Sisyphos'un hikayesi şöyledir:
Hades tarafından cezalandırılır Sisyphos. Öyle ya da böyle karıştırmış bir haltlar, kurnazlıklar falan haşa tanrılara karşı gelinir mi! Biz bir tanesiyle başa çıkamıyoruz bu hepsini karşısına almış ne cürret. Nitekim Hades de ağzının payını verir ve ona günümüzde varoluşçuluk kuramcılarının ve hikayeden türlü ders çıkararak uyarlayacak pek çok düşünürün yolunu açacak bir ceza verir. Ama derler ki bu ceza Sisyphos'u daha da yüceltir; böylece bizlere örnek alacak bir adam profili çizilir. Ha evet ceza... Sisyphos'un cezası bir kayayı çıplak elle dik bir yamaçtan çıkarmaktır. Ancak bu dağın zirvesinde durmaz kaya ve her düştüğünde Sisyphos onu tekrar yukarı çıkartmak durumundadır. Hiç bitmeyen bu kısır döngüde bu rutin tekrarlanır sonsuza dek. Ve bu bilinen en kötü cezadır yunan mitolojisinde. Tanrıların verdiği en büyük cezaya çarptırılmıştır kahramanımız. Biz Sisyphos'u mutlu olarak hayal ederiz ancak. Mutsuzluğu doğuran bilmemek ve umut etmektir. Uyumsuzlar bunu bilirler ve umut etmezler. Cezasından sızlanmayan, sorgulamayan Sisyphos'un umutsuzluğu kabul ederek onunla savaşmayı bırakıp ona hükmettiğine inanırız. Değiştiremediği bu cezayla ne yapabilirdi ki, onu alıp başının üstüne koyup da sevmekten başka. Taşa bir güzel sarıldı o da. Benimsedi çaresi yok. Çaresizliği de benimsedi. Erdemliydi bir yandan. Ama isyan etmekten ve "ya affedilirsem ulan" diye umut etmekten daha kolaydı kesinlikle. Bilinçli bir şekilde diğer her şeyi unutup absürd olana bağlanmayı seçti. Ona ayak uydurmak değil de onu kendi kontrolüne almayı. Burada başlar işte yol ayrımları.
Sisifosun cezası günlük hayatta bizlerin karşılaştığı sıkıntılar ve hayatı anlamlandırma çabamızda nasıl yorumlanabilir?
Ya da intihar düşüncesini onun gözünden nasıl görürdünüz?
Erdemli miydi bu? Daha kolay ya da daha zor muydu?
İnanç mı nihilizm mi? Hangisine daha yakın?
Neydi ulan bu hayatın anlamı? Amaan neyse...
Beckett ''hiç intihar etmeyi aklıma getirmedim, ama yok olup gitmeyi düşünmedim değil'' diyor. Hepimize olmuyor mu? Ben böyle zamanlarda uzaklaşırsam kurtulurum sanıyorum ama yanımda götürüyorum bu fikri de.
Hegel ölümle ilgili bir soru soruyor. İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? O halde umutsuzluktan istençli bir ölüm çıkarabilir miyiz? Umutsuz da yaşanabildiğini hatta en güzel o şekilde yaşandığını söyler varoluşçu amcalar. Ama onlar da pek çok konuda birbirinden ayrılabiliyorlar. Hatta umutsuzluğu beklentisizlikle eşdeğer kullanınca çok daha güzel oluyor bence. Bir anlam yüklemezsen, bir şey beklemezsin. Beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın. Yeni başlayan başlamak üzere olan ilişkilerdeki tedirginlik gibi. Adı koyulursa getireceği sorumluluğun yanında geliştireceğiniz beklentilerin karşılığının olmaması ihtimalinin yarattığı huzursuzluk! Bazen sırf bu yüzden umutsuzluğun gölgesinde bekler sevgiler, ve daha güzel büyürler o gölgede. Gölgenin vurduğu topraklar daha verimlidir. Umutsuzlukla beslenir büyür.
Sürekli tekrarlanan bu durum anlamsızlaşmaya başlar kırk kere söylediğiniz bir kelimenin dilinizde anlamsız bir harf topluluğuna dönüşmesi ve tanımladığı şeye yabancılaşması gibi.. Peki ya sonra? Altı üstü bir kelimeye bile müdahale edemiyorken hayatın anlamsızlaştığı noktada ucundan tutacak ne var ki. Bu anlamsızlıkla ne yapmalı? Ben gidiyorum deyip veda mı etmeli, kalıp mücadele mi etmeli, değişir diye umut mu etmeli, ya da değiştirmeye mi çalışmalı işe yaramayacağını bile bile, belki de kalıp kabul etmeli.
