 Şubat 2013 Pazartesi
SATRANÇ
Yazar Avusturyalıdır ve yahudi kökenlidir. Nazilerden kaçaraktan yerleştiği Londra'dan daha sonra Brezilya'ya gider ve yeniden başlayamayacağını düşünerek karanlık ve kanlı dünyadan da kaçabilmek için orada eşiyle birlikte intihar ederek hayatına son verir. Yaşadığı dönemdeki insanlık halini, dünya savaşlarında Avrupa'daki genel ruh halini, düş kırıklıklarını anlatır kitaplarında. Bir de o dönem kendisini etkileyen insanlara dair kitapları vardır; Magellan, Freud, Tolstoy, Balzac, Dostoyevski gibi... Kitaplarının hepsini okumadım elbet ancak isimlerine ve konularına da bakınca şöyle bir idefix turu atıp; düzene, ünlü ve politik kişilere, kadına, ve farklı duygu durumlarına atıflarda bulunduğunu göreceksiniz. Hümanist bir yazar olarak biliniyor. Gençlik yıllarında milliyetçi olarak anılabilecek işlere bulaşmış, savaş örgütlenmesinde görev almış kendi ülkesinde ancak sonra kendi içinde tarafsızlığını ilan etmiş savaşın doğurduğu sonuçları gördükçe ya da bir yahudi olarak ne kadar kime sesleneceğim diye ümitsizliğe kapılmış zira militarist olsa dahi kaçmaktan başka yapacak neyi kalmış ki. O da döneminin aydını ve varlıklı bir ailenin evladı olaraktan ülke ülke gezmiş. Psikolojiye bilimine olan ilgisi ve tabi psikanaliz kuramıyla fazlaca haşır neşir olması sebebiyle kitaplarında karakterlerin ruhsal çözümlemelerini detaylı anlatımlarla bulursunuz. Hikayenin değil de karakterin kafasının içinde dolaştığınızı fark edersiniz okudukça. Satranç kitabında da Dr. B.'nin kafasında dolaşmaktasınız.
(SPOILER) Kitapta bir adam tanıyorsunuz, Naziler tarafından esir alınmış bir Yahudi. Onun esir kampı küçük bir oda, odadaki yatak, kareli battaniyesi, bir sandalye, dolap, bir pencere, kapı ve kapının yanındaki duvardaki çatlak. Burada aylar geçiyor zamandan habersiz. Sorgulanmak için götürüldüğü oda onun için kapalı kaldığı dört duvardan sonra yaşadığı psikolojik şiddete ve korkulara rağmen bir nevi özgürlük, aydınlık, değişiklik. Bu odadaki her ayrıntıyı biliyor artık. Bütün anıları daha net, hatta hayatını en baştan düşünüyor ve yine düşünüyor ve yine... Yapacak başka bir şeyi yok. Ah diyor bir gazete olsa en azından. Bildiği bütün şarkıları, marşları, şiirleri sesli okumaya başlıyor sonra; en azından kendi sesini duymak bir ses duymak ya da kendisiyle yabancılaşmamak için. Sonra bir kitap çalıyor sorgu odasındaki asker ceketinin cebinden: bir satranç kitabı. Hayatında bir kaç kere lisedeyken satranç oynamış olan bu adamı hayal kırıklığına uğratan bu kitap-ah keşke şiir kitabı olsaydı ezberlerdim, yapacak bir şey olurdu diyor- anlamsız rakamlar ve harflerle dolu bir şekil yığını iken bir anda onun hayatı oluyor. Hamleleri ezberliyor, sonra kendi oyununu oynuyor, sonra kendine karşı oynuyor... Önceleri sorgularda bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme becerisini kullanarak ser veriyor sır vermiyor ardından hastanelik oluyor ve doktorun da yardımıyla deli bu deli denilerekten azat ediliyor. Ve kendini bir gemide yıllar sonra ilk defa satranç oynarken buluyor deliliğin sınırlarında gezerken omzuna dokunan elin son bir kez demiştin uyarılarıyla gözlerini açıp güverteyi terk ederken arkasında mağlup bir dünya satranç şampiyonu bırakarak... (SPOILER)
Bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme, en azından sağlıklı bir öngörü... Hayatımda eksikliğini en çok hissettiğim becerilerden biridir bu. Buna sentez becerisi de diyebilir miyim acaba, yok bu başka bir eksikliğim ama benziyorlar bence. Öğrencilerimden bile sık sık şunu duyuyorum öğretmenim kafanız çok karışık hatta şu an elimde duran rehberlik servisi değerlendirme formlarını okurken beni çok güldüren şu satırları paylaşayım sizinle:
_Şule Hoca çok iyi kalplidir, çok tatlıdır. Bir de çok dağınık. Aslında ben biliyorum yapmak istediği bir sürü şey var ama düşünmekten yapamıyor. Onun kafasının içine düşsem kaybolurum herhalde.
_Masası çok dağınık. Nöbetçi olduğum zaman odasına gidiyorum bana vereceği evrağı bulasıya kadar ders bitiyor. Kafası da masası kadar dağınık. Kızmadınız değil mi hocam?
Çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışmaktan ve bu şeyler üzerine düşünüp durmaktan hepsini yarım yamalak yapıyorum. Hep bir planlı olma hali içindeyim şöyle ki her pazartesi rejime başlayan hatunlar gibiyim. Her yeni yılda, her okul dönemi başlangıcında, her pazar akşamı ben kendime sınırlar koyarım; bu işe yoğunlaş sadece! Sonra aç gözlülükle yine burnumu bütün aralık kapılardan sokar ve kapının arasında beklerim günlerce, ne içeriye girebilirim ne de dışarıya çıkarım öylece dikilip dururum insanların kararsızlığı tuhaflık olarak algılayarak merakla ne yapacağımı bekledikleri bu uzun düşünceme hallerimde. Ve bu eylemsizlik halinde verdiğim kararlar ve atıldığım işler genelde iki adım ötesi hesaplanmadığı için çok güzel olsalar da harcanıp giderler. Mutlaka bir engel çıkar (özellikle işyerinde; zira memursanız her zaman size ayak bağı olan insanlar kurumlar yasalar yönetmelikler bürokratik süreçler vardır) ve bu engeller ya işinizi çok çok uzatır ya da sizi vazgeçmek yahut ertelemek durumunda bırakır.