Kitapta Camus intihar düşüncesini alt edecek fikirler sunar. Hayatın anlamını sorgulayan, o sırada varlığını ve varlığının amacını irdeleyen ancak bu düşüncelerin içinde kaybolup giden kişiyi silkeler ona hayatın kısa olduğunu hatırlatır ve hayatı bu kadar ciddiye almalı mıdır acaba? İlla bir anlam varsa da bu anlam neyi değiştirecektir? Bir süre sonra sorgulamayı bırakır ve uyumsuz olur kişi. Bilinçli bir uyumsuzluk hali. Nasıl uyumsuz olunur, uyumsuzluğun neresindeyiz acaba? Uyumsuz kelimesine zamanla alışıyor insan başta tam tersi bir anlam bekliyor; ilk duyduğunda... Sonra uyumsuzu seviyor. Uyumsuz vurdumduymaz değil ya da sorumsuz... Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın da demiyor. Uyumsuz sadece Beckett "acı çekiyorum öyleyse varım" diyor. Acı çekiyorum, acı çekiyorlar. Geleceğimizi planlamaya çalışıyoruz. Zorunlu bir özgürlük verilmiş bize, kendimizi kontrol etme sorumluluğu aynı zamanda kendimize yol çizebilme özgürlüğü... Halbuki ne kadar ince bir ayrım var. Bu nasıl bir özgürlük dayatmasıdır. Uyumsuz bulunduğu noktayı kendisi tayin eder. Seçimini yapar ve seçebilmiş olmanın mutluluğunu yaşar. Acısını ona varlığını gösteren bir unsur gibi görür ve onunla bütünleşir. Camus diğer düşünürler kadar melankolik bakmıyor dünyaya. Belki biraz daha yukarıdan bakıyor, sağdan soldan her neyse ama tam ortasından değil. Bir duygu halindeki karmaşayı yalınlaştırıyor aslında. Bazen yüzeyselleştirdiği insan hissiyatının zincirlerini koparabileceğini ve kontrolden çıkabileceğini unutuyor. Karar vermek, yönetmek, ipleri elinde tutmak ne kadar zor halbuki fırtınalarda. Hangi stilde yüzeceğini sen seçiyorsun ama dalgaların boyunu aşmasına engel olamazsın ve kestiremezsin.
"Hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız" (Camus)
Ben de hep mutluluğun hatta pek çok duygunun seçilebileceğini iddia etmişimdir. Mutsuzum şikayet etmiyorum ve şu anda gerçekten mutsuz olmak istemesem değiştirebilirim ruh halimi. Ama hayır bunu yapmıyorum çünkü mutsuzluğumu şöyle bir güzel yaşamak istiyorum. Bir hafta sonra geçiş yapıcam. Bunu bazen söylerim Betül'e. O zaman ilgilenmeyi bırakır benle. Çünkü böylece suçlanacak bir şey, çekiştirilecek herhangi bir kimse kalmamıştır artık benim mutsuz olma sorumluluğunu üzerime almamla. Ve benim kararım olması da bunu ancak benim yönlendirebileceğim fikrini verir yanımdakine. Bana yardım edemeyeceğini anlar zira yardıma da ihtiyaç yoktur aslında. Dümen bende doyasıya üzülebilirim. Burada aslında camus'a arka çıkarak dalga boyunu yadsımıyorum, zira bir haftalık karanlıklarımın arkasından beni izleyen gölgeleri peşimden gelmemeleri için ikna etmek de hayli zor oluyor. Gölgeleri de ben seçiyor olabilir miyim? Belki o kadar da mutlu olmak istemiyorumdur. Gölgeler giderse yalnız kalırım, onlar beni besliyor bana ilham veriyor beni aşırı mutlu olmaktan koruyor.
Heidegger'a göre varlığın zemini ‘hiçlik’tir. Varoluşun temelinde bu yüzden tasa vardır. İnsan sonlu bir varlık olduğunun bilgisini bir yaşantı bir deneyim olarak içinde taşır, bu varoluşunun bir parçasıdır. Bunun farkında olan insan için sakin olmak olanaksızdır; o zorunlu olarak mutsuz bir varlıktır.Beckett da der ki "nothing is funnier than unhappiness" ve bir kahkaha patlatır ardından. Hayatın sürekli yinelemeler, aynı yinelemeler, aynı gibi gözüken farklı yinelemeler, tamamen farklı yinelemeler, farkı gözden kaçsa da küçük bir ayrılık ile ortaya tamamen yeni bir durumun çıktığını yineler durur.
Kral ve üç oğlunun hikayesini anımsar mısınız? Üçtü sanırım. Beni ne kadar seviyorsunuz diye oğullarına sorar kral ve üç oğul da bir şeyler söyler. İkisini anımsıyorum tuz kadar der biri, diğeri de şeker. Tuz diyene sinirlenir kral. Oğlunu cezalandırır. Saraydan gider babasını tuz kadar seven oğul. Bir gün geri gelir her nasılsa artık affediyordur belki kral bir şans daha vermek istemiştir ya da. Yok yok kralı davet eder oğlu özür dilemek için. Sofralar kurulur yemekler yapılır ama hiç bir şeyde tuz olmaz. Kralın da ağzının tadı kaçar. Hatasını anlar. Şimdi nereden geldi bu hikaye. Hemen bağlicam. Mutluluk ve mutsuzluk- şeker ve tuz. Mutsuzluk da ruhumuzun ihtiyacı. Sözde bir baltanın sapı kadar değersiz keskin ucunun işlevselliği yok. Ama tutacağın yeri bildiğinde, ağırlık merkezi vs. O zaman mutsuzluğu da kullanabilirsin. Onunla pek çok şey yapabilirsin. Tat verebilirsin hayatının sıradan gidişatına ve mutsuzluğunla mutlu olabilirsin. Belki de bir nevi burdayım deme şekli duyguların diliyle. Burda olmak için mutlu olmak zorunda değilim. Ya da mutlu olmayışım size burada olduğumu göstermez mi, bu dünyada yaşıyor olmama en büyük kanıt mutsuzluğum değil mi aslında.
Burada olduğum için mutluyum ama burada olmanın mutsuzluğunu yaşıyorum. Bu karşıtlıklar hep aynı anda varolacak. İyi kötü diye ayrılmazdan. Sanırım burada batı felsefesinden uzaklaşıp uzak doğu felsefesinin sınırlarına giriyorum karşıtlıkların aynı anda bir bütün içinde varoluşlarını vurgulayarak (bknz. Yingyang).
Kierkegaard'la da tanışalım yeri gelmişken: "İnsanların çoğu, sonucun ne olacağından kuşku duymayacak kadar fazla bilinçsiz yaşamaktalar; zihnin derin bağından yoksun yaşamları, ister çocukların sevimli saflıkları, ister budalalık söz konusu olsun, karışık olayların, bir parça eylemin, rastlantının bir dağınıklığından başka bir şey değildir; onları bazen iyilik yaparken, daha sonra kötülük yaparken ve her şeye yeniden başlarken görürüz; umutsuzlukları bazen bir öğle sonrası kadar sürer veya üç haftaya kadar uzanır ama bir kez daha işte neşelenirler ve bir daha bütün gün umutsuzluğa kapılırlar. onlar için yaşam, içine girilen bir oyundan başka bir şey değildir; ama hiçbir zaman her şeyi, her şey için tehlikeye atamazlar, hiçbir zaman yaşamı sonsuz ve içedönük bir sonuç olarak tasarımlayamazlar. aynı zamanda aralarında olayları sadece birbirinden ayrı olarak, şu veya bu iyi davranış, şu veya bu yanlış davranış şeklinde tartışırlar.''
Camus, kitabın içinden:
Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin 'hiç' yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu saptamaların hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit 'kaygı' her şeyin başlangıcındadır.
Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde, zaman alıp götürür bizi. Ama, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak yaşarız: "yarın", "ileride", "iyi bir işim olunca", 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Gene bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama, aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu..Yarını istiyordu hep, bütünn benliğinin bundan kaçınması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz budur işte.
Bir basamak daha aşağı inildi mi, yabancılık başlayıverir: dünyanın 'yoğun' olduğunu fark etmek; bir taşın ne denli yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın, bir görünümün bizi ne büyük bir güçle yok sayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insandışı bir şey yatar ve bu tepeler, gökyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverir, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle. Bin yıllar ötesinden dünyanın ilkel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnız kendisine önceden verdiğimiz biçimleri ve çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz. Yeniden kendi kendisi olduğuna göre, dünya bizce anlaşılmaz olur. Alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar. Uzaklaşırlar bizden. Bir kadının alışılmaz yüzü altında, aylarca ya da yıllarca önce sevllmiş kadını bir yabancı gibi bulduğumuz gibi, bizi birdenbire böylesine yalnız kılıvereni bile arzulayabiliriz belki. Ama zamanı gelmemiştir daha. Bir tek şey: dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, uyumsuz budur işte.
Uyum sağlamak için bir çaba harcamayan, uyumsuz olmak gibi bir kaygısı da olmayan; aslında herhangi bir kaygısı olmadan sadece yaşamını sürdüren kişidir uyumsuz. Uyumsuza biraz umut verin köyün delisi olur, eline bıçak verip canına kıydırın bu sefer de süzme bir idealist. Peki hangi noktada uymlu olur? Uyumsuzun tersi nedir, zıttı, öteki tarafı yolun?Umudu aldık uyumsuzun elinden. Alsında o kendi isteğiyle bıraktı ellerinden. İnancını yitirmişse onu durduran peki? Hayatın bir anlamı olmadığı fikrine kapıldığın anda sorgulamalar başladığı anda uyumsuza yaklaşıp seçim yapıyorsun. Uyumsuz olursan artık her şeyin dengesiz düzensiz rastgele olduğunu kabul ediyorsun. Bu da senin düşünmen için bir sebep bırakmıyor, ne yapsan boş. Tanrı diye bir şey var ya da yok. Ama ortada olan bir gerçek var ki her şey absürd kalıyor gerçeklikle karşılaşınca. Bazen tesadüfi, bazen bütün nedensellikler çatırdıyor, bazıları sabit kalıyor.