Ben şunu çok düşünmüşümdür. Hani bir yarışma programı vardı ve sokaktaki insanlara uzmanlık alanı soruluyordu ve seçtiği konu hakkındaki bilgisi sınanıyordu. Bana sorulsaydı ne derdim? Tek bir alanda uzmanım diyebilecek yeterlikte hissetmedim kendimi hiç. Bir konuda her şeyi bilmek mi, pek çok konuda az şey bilmek mi... Hangisinin daha makbul olduğu değil buradaki soru, sıkıntı şurada başlıyor: neden daha fazlasını istememişim ki. Özellikle ilgimi çeken bir konu olmamasından kaynaklanmıyor bu durum. Az çok anladığım, ilgi duyduğum, vakit ayırdığım şeyler var. Ama hep bir sığlık var bunlarda. Sığ kelimesini tercih etmiş olmam şu anda beni tek bir yöne çekti: derine açılmaktan korkmak... Neden denizde omzuna gelen su seviyesinden sonrasına ilerleyemez insanlar sığ yerlerinde bıcırırlar yüzmeyi mükemmel olmasa da bilseler bile; derinlerde yüzmek kolay değil ayağın yere değmiyorken güvende hissedemiyorsun kendini ama işte o derinlere açılmadan da iyi yüzerim diyemiyorsun.
Bir şeyle çok ilgileniyorsanız mesela şiirle, bir yerde bırakamazsınız ve sürekli kendinizi eğitmeniz, öğrenmeniz, araştırmanız gerekir öyle değil mi? Sonu yoktur bu sürecin. Bir koltuk hakkında bile her şeyi bilmiyorsunuz işte, tarif etseniz de dört bacak iki minder diye daha dün öğrendim Josephine diye bir koltuk türü varmış tek kollu, bir diziyle meşhur olmuş kendisi pek havalı ancak bir o kadar rahatsız göründü bana; bizim evdeki spot köşe takımı kadar rahatsız hem de. Sonra bu koltuk sevdasıyla buyurun gelin Josephine ismi nereden geliyor, neden Joseph değil de feminen bir isim almış bu koltuk diye uzayıp gider bilgi yolculuğunuz. Bir şeyi çok biliyor olmak, bir alanda uzman olmak, bir konuda çok yetenekli olmak size bir sorumluluk yüklüyor işte ve sanırım bu sorumlulukla beraber gelen başarı-başarısızlık ya da yetinme-daha fazlasına ihtiyaç duyma ikilemlerinin yaratacağı kaygı durumunu yaşamaktan kaçıyorum. Ve burada şöyle bir şey de var; kendin için, keyif için çıktığın bir yolculuk ödeve dönüşüyor daha çoğunu ve daha iyisini bilme/öğrenme kaygısıyla. Resim yapmayı seviyorum ve kafama estiği zaman elime boyalarımı alıp bir şeyler çizerim. Ama kursa gidersem artık daha iyilerini yapmam gerekecek. Yapabilecek yeterliliği de kazanacağım aslında. Ya da elimden daha fazlasının gelmediğini göreceğim. Ağır bir yüzleşme olurdu ikincisi; tamamen vazgeçebilirdim böyle bir farkındalığın ardından resim yapmaktan. Çizgi Çocuk atölyesini ziyarete gittiğim zaman çocukların resimlerine iyi güzel başarılı gibi nitelemeler yapmadıklarını söylemişlerdi. Aa ne yaptın hadi beraber bakalım, siyah tonlarını kullanmışsın, buradaki nedir böyle, bir balık öyle mi, balığının adı ne,... vs. Değerlendirme yok. İçsel bir motivasyon sağlamaya çalışıyorlar ve şunu hissetsin istiyorlar çocuk: iyi/kötü resim yapmak diye bir şey yok, resim yapmak var burada, hepiniz resim yapmayı seviyorsunuz ve keyifli vakit geçiriyorsunuz. Çocuklar değerlendirme olmadan da yeni şeyler öğreniyor ve kendilerini geliştiriyorlar. Sanırım benim de yeteneklerimi geliştirme konusundaki çekincelerimin altında yatan sebep bu, ya yeterince iyi yapamazsamın dışında, ya bildiklerimin ötesinde beni bekleyen bir monotonluk varsa. Yapabildiklerime teknik birer isim verilir, bilgi parçacıklarına dönüştürülürse artık onları kullanırken kendimi bir işle meşgul gibi hissedersem bir keyfin bir arkası sıra yürürken birden öğrendiklerimi uygulama çabası içerisinde değerlendirilebilir ölçüleri olan bir şeyler çıkarmaya başlarsam ortaya... Bir de diğer taraftan bak-mayacağım işte. Bazı şeyleri sırf iyi yapmak için yapmak istemiyorum yapmak istediğim için yapmak istiyorum. Hatta eyleme dönüşmeyen bazı şeyler için de şikayet etmiyorum. Mesela kick-box yapmak istiyorum. Cidden. Bu halihazırda maruz kaldığım bir bilgi değil, öğrenmem gerekiyor. Ama şimdiye kadar öğrenme adına bir girişimde bulunmadım. İşte bunun gibi öğrenilmek isteyip de fırsat bulunamadığı gerekçesiyle ertelenen, unutulan, nasip değilmiş denilen bilgi ve tecrübelerin de hayal olarak kalması bazen daha manidar. Hani kırkına geldiğinde hadi elli yapalım, kırkın yarısını geçmişiz iyi olmadı bu misal, ya şunu da hep merak etmişimdir ama hiç deneyemedim fırsat olmadı dediği bir şeyler olmalı insanın. Acaba yapsaydın devam eder miydin, başarılı olur muydun, ne kadar keyif alacaktın gibi cevap veremediğin soruların kafanda oluşturduğu bilinmemezlik... Keşkeler sadece pişmanlık ifade etmez ki... Bazı keşkeler de geriye dönük hayal kurduruyor insana. Hayaller hep gelecekten kesitler vadetmek mecburiyetinde değiller ya. "Acaba avukat olsaydım nasıl bir hayatım olurdu? Neler değişirdi? Hep avukat hanım diye çağırırdı beni Turan Amca lisedeyken". Hatta bazen sahip olmadığı şeyleri düşünürken insan, sahip olduklarını daha iyi anlamlandırabiliyor; sahip olduğu şeyin kendisine neler kattığını ya da kendisinden neler eksilttiğini... Yere düşürdüğünüz zeytin çekirdeğini ararken oturduğunuz yerden kalkıp şöyle odanın diğer tarafına yürüyüp de tekrar yere göz gezdirmeniz gibi... Zeytin çekirdeğinin yeri değişmese de baktığınız açıyı değiştirmeniz için bazen sizin yer değiştirmeniz gerekebiliyor. Ya da karşınızda oturan kişi o çekirdeği eliyle koymuş gibi bulunca şaşırabiliyorsunuz yahu ben onu düşerken gördüm ahanda bu tarafa sıçramıştı sen nasıl şıp diye buldun benim kaç saattir arayıp durduğum çekirdeği! İnsan ayağının dibindekini bile göremeyebiliyor zaman zaman, burnunun ucunu görememek diye bir deyim vardı değil mi işte aynen öyle sana en yakın olan şeyi sen göremiyorsun ve bir başkasına ihtiyaç duyuyorsun. Yer değiştiremediğin burun ucu durumlarında da değişik bir bakış açısından yardım alıyorsun. Neden kafam bu kadar karışık? Kafam düzenli olsaydı nasıl olurdu? Kafamın karışık olmadığını düşündüğüm zamanlar da var mı? Neden iki adım sonrasını hesap edemiyorum? Bunlar bana zarar veriyor çünkü.... Bunların faydaları da var çünkü... Betül yav benim kafam oradan bakınca karışık mı görünüyor? Sence bu benim hayatımı nasıl etkiliyor, ne yapabilirim bu konuda?...
Şimdi bütün bunların satrançla ne alakası var! Yok, olması da gerekmiyor. Daha önce de söylediğim gibi yazmak için bahane arıyorum ve kitaplar da benim bahanem; bu bahaneyle daha çok kitap okuyorum. Uykum geldi. İkinci dönemin ilk iş günü ve son enerji kırıntılarımı da klavye tuşlarının arasına döktüm. Tatili özlemle anarak bir dakikalık saygı duruşunun ardında istikbal yatağıma yatıyorum.
(SPOILER) Kitapta bir adam tanıyorsunuz, Naziler tarafından esir alınmış bir Yahudi. Onun esir kampı küçük bir oda, odadaki yatak, kareli battaniyesi, bir sandalye, dolap, bir pencere, kapı ve kapının yanındaki duvardaki çatlak. Burada aylar geçiyor zamandan habersiz. Sorgulanmak için götürüldüğü oda onun için kapalı kaldığı dört duvardan sonra yaşadığı psikolojik şiddete ve korkulara rağmen bir nevi özgürlük, aydınlık, değişiklik. Bu odadaki her ayrıntıyı biliyor artık. Bütün anıları daha net, hatta hayatını en baştan düşünüyor ve yine düşünüyor ve yine... Yapacak başka bir şeyi yok. Ah diyor bir gazete olsa en azından. Bildiği bütün şarkıları, marşları, şiirleri sesli okumaya başlıyor sonra; en azından kendi sesini duymak bir ses duymak ya da kendisiyle yabancılaşmamak için. Sonra bir kitap çalıyor sorgu odasındaki asker ceketinin cebinden: bir satranç kitabı. Hayatında bir kaç kere lisedeyken satranç oynamış olan bu adamı hayal kırıklığına uğratan bu kitap-ah keşke şiir kitabı olsaydı ezberlerdim, yapacak bir şey olurdu diyor- anlamsız rakamlar ve harflerle dolu bir şekil yığını iken bir anda onun hayatı oluyor. Hamleleri ezberliyor, sonra kendi oyununu oynuyor, sonra kendine karşı oynuyor... Önceleri sorgularda bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme becerisini kullanarak ser veriyor sır vermiyor ardından hastanelik oluyor ve doktorun da yardımıyla deli bu deli denilerekten azat ediliyor. Ve kendini bir gemide yıllar sonra ilk defa satranç oynarken buluyor deliliğin sınırlarında gezerken omzuna dokunan elin son bir kez demiştin uyarılarıyla gözlerini açıp güverteyi terk ederken arkasında mağlup bir dünya satranç şampiyonu bırakarak... (SPOILER)
Bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme, en azından sağlıklı bir öngörü... Hayatımda eksikliğini en çok hissettiğim becerilerden biridir bu. Buna sentez becerisi de diyebilir miyim acaba, yok bu başka bir eksikliğim ama benziyorlar bence. Öğrencilerimden bile sık sık şunu duyuyorum öğretmenim kafanız çok karışık hatta şu an elimde duran rehberlik servisi değerlendirme formlarını okurken beni çok güldüren şu satırları paylaşayım sizinle:
_Şule Hoca çok iyi kalplidir, çok tatlıdır. Bir de çok dağınık. Aslında ben biliyorum yapmak istediği bir sürü şey var ama düşünmekten yapamıyor. Onun kafasının içine düşsem kaybolurum herhalde.
_Masası çok dağınık. Nöbetçi olduğum zaman odasına gidiyorum bana vereceği evrağı bulasıya kadar ders bitiyor. Kafası da masası kadar dağınık. Kızmadınız değil mi hocam?
Çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışmaktan ve bu şeyler üzerine düşünüp durmaktan hepsini yarım yamalak yapıyorum. Hep bir planlı olma hali içindeyim şöyle ki her pazartesi rejime başlayan hatunlar gibiyim. Her yeni yılda, her okul dönemi başlangıcında, her pazar akşamı ben kendime sınırlar koyarım; bu işe yoğunlaş sadece! Sonra aç gözlülükle yine burnumu bütün aralık kapılardan sokar ve kapının arasında beklerim günlerce, ne içeriye girebilirim ne de dışarıya çıkarım öylece dikilip dururum insanların kararsızlığı tuhaflık olarak algılayarak merakla ne yapacağımı bekledikleri bu uzun düşünceme hallerimde. Ve bu eylemsizlik halinde verdiğim kararlar ve atıldığım işler genelde iki adım ötesi hesaplanmadığı için çok güzel olsalar da harcanıp giderler. Mutlaka bir engel çıkar (özellikle işyerinde; zira memursanız her zaman size ayak bağı olan insanlar kurumlar yasalar yönetmelikler bürokratik süreçler vardır) ve bu engeller ya işinizi çok çok uzatır ya da sizi vazgeçmek yahut ertelemek durumunda bırakır.
Ben şunu çok düşünmüşümdür. Hani bir yarışma programı vardı ve sokaktaki insanlara uzmanlık alanı soruluyordu ve seçtiği konu hakkındaki bilgisi sınanıyordu. Bana sorulsaydı ne derdim? Tek bir alanda uzmanım diyebilecek yeterlikte hissetmedim kendimi hiç. Bir konuda her şeyi bilmek mi, pek çok konuda az şey bilmek mi... Hangisinin daha makbul olduğu değil buradaki soru, sıkıntı şurada başlıyor: neden daha fazlasını istememişim ki. Özellikle ilgimi çeken bir konu olmamasından kaynaklanmıyor bu durum. Az çok anladığım, ilgi duyduğum, vakit ayırdığım şeyler var. Ama hep bir sığlık var bunlarda. Sığ kelimesini tercih etmiş olmam şu anda beni tek bir yöne çekti: derine açılmaktan korkmak... Neden denizde omzuna gelen su seviyesinden sonrasına ilerleyemez insanlar sığ yerlerinde bıcırırlar yüzmeyi mükemmel olmasa da bilseler bile; derinlerde yüzmek kolay değil ayağın yere değmiyorken güvende hissedemiyorsun kendini ama işte o derinlere açılmadan da iyi yüzerim diyemiyorsun.
Bir şeyle çok ilgileniyorsanız mesela şiirle, bir yerde bırakamazsınız ve sürekli kendinizi eğitmeniz, öğrenmeniz, araştırmanız gerekir öyle değil mi? Sonu yoktur bu sürecin. Bir koltuk hakkında bile her şeyi bilmiyorsunuz işte, tarif etseniz de dört bacak iki minder diye daha dün öğrendim Josephine diye bir koltuk türü varmış tek kollu, bir diziyle meşhur olmuş kendisi pek havalı ancak bir o kadar rahatsız göründü bana; bizim evdeki spot köşe takımı kadar rahatsız hem de. Sonra bu koltuk sevdasıyla buyurun gelin Josephine ismi nereden geliyor, neden Joseph değil de feminen bir isim almış bu koltuk diye uzayıp gider bilgi yolculuğunuz. Bir şeyi çok biliyor olmak, bir alanda uzman olmak, bir konuda çok yetenekli olmak size bir sorumluluk yüklüyor işte ve sanırım bu sorumlulukla beraber gelen başarı-başarısızlık ya da yetinme-daha fazlasına ihtiyaç duyma ikilemlerinin yaratacağı kaygı durumunu yaşamaktan kaçıyorum. Ve burada şöyle bir şey de var; kendin için, keyif için çıktığın bir yolculuk ödeve dönüşüyor daha çoğunu ve daha iyisini bilme/öğrenme kaygısıyla. Resim yapmayı seviyorum ve kafama estiği zaman elime boyalarımı alıp bir şeyler çizerim. Ama kursa gidersem artık daha iyilerini yapmam gerekecek. Yapabilecek yeterliliği de kazanacağım aslında. Ya da elimden daha fazlasının gelmediğini göreceğim. Ağır bir yüzleşme olurdu ikincisi; tamamen vazgeçebilirdim böyle bir farkındalığın ardından resim yapmaktan. Çizgi Çocuk atölyesini ziyarete gittiğim zaman çocukların resimlerine iyi güzel başarılı gibi nitelemeler yapmadıklarını söylemişlerdi. Aa ne yaptın hadi beraber bakalım, siyah tonlarını kullanmışsın, buradaki nedir böyle, bir balık öyle mi, balığının adı ne,... vs. Değerlendirme yok. İçsel bir motivasyon sağlamaya çalışıyorlar ve şunu hissetsin istiyorlar çocuk: iyi/kötü resim yapmak diye bir şey yok, resim yapmak var burada, hepiniz resim yapmayı seviyorsunuz ve keyifli vakit geçiriyorsunuz. Çocuklar değerlendirme olmadan da yeni şeyler öğreniyor ve kendilerini geliştiriyorlar. Sanırım benim de yeteneklerimi geliştirme konusundaki çekincelerimin altında yatan sebep bu, ya yeterince iyi yapamazsamın dışında, ya bildiklerimin ötesinde beni bekleyen bir monotonluk varsa. Yapabildiklerime teknik birer isim verilir, bilgi parçacıklarına dönüştürülürse artık onları kullanırken kendimi bir işle meşgul gibi hissedersem bir keyfin bir arkası sıra yürürken birden öğrendiklerimi uygulama çabası içerisinde değerlendirilebilir ölçüleri olan bir şeyler çıkarmaya başlarsam ortaya... Bir de diğer taraftan bak-mayacağım işte. Bazı şeyleri sırf iyi yapmak için yapmak istemiyorum yapmak istediğim için yapmak istiyorum. Hatta eyleme dönüşmeyen bazı şeyler için de şikayet etmiyorum. Mesela kick-box yapmak istiyorum. Cidden. Bu halihazırda maruz kaldığım bir bilgi değil, öğrenmem gerekiyor. Ama şimdiye kadar öğrenme adına bir girişimde bulunmadım. İşte bunun gibi öğrenilmek isteyip de fırsat bulunamadığı gerekçesiyle ertelenen, unutulan, nasip değilmiş denilen bilgi ve tecrübelerin de hayal olarak kalması bazen daha manidar. Hani kırkına geldiğinde hadi elli yapalım, kırkın yarısını geçmişiz iyi olmadı bu misal, ya şunu da hep merak etmişimdir ama hiç deneyemedim fırsat olmadı dediği bir şeyler olmalı insanın. Acaba yapsaydın devam eder miydin, başarılı olur muydun, ne kadar keyif alacaktın gibi cevap veremediğin soruların kafanda oluşturduğu bilinmemezlik... Keşkeler sadece pişmanlık ifade etmez ki... Bazı keşkeler de geriye dönük hayal kurduruyor insana. Hayaller hep gelecekten kesitler vadetmek mecburiyetinde değiller ya. "Acaba avukat olsaydım nasıl bir hayatım olurdu? Neler değişirdi? Hep avukat hanım diye çağırırdı beni Turan Amca lisedeyken". Hatta bazen sahip olmadığı şeyleri düşünürken insan, sahip olduklarını daha iyi anlamlandırabiliyor; sahip olduğu şeyin kendisine neler kattığını ya da kendisinden neler eksilttiğini... Yere düşürdüğünüz zeytin çekirdeğini ararken oturduğunuz yerden kalkıp şöyle odanın diğer tarafına yürüyüp de tekrar yere göz gezdirmeniz gibi... Zeytin çekirdeğinin yeri değişmese de baktığınız açıyı değiştirmeniz için bazen sizin yer değiştirmeniz gerekebiliyor. Ya da karşınızda oturan kişi o çekirdeği eliyle koymuş gibi bulunca şaşırabiliyorsunuz yahu ben onu düşerken gördüm ahanda bu tarafa sıçramıştı sen nasıl şıp diye buldun benim kaç saattir arayıp durduğum çekirdeği! İnsan ayağının dibindekini bile göremeyebiliyor zaman zaman, burnunun ucunu görememek diye bir deyim vardı değil mi işte aynen öyle sana en yakın olan şeyi sen göremiyorsun ve bir başkasına ihtiyaç duyuyorsun. Yer değiştiremediğin burun ucu durumlarında da değişik bir bakış açısından yardım alıyorsun. Neden kafam bu kadar karışık? Kafam düzenli olsaydı nasıl olurdu? Kafamın karışık olmadığını düşündüğüm zamanlar da var mı? Neden iki adım sonrasını hesap edemiyorum? Bunlar bana zarar veriyor çünkü.... Bunların faydaları da var çünkü... Betül yav benim kafam oradan bakınca karışık mı görünüyor? Sence bu benim hayatımı nasıl etkiliyor, ne yapabilirim bu konuda?...
Şimdi bütün bunların satrançla ne alakası var! Yok, olması da gerekmiyor. Daha önce de söylediğim gibi yazmak için bahane arıyorum ve kitaplar da benim bahanem; bu bahaneyle daha çok kitap okuyorum. Uykum geldi. İkinci dönemin ilk iş günü ve son enerji kırıntılarımı da klavye tuşlarının arasına döktüm. Tatili özlemle anarak bir dakikalık saygı duruşunun ardında istikbal yatağıma yatıyorum.
3 Şubat 2013 Pazar
YABANCI
Bu kitabı okumak benim için şey gibi oldu umre yapmak :) evet evet tam olarak böyle bir şey şimdi Sartre okumak farz oldu bana diyerekten yine kitapçıya yolum düştü ve üçlemesini aldım. Kitaba verdiğim parayla biliyorum Rabiş kendime kaybettiğim mp3çalarımdan iki üç hatta bilmem kaç tane daha alıp acı kaybımı telafi edip kendimi avutabilirdim. Ancak kitapçı abi ve köpeği beni pek bir sevmekteler olmayan kitapları ertesi gün getirtip gel hadi al deyip üstüne beş altı kitabı da fazladan satabiliyor olmanın haklı karıyla. Ayrıca köpekleri de montumun ponponlarıyla oynarken pek bir şirin pek bir zıpzıp oluyor seviyorum keratayı beni güldürüyor iki ayak üstünde dikelip tepeme çıkmaya çalışırken. Ayrıca kitapçı da olabilirim ben. Bir boğaziçi mezunu arkadaşımı kitapçıdaki işe almamışlardı sen fazla kalifiyesin diye :) O aklıma geldi şimdi. Neyse kitapçıda çalışma fikriyle alakalı daha derin düşüncelerimi ilerleyen yazıda toparlayacak kendi kariyer yolculuğunuzda nerede tökezlediğinizi sorgulayacaksınız. Sorgulamak.. Neyi sorgularsan zaten hayatta bir ayağın çukurda... Sorgulamazsan da iki ayağın çukurda ama işte göz görmeyince gönül yüksekten uçuyor, ayaklarım yere basmıyor sanıyor da katlanıyor. Nihayetinde hangi durakta inecektim ben, kaçırdım mı, yoksa daha gelmedim mi, ya da indim mi yoksa lan ben hala yoldayım sanıyorum kendimiii!! uuuf sanrısal sıçramalar hop bir ki hop bir ki...
Meursault kitabımızın ana karakteri. İçinde bulunduğu hayatta bir trende yolculuk eder gibi dokunmadan camdan izleyerek zaman zaman çiş molası için kompartımanını terk edip koridorda bir kaç insanla tanışıp kaçarcasına yerine geri dönerek bazen de kapıyı tıklatan insanların ayak üstü hikayelerini dinleyerek ama her zaman oturduğu yerden yol üzerindeki evleri, ağaçları sayıp, renkleri ve şekilleri üzerine kısa kısa seyir notları alıp niteliksel ve niceliksel değerleri dışında orada bulunuşları ve onun içinden geçtiği dünyalardaki varoluşlarıyla alakalı düşüncelere aman vermeden, kendisinin yolcu olduğunu hiç aklından çıkarmayıp evrendeki hiç bir şeyle ilişkisi olmadığının farkındalığıyla koltuğuna büzüşüp dışarıyı seyrederek mutlu ya da mutsuz olarak tanımlanamayacak bir ruh halinde rutin bir şekilde ilerliyor.
Onun ağzından onun hayatını dinliyor olmanız size şehirler arası bir otobüste yanınızda oturan kişi hakkında sahip olduğunuz fikirlerden daha fazlasını vermiyor. O da zaten kendisini tanıtma çabasında değil. Hatta daha kitabın başında ölen annesini bile yeri geliyor Meursault'tan daha iyi tanıdığınızı düşünebiliyorsunuz. Böyle bir kaygısı yok çünkü, bir şekilde hayat bulmuş ve ona biçilen rolleri üstüne giyinmiş daha fazlası ya da daha azı onu ilgilendirmiyor. Onda dahaların enlerin çokların pek bir anlamı yok sadece varlığını ona makul görüldüğü zaman boyunca sürdürüp bir gün denize daldığında o yanık tenini tekrar güneşe çıkarmamak üzere nefesini tutup birbiri ardına gelen yaşamlar arasında boy verip, kıyıya vuran dalgalar gibi önce görünüp sonra bir kaç ufak taşı bile yerinden kımıldatamadan köpük köpük kaybolup gidecek. Kaderci bir anlayış da değil onunki si çünkü onun tanrısı yok. Bir yere ya da bir kimseye ait değil. Sevdiği birisi de yok, diğer bütün duyguların onda yansımasına rastlamadığınız gibi; tetiği çekerken de yoktu mahkum edilirken de... Neden vurdun? _Güneş yüzünden. Hakikaten de güneş yüzündendi diğerleri bu açıklamayı yeterli görmese de. Ona göre doğrusu buydu.
_ Seni Paris'te ki yeni iş için seçtim. Hem daha yüksek bir mevkin olacak hem de iş gezilerine gitme fırsatın... Ne dersin?
_ Bilmiyorum. Aslında şu andaki hayatımdan da memnunum. Mutlu değilim ama mutsuz da değilim.
Hani bazen sorgularız ya. Şüphe duymuyorum ki siz sorgulamamış olasınız... Başka türlü bir şeyse benim istediğim. Mesela daha küçük bir şehirde daha küçük bir insan olarak daha mutlu olacaksam... Daha fazlasını istemiyorsam. Daha çok kazanayım, daha çok itibar göreyim, daha çok gezeyim, daha çok lükse para harcayabileyim, daha çok kıyafetim olsun derken belki harcadığım paraların yanında kendimden de pek çok şeyi tüketiyorsam... Hatta belki en çok kendimden tüketiyorsam. Hem de para gibi harcadıkça yerine yenisi konmayan bir şeylerden alıp alıp atıyorsam kendimdekileri... İşimden gücümden şöhretimden ünvanımdan kazanıp da ha bire kendimden kaybediyorsam... Aklınızdan aman küçük bir sahil kasabasında bir butik otel ya da bir kafem olsa da gelen gidenle sohbet muhabbet çayımızı içsek sahilde yürüsek falan kafamız güzel olsa geçinip gitsek diye geçmedi mi hiç? Ya da çocukluğunuzun geçtiği şehirde bir yer açıp da gelene gidene çene çalıp geçim derdine düşmeden hayatınızı sürdürebileceğiniz kadarına kanaat ettiğiniz bir döneminiz olmadı mı? Belki orijinal bir fikriniz vardı mesela ve ah bir sermayeniz olsaydı böyle didinip durmayacaktınız sabah 8 akşam 5... Bir süre sonra sermayeniz olsa da cesaretiniz olmayacaktı. Ve cesaretiniz olsa da zamanınız... Zamanınız olsa da özgürlüğünüz; çünkü hayatınızı iki-üç-beş kişilik yaşamayı seçmiş olacaktınız. Erteleyerek, geçiştirerek, yok sayarak, unutmuş gibi yapıp ara sıra iç geçirerek, inkar ederek ya da basitleştirerek... Pek çok savunma mekanizması var işte bunlardan herhangi birini kullanarak kendimizden çalmıyor muyuz? Haydi o büyük durağı seçmek o kadar kolay değil. Değil çünkü kendimiz dışında pek çok kişiden sorumluyuz ve mahalli baskılara maruzuz zira boğaziçi mezunu insan hayatı boyunca örtmen olarak kalmamalı ya da işsiz mi olunurmuş nasıl iş bulamazmış... Peki ya molalarda neden inmiyoruz? En son ilk defa ne yaptınız diye bir duvar yazısı gibi bir resim paylaşmıştı canım Deniz hocam duvarında. Ya da bugün kendin için ne yaptın mesela... Yemeksepetinden sipariş vermek, arkadaşlarla dışarı çıkıp felekten bir gece çalmak ya da sevdiceğinle oturup bir film izlemek dışında seni sen yapan seni işinden gücünden eşinden sevdiğinden ayrı bir birey olarak bu dünyada tutan sende sana ait ne var? Diğerleri senin hayatına dahil olmadan kendi başına varolduğunu hissettiğin ve varolmaya değer hissettiren... Bencil olmak, bireysel olmak, toplumsal olmak, sorumlu olmak, sorunlu olmak... Hanimiş denge hanimişş? Bir tane bana bir tane sana... Bir tane bana iki tane sana... Bir tane sana iki tane bana... Bu tutmuş bu pişirmiş bu yemiş bu da hani bana demiş.
"insanın, yaşamı tam anlamıyla seçmesi demek, yaşamın saçma,dünyanın haksız,tanrının sağır olabileceğini düşünmüş olması demektir.insan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi alabilsin."
Düşünüyorum, evet evet her şey hakkında, en ince ayrıntısıyla; kompartımanda oturduğum yerde, yoldaki evde kimin yaşıyor olabileceğinden kompartımanın içindeki koltuk kılıflarının neden gri renkte olduğuna kadar koltukta oturan kişinin yoldan ne umduğundan hangi durakta inmesi gerektiğini biliyor olup olmayışına kadar... Kendim, diğerleri ve içinde bulunduğum dünya hakkında çok fazla düşünüyorum. Kapıyı tıklatan insanları saatlerce dinliyor, oturup onları düşünüyorum. Odamdan çıkıp birinin kapısını tıklatıyor ve geri döndüğümde oradakilere kendim hakkında neden onca şey anlattığımı düşünüyorum. Sonra yeteri kadar düşünmüyor olabileceğim ihtimaline karşı yeniden düşünüp düşünmemeyi tercih etmiş olabileceğim düşüncelerim üzerine düşünüp kendimi zorla bir düşünceme sürecine itiyorum. Sonra bir bakıyorum ki nefes alıp verişimin sıklığıyla pencere camı buğulanmış ve dışarısı artık görünmez olmuş. Öyle çok düşünmüşüm ki kendi kompartımanımın içinde kalakalmış o sırada dışarıda olan biteni kaçırıvermişim. Kapıyı açıyorum, görevliyi yakalayıp soruyorum: Pardon kaç durak geçtik acaba? _Siz hangi durakta inecektiniz hanımefendi? _Hmmm... Bilmiyorum. Son durağa çok var mı? _Ohoo sizin yolunuz uzun herhalde. Son durağa gelince haber veririm ben size.
Hayır hayır son durağa gelince bana haber vermenizi istemiyorum. Zaten eğer son durağa kadar inmediysem son durakta inmek benim seçimim olmayacak mecbur kalmış olacağım. Son durağa kadar hala burada olursam inmemin hiç bir anlamı olmayacak. Hatta inmiş-binmiş-yola çıkmış olmamın da bir anlamı olmayacak, hiçbrinin... O zamana kadar inmiş olmam lazım benim.
Yolculuğun en sevdiğim kısmı aslında rastgele bir durakta inivermek... Ama ya indiğiniz son durağın orası olduğunu bilseydiniz ve tek gidişlik bir biletiniz olsaydı ve bir bilet daha almaya hakkınız olmasaydı. Yolcu olmayı seçmediyseniz de ineceğiniz yeri seçme şansı verildi diyelim ki. Seçme özgürlüğü de ayrıca komik bir laf böyle bir başına dalda duran armut gibi sallanıp duruyor ha düştü kafanıza ha düşecek. Ama tek bir bilet... İndiğin durakta yaşamaya devam edeceksin demek. Belki oradan da başka bir tren kalkıyordur ama farklı bir güzergah. Peki ya diğer duraklar? Orada nasıl geçer hayatlar? Orada ne yer ne içer insanlar? Keşke şöyle bir şey olsaydı:
- Hayalperest insanlar durağı: Muhtemelen pek çok öykü dinleyecek, sahip olmadığınız şeyleri düşleyecek ve hayallerinize tutunup en yüksek ağaçlardan sallanacaksınız. Yaşayacağınız hayallerin hepsinden siz sorumlusunuz.
- Şakacı insanlar durağı: Burada insanların tek gayesi diğerlerini güldürebilmek. Sürekli yeni bir şeyler bulup insanları gülümsetmen gerek.
- Karamsar insanlar durağı: Karanlıktır bu toprakların geçim kaynağı. Soğuk ve uzun geceler karamsar yapar burada yaşayan halkı. Çok konuşmazlar ya da konuştukça artar pişmanlıkları. Ama filmlerin, kitapların ve düşünce dünyasının buradan açılır pek çok kapısı.
- Hırslı insanlar durağı: Gel gör ki burada herkes işinin piri. Kim elinde ne iş varsa onu yapar en iyi. Yarışmalar düzenlenir günün her öğün her saati. Kazanmak hırsıyla çalışkandır bu toprağın her yaştan ahalisi.
Sonra tren görevlisi seslenir: Obur insanlar durağına geldiiik!
Ve yol boyunca insanlar düşünüp taşınırlar böylece, hangi durağın onları en çok mutlu mesut edeceğine...
Meursault kitabımızın ana karakteri. İçinde bulunduğu hayatta bir trende yolculuk eder gibi dokunmadan camdan izleyerek zaman zaman çiş molası için kompartımanını terk edip koridorda bir kaç insanla tanışıp kaçarcasına yerine geri dönerek bazen de kapıyı tıklatan insanların ayak üstü hikayelerini dinleyerek ama her zaman oturduğu yerden yol üzerindeki evleri, ağaçları sayıp, renkleri ve şekilleri üzerine kısa kısa seyir notları alıp niteliksel ve niceliksel değerleri dışında orada bulunuşları ve onun içinden geçtiği dünyalardaki varoluşlarıyla alakalı düşüncelere aman vermeden, kendisinin yolcu olduğunu hiç aklından çıkarmayıp evrendeki hiç bir şeyle ilişkisi olmadığının farkındalığıyla koltuğuna büzüşüp dışarıyı seyrederek mutlu ya da mutsuz olarak tanımlanamayacak bir ruh halinde rutin bir şekilde ilerliyor.
Onun ağzından onun hayatını dinliyor olmanız size şehirler arası bir otobüste yanınızda oturan kişi hakkında sahip olduğunuz fikirlerden daha fazlasını vermiyor. O da zaten kendisini tanıtma çabasında değil. Hatta daha kitabın başında ölen annesini bile yeri geliyor Meursault'tan daha iyi tanıdığınızı düşünebiliyorsunuz. Böyle bir kaygısı yok çünkü, bir şekilde hayat bulmuş ve ona biçilen rolleri üstüne giyinmiş daha fazlası ya da daha azı onu ilgilendirmiyor. Onda dahaların enlerin çokların pek bir anlamı yok sadece varlığını ona makul görüldüğü zaman boyunca sürdürüp bir gün denize daldığında o yanık tenini tekrar güneşe çıkarmamak üzere nefesini tutup birbiri ardına gelen yaşamlar arasında boy verip, kıyıya vuran dalgalar gibi önce görünüp sonra bir kaç ufak taşı bile yerinden kımıldatamadan köpük köpük kaybolup gidecek. Kaderci bir anlayış da değil onunki si çünkü onun tanrısı yok. Bir yere ya da bir kimseye ait değil. Sevdiği birisi de yok, diğer bütün duyguların onda yansımasına rastlamadığınız gibi; tetiği çekerken de yoktu mahkum edilirken de... Neden vurdun? _Güneş yüzünden. Hakikaten de güneş yüzündendi diğerleri bu açıklamayı yeterli görmese de. Ona göre doğrusu buydu.
_ Seni Paris'te ki yeni iş için seçtim. Hem daha yüksek bir mevkin olacak hem de iş gezilerine gitme fırsatın... Ne dersin?
_ Bilmiyorum. Aslında şu andaki hayatımdan da memnunum. Mutlu değilim ama mutsuz da değilim.
Hani bazen sorgularız ya. Şüphe duymuyorum ki siz sorgulamamış olasınız... Başka türlü bir şeyse benim istediğim. Mesela daha küçük bir şehirde daha küçük bir insan olarak daha mutlu olacaksam... Daha fazlasını istemiyorsam. Daha çok kazanayım, daha çok itibar göreyim, daha çok gezeyim, daha çok lükse para harcayabileyim, daha çok kıyafetim olsun derken belki harcadığım paraların yanında kendimden de pek çok şeyi tüketiyorsam... Hatta belki en çok kendimden tüketiyorsam. Hem de para gibi harcadıkça yerine yenisi konmayan bir şeylerden alıp alıp atıyorsam kendimdekileri... İşimden gücümden şöhretimden ünvanımdan kazanıp da ha bire kendimden kaybediyorsam... Aklınızdan aman küçük bir sahil kasabasında bir butik otel ya da bir kafem olsa da gelen gidenle sohbet muhabbet çayımızı içsek sahilde yürüsek falan kafamız güzel olsa geçinip gitsek diye geçmedi mi hiç? Ya da çocukluğunuzun geçtiği şehirde bir yer açıp da gelene gidene çene çalıp geçim derdine düşmeden hayatınızı sürdürebileceğiniz kadarına kanaat ettiğiniz bir döneminiz olmadı mı? Belki orijinal bir fikriniz vardı mesela ve ah bir sermayeniz olsaydı böyle didinip durmayacaktınız sabah 8 akşam 5... Bir süre sonra sermayeniz olsa da cesaretiniz olmayacaktı. Ve cesaretiniz olsa da zamanınız... Zamanınız olsa da özgürlüğünüz; çünkü hayatınızı iki-üç-beş kişilik yaşamayı seçmiş olacaktınız. Erteleyerek, geçiştirerek, yok sayarak, unutmuş gibi yapıp ara sıra iç geçirerek, inkar ederek ya da basitleştirerek... Pek çok savunma mekanizması var işte bunlardan herhangi birini kullanarak kendimizden çalmıyor muyuz? Haydi o büyük durağı seçmek o kadar kolay değil. Değil çünkü kendimiz dışında pek çok kişiden sorumluyuz ve mahalli baskılara maruzuz zira boğaziçi mezunu insan hayatı boyunca örtmen olarak kalmamalı ya da işsiz mi olunurmuş nasıl iş bulamazmış... Peki ya molalarda neden inmiyoruz? En son ilk defa ne yaptınız diye bir duvar yazısı gibi bir resim paylaşmıştı canım Deniz hocam duvarında. Ya da bugün kendin için ne yaptın mesela... Yemeksepetinden sipariş vermek, arkadaşlarla dışarı çıkıp felekten bir gece çalmak ya da sevdiceğinle oturup bir film izlemek dışında seni sen yapan seni işinden gücünden eşinden sevdiğinden ayrı bir birey olarak bu dünyada tutan sende sana ait ne var? Diğerleri senin hayatına dahil olmadan kendi başına varolduğunu hissettiğin ve varolmaya değer hissettiren... Bencil olmak, bireysel olmak, toplumsal olmak, sorumlu olmak, sorunlu olmak... Hanimiş denge hanimişş? Bir tane bana bir tane sana... Bir tane bana iki tane sana... Bir tane sana iki tane bana... Bu tutmuş bu pişirmiş bu yemiş bu da hani bana demiş.
"insanın, yaşamı tam anlamıyla seçmesi demek, yaşamın saçma,dünyanın haksız,tanrının sağır olabileceğini düşünmüş olması demektir.insan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi alabilsin."
Düşünüyorum, evet evet her şey hakkında, en ince ayrıntısıyla; kompartımanda oturduğum yerde, yoldaki evde kimin yaşıyor olabileceğinden kompartımanın içindeki koltuk kılıflarının neden gri renkte olduğuna kadar koltukta oturan kişinin yoldan ne umduğundan hangi durakta inmesi gerektiğini biliyor olup olmayışına kadar... Kendim, diğerleri ve içinde bulunduğum dünya hakkında çok fazla düşünüyorum. Kapıyı tıklatan insanları saatlerce dinliyor, oturup onları düşünüyorum. Odamdan çıkıp birinin kapısını tıklatıyor ve geri döndüğümde oradakilere kendim hakkında neden onca şey anlattığımı düşünüyorum. Sonra yeteri kadar düşünmüyor olabileceğim ihtimaline karşı yeniden düşünüp düşünmemeyi tercih etmiş olabileceğim düşüncelerim üzerine düşünüp kendimi zorla bir düşünceme sürecine itiyorum. Sonra bir bakıyorum ki nefes alıp verişimin sıklığıyla pencere camı buğulanmış ve dışarısı artık görünmez olmuş. Öyle çok düşünmüşüm ki kendi kompartımanımın içinde kalakalmış o sırada dışarıda olan biteni kaçırıvermişim. Kapıyı açıyorum, görevliyi yakalayıp soruyorum: Pardon kaç durak geçtik acaba? _Siz hangi durakta inecektiniz hanımefendi? _Hmmm... Bilmiyorum. Son durağa çok var mı? _Ohoo sizin yolunuz uzun herhalde. Son durağa gelince haber veririm ben size.
Hayır hayır son durağa gelince bana haber vermenizi istemiyorum. Zaten eğer son durağa kadar inmediysem son durakta inmek benim seçimim olmayacak mecbur kalmış olacağım. Son durağa kadar hala burada olursam inmemin hiç bir anlamı olmayacak. Hatta inmiş-binmiş-yola çıkmış olmamın da bir anlamı olmayacak, hiçbrinin... O zamana kadar inmiş olmam lazım benim.
Yolculuğun en sevdiğim kısmı aslında rastgele bir durakta inivermek... Ama ya indiğiniz son durağın orası olduğunu bilseydiniz ve tek gidişlik bir biletiniz olsaydı ve bir bilet daha almaya hakkınız olmasaydı. Yolcu olmayı seçmediyseniz de ineceğiniz yeri seçme şansı verildi diyelim ki. Seçme özgürlüğü de ayrıca komik bir laf böyle bir başına dalda duran armut gibi sallanıp duruyor ha düştü kafanıza ha düşecek. Ama tek bir bilet... İndiğin durakta yaşamaya devam edeceksin demek. Belki oradan da başka bir tren kalkıyordur ama farklı bir güzergah. Peki ya diğer duraklar? Orada nasıl geçer hayatlar? Orada ne yer ne içer insanlar? Keşke şöyle bir şey olsaydı:
- Hayalperest insanlar durağı: Muhtemelen pek çok öykü dinleyecek, sahip olmadığınız şeyleri düşleyecek ve hayallerinize tutunup en yüksek ağaçlardan sallanacaksınız. Yaşayacağınız hayallerin hepsinden siz sorumlusunuz.
- Şakacı insanlar durağı: Burada insanların tek gayesi diğerlerini güldürebilmek. Sürekli yeni bir şeyler bulup insanları gülümsetmen gerek.
- Karamsar insanlar durağı: Karanlıktır bu toprakların geçim kaynağı. Soğuk ve uzun geceler karamsar yapar burada yaşayan halkı. Çok konuşmazlar ya da konuştukça artar pişmanlıkları. Ama filmlerin, kitapların ve düşünce dünyasının buradan açılır pek çok kapısı.
- Hırslı insanlar durağı: Gel gör ki burada herkes işinin piri. Kim elinde ne iş varsa onu yapar en iyi. Yarışmalar düzenlenir günün her öğün her saati. Kazanmak hırsıyla çalışkandır bu toprağın her yaştan ahalisi.
Sonra tren görevlisi seslenir: Obur insanlar durağına geldiiik!
Ve yol boyunca insanlar düşünüp taşınırlar böylece, hangi durağın onları en çok mutlu mesut edeceğine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