Tanımak ve bilmekle alakalı aynı zamanda bu karşılaşma anlarındaki absürdlük/uyumsuzluk. Dünyayı bilmiyorsun ve ona uyum sağlayamıyorsun. Bildiğin kadarına da bilinmezliklerin verdiği huzursuzlukla sahip çıkıyor ama ister istemez tutarsız yaklaşıyorsun. Ama bir yandan yaşıyorsun. Bilinmezlikleri de sahiplenmen gerek ki anlamasan bile kontrol edebilme imkanın olsun. Şey gibi, düşmanını kendine yakın tutmak gibi! Ya da misyonersen diğer dinleri de bilmelisin. Bir sivil polissen hakkaten torbacı olabilmelisin gibi... Önce uyumsuz ol, uyumsuzlukları yaşa çünkü içinde bulunduğun evren uyumlu bir yer değil ve olmayacak. Beyaz örtüdeki toz zerresi olarak neyi değiştirebilirsin. Önce beyaz ol. Siyahını kaybetme. Sen küçük bir toz zerreciğiydin pis bir toz masaya konan, hatta Heidegger'in dediği gibi sen masaya fırlatıldın. Bunda sorumluluğun yok. Ölümünden de büyük ölçüde sorumlu değilsin. Biri pencereyi açar ve rüzgarla birlikte hiçliğe karışırsın. Ancak masadayken varolabilmek için beyaz olmalısın. Uyum sağlamalı ama uymamalısın, uyumsuz dediğin kafa tutar, özgürdür, sorumludur.
Camus: Bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.
"Boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan- uyumsuz"
Nietzsche'nin şu lafını da çok beğendiğim için hemen ekliyorum: '"Açıkça görülüyor ki gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi sanat, müzik, dans, us, düşünce gibi, uğrunda yaşam çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş çılgın ya da tanrısal bir şey çıkar: diye yazdığı zaman, büyük bir ahlakın kuralını gösterir. Ama uyumsuz insanın yolunu da gösterir. Aleve boyun eğmek aynı zamanda hem en kolay, hem de en güç şeydir. Bununla birlikte güçlükle boy ölçüşürken, insanın bazı bazı kendini yargılaması iyi olur. Bunu yalnız o yapabilir".
Her şeyde bir anlam arıyorduk hani. Ne oldu? Bunda da var bir hayır modundaydık bazen de ki bu da anlamlandırma çabamızdandı ki anlamı bulamayıp şapkacıya dvrediyorduk işin içinden çıkamadığımız zamanlarda uyumsuz olmamak adına her çelişkiyle karşılaştığımızda ve geleceğin bilinmezliği yüzümüze çarptığında :) Eee normal tepkisi vermek nasıl olurdu acaba. Bülent Ortaçgil melodisiyle "herşey normal" "bu da normal"..
-Ben miyim anormaal?
Heidegger "eğer, ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur."
soren kierkegaard:
"parmağımı varoluşa batırıyorum - hiçbir şey kokmuyor. neredeyim? dünya denilen bu şey nedir? beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? dünyaya nasıl geldim? niçin bana danışılmadı?"
gerçek ona fazla ağır gelmiyordu, gerçeğin yükünü taşıyamayacak kadar zayıf değildi; hayır çok güçlüydü, ama bu güç bir hastalıktı. gerçek uyarıcı gücünü yitirdiği anda o savunmasız hale gelirdi; onun içindeki kötülük işte buradaydı. uyarılma anında bile bunun bilincindeydi ve kötülük bunun bilincinde olmasında yatıyordu.
aldous huxley: "belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir." Kim bilir. Tabi ki şapkacı.
_ Pişşt Şapkacı... Aaa gitmiş. Belki de kafama göre şapka uyduramamıştır. Şapkalarımı da almış, insafsız! Sahi ben onları hiç giymezdim öyle rafta dururlardı. Neyse neyse iyi olmuş böylesi. Hiç pazarlık yapmadan almıştım hem bana özel gibi değillerdi, her kafada vardı onlardan. Seri üretim. Şapkasız çıplak kalmıyorum ya. Kafam üşüyebilir ama üşütük kafalar iyidir. Zaten iyice karıştı. En azından üşüyünce bir kafam olduğunu hatırlayacağım. Benim kafam kime ne, kafamın üşümesini seçiyorum!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder