life is your canvas

life is your canvas

25 Ocak 2013 Cuma

"Yeni Dünya" ve "Anayurt Oteli"




1- Yenidünyadaki öykülerden bahsedeceğim. Söz bu sefer daha sakin sükut içinde kendimi ifşa etmeden yapacağım bunu :)) heyecanımı bağışlayınız. Şu an kitabı babam okuduğu için göz gezdiremiyorum. Ama aklımda kafası at arabasının tekerine çarpan bir ceset, ilaç yazmayan bir doktor, bir düğünde erkekler için yapılan eğlence, pezevenk bir amca, hasta kızıyla yalnız yaşayan temizlikçi bir teyze, berbere gelen küçük kız, yörük sevdiğine ulaşmak için dağda ölen bir adam ve şarkıcı bir hatunu götürmek isteyen ayyaş bir amca kalmış. Hikayelerdeki duygular benzer, tek bir ağızdan çıktığı çok aşikar. Karakterlerde hep hüzünlü can sıkıcı mide bulandırıcı ya da absürd melankolik bir haller var. Çok sıradan hayatları olan insanlara sıradışı karakterler vermiş ya da sıradanlığının arkasındaki gerçekleri görmeye başlıyorsunuz... Şöyle bir şey var öykülerde: sonunu merak etmiyorsunuz. Sonunun nasıl olduğu önemli değil. Okumak istiyorsunuz sadece. Okurken dilinize değişik tatlar dokunuyor ve tanımlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Gözünüzü kapatıp ağzınıza bir lokma uzatıyor yazar ve hadi bakalım bu neyin tadı tahmin et diyor. Ama bu elma diyemiyorsunuz çünkü elmayı armudu portakalı karıştırıp da  veriyor. Aynı anda pek çok duyguyu yaşıyor ama ayrıştırmakta güçlük çekiyorsunuz. Ufak tefek ayrıntılara çok fazla anlam yüklediğini fark edince şaşırıyorsunuz. Ve bu kadar çok ayrıntıyla çizilen bir resmi görmemek de mümkün olmuyor.

2-  Aslında okumak için mi yazıyorum yazmak için mi okuyorum çok emin değilim; ama okumak daha kolay orası kesin. Yazmak beni gerçekten yoruyor çünkü; düşünmek zorunda kalıyorum ve çoğu zaman başlangıç noktasını kaybedip başladığım yolda zikzaklar çizerek kendi yolumda kaybolup gidiyorum. Kendi yolunda kaybolmak... Kararlarını kendimiz verdiğimiz bir hayatın içinde nasıl kendimizi yabancı hissedebiliyoruz? O yollar resmi haritada görünmediği ve kabul edilmediği için sanırım.

Her birimiz yollar çiziyoruz kocaman bir harita üzerinde. Haritayı kuş bakışı gören bir varlığa inanıyoruz; en azından ben öyle bir varlığa inanıyorum. Her birimizin yolları birbirinden ayrı olmasına rağmen zaman zaman çakışıyorlar. Birbirimize dokunduğumuz anlar bunlar. Ve şu anda kendi dokunulmazlığı kaldırıyorum aslında bunları yazarak. Birilerinin yoluna çıkmak istiyorum. Böyle zamanlarda kendimi daha az yalnız ve daha sıradan hissediyorum. Farklı olmayı seviyorum. Ama farklılığın yalnızlıkla eşdeğer olduğunu, bu yalnızlığın bazen harika bir şeyken bazen de can sıkıcı olduğunu düşünüyorum.

Aynı yolu çizmeyeceğiz herhangi başka birisiyle ama yan yana olabilir o yollar değil mi? Ara sıra uzaklaşıp yakınlaşan eğriler halinde ama aynı yöne doğru ilerleyebilir. Bazen bir vadinin iki farklı yamacından geçer ama vadinin sonunda sağınıza bakıp el sallayınca göreceği bir mesafede olabilirsiniz. Ama vadi boyunca ikiniz de farklı bir manzaraya bakar, farklı kareleri görürsünüz. Buluştuğunuz anda ya birbirinizi manzaranın ne taraftan daha güzel göründüğüne ikna etmeye çalışır ya da iki yakanın da farklı tasvirleri olduğunu görüp bu farklılıktan keyif alır ve sizin yolunuzun geçmediği yakayı tanımış olmanın deneyimine varırsınız.

Başınızı önünüze eğip de yürüyebilirsiniz elbet. Hiç bir yolda haberiniz olmazsa neler kaçırdığınızı asla bilmeyeceksiniz. Pişman olmayacaksınız ve tereddüde kapılmadan kendi yolunuzla haşır neşir olacaksınız. Ben sanırım pek bir meraklıyım. Çok sağıma soluma bakar, insanların yollarına dadanır, hayatlarına burnumu sokar ve bir süre yürürüm o yollarda. Ya da seslenirim: senin o taraftan bakınca nasıl görünüyor dünya? Babamla Kırşehir'e giderken oyun oynarız bazen. Zaten babam arabayı kullanırken ben de ön koltukta yolu izlerim. Yol yol yol... Yolu sevdiğimden yolla ilgili benzetmeleri de çokça kullanıyorum. Yol deyince size ne ifade ediyor ki? Bana bir sürü şey anlatıyor bu kelime. Neyse babam arabayı kullanır ben de camdan dışarıya bakar ve etrafımı izlerim. Böyle zamanlarda başka hayatlar da olduğunu farkederim. Çocukken buna kafa yormazsınız. Siz ve sizin aileniz, arkadaşlarınız, sınıfınız, akrabalarınızdan ibarettir hayat. Ben çocukken babamla oynadığımız bu oyun beni hep çok etkilemişti. Yolda hızla ilerlerken her geçtiğimiz köyde kasabada ilçede şehirde babamla birbirimize bir ev seçer ve anlatırdık o evde neler oluyor diye. Kimler yaşıyor, kaç kişiler, çocuklar neler yapıyor, anne-baba ne iş yapıyor, boş zamanlarında neler yapıyorlar, akşam nasıl vakit geçiriyorlar, tatile gidiyorlar mı, evlerinin içi nasıl... Bambaşka bir hayatın içinden geçen bir yolda babam bizi köye götürüyor. İnsanların hayatının tam ortasından geçiyoruz, dokunmadan sadece uzaktan izleyip merakla hayaller kurarak. Yolumuzun sonunda yine bizden ayrı ilerleyen hayatlar oluyor ve biz sadece bir hafta dahil oluyoruz o hayatlara. Babaannem, anneannem, dedem, amcam ve diğerleri... Yollarımız çakışıyor. Belki de biz onların yoluna çıkıyoruz. Onların hayatlarının kısa bir zaman birer parçası oluyoruz. Biraz huzursuzuz. Kendi yolumuzu özlüyoruz. Ama eve döndüğümüz zaman bizim de yollarımız ayrılıyor. Babam-annem-ben... Aynı evde farklı hayatları yaşıyoruz vadilerden dağlardan tepelerden geçerek. Yine de hani şu yan yana yürüme hissini yaşadığım zamanlar bunlar. İki sene önce soruyorum babama yine bir yol ayrımında. Kırşehir'den Isparta'ya dönerken arabayla, baba bir hafta en azından üç beş onlarla kalabilir miyim diyerek yol kenarında çadır kurmuş yazlık işçileri gösteriyorum. Her sene yaz aylarında ekin biçme zamanında ya da artık tarla işleri ne varsa başka (işte bilmediğim bir hayat daha) bu adamlar evi barkı bırakıp çocuklarıyla eşleriyle burada mesken tutuyorlar. Tarlalara yakın boş arazilerde çadırlarını kurup para kazanma derdiyle yazı burada geçiriyor ve çoluk çocuk çalışıyorlar. Evlerinden çok uzaktalar. Hayatlarından çok uzakta... Kendi yollarında... Onların yoluna çıkmak, tanımak istiyorum. Git dese giderim babam. Hayatta korkulan şeyin başa geleceğine çok inanırım bu yüzden de biraz gözü kapalı bir saflıkla donanmışım. Hani korku filmlerindeki sesin nereden geldiğini arayan kadın karakter vardır ya, hani ilk o öldürülecektir satırlı adam tarafından :) İşte ben o kadın karakterim kendi hayatımda. Öleceksem acısız olsun, sona kalmak gibi bir derdim yok onca kayıptan sonra. Bir şey yoksa da ki bence yoktur kedidir o kedi...

2- Farkındayım; kayboldum yine :) Sanırım Anayurt Oteli'ni anlatmaktan kaçıyorum. Kaçıyorum çünkü kitabı bir solukta okudum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ben kitap eleştirmeni değilim ki. Okuduğumu yazmıyorum elbet; okuduklarımın bana hissettirdiklerini yazıyorum. Beylik laflarla bu kitap da iyiymiş dedirtmek değil derdim, kafa bulandırmak istiyorum. Ben yazarken nasıl gölgeler savruluyorsa kafamdaki duvarlara çarpa çarpa, okuyanların da yolunu şaşırıp benim yolumda az biraz yürümesini istiyorum. İşte bu kitabın bana ne hissettirdiğinden emin değilim. Evet yine aynı yazar, yine benzer bir karakter aylak adama. Ama bu adam, Zebercet, (bu arada zebercet mutluluk veren, stres azaltan, şifalı ve eskiden beri şans getirdiğine inanılan bir taşmış) tuhaf bir adam. Adıyla müsemma değil maalesef. Mutsuz. Sayfalarca okuyorsunuz onun beyninde serbest bıraktığı çağrışımları. Kelimeler cümle olamayacak kadar kopuk vaziyette dolaşıyorlar adamın kafasında. Size gördüğü, tanıdığı insanları anlatıyor. Çalıştığı otele gelen müşterileri anlatıyor. Ama sanki kendisini anlatmak istemiyor. Belki o da kendisinden kaçıyor ve kendisini anlatması için kendisiyle yüzleşmesi gerek. Geçmişinden bahsederken ona ait bir geçmiş olduğunu anlayamıyorsunuz; sanki kahvede otururken yan masadan duyduğu bir şeyleri sizin kulağınıza fısıldıyor. Belki mesleki deformasyon diyeceksiniz ama :) anlat ulan adam akıllı neymiş derdin bir görelim diyesim geliyor Zebercet'e. Çocukluğuna inmek istiyorum :) Malum çocukluktan başlıyor yolculuk ve geri dönemesen de bir şeyleri bulup gün yüzüne çıkardığında yaşadığın apışıp kalma duygusu seni bir duraklatıp düşündürüyor. Değiştiremesen de keşfedilen bilginin verdiği huzursuzluk (ya da olumsuz mu olmalı yok yahu değil belki de farkındalık demeliyim; ama iyi şeyler hakkında çok kafa yormayız ve aa ben kurufasulyeyi çok severim neden acaba deyip de anneannenin yaptığı yemek için fasulyeleri bahçeden topladığınız o anı hatırlamazsın. Genelde kuru fasulyeyi sevmiyor olman üzerine düşünüp ulan ben niye bunu yemiyorum acaba zamanında zorla yedirmeye mi çalıştılar bana bu yemeği, ya da içine ilaç mı kattılar bu yemeği seviyordum da sırf ilacı yutayım diye belki de çok yemişimdir sıkılmışımdır diye düşünür insan) arkana bakıp bakıp yaşadığın o yarım kalmışlık, eskiklik, tamamlanamamışlık, bilinmemezlik duygusunu sağaltıyor. Daha bir önüne bakmak istiyorsun o vakit. Bilmek insanı tedirgin eden yoran bir şey. Aynı zamanda parlak sarı bir zebercet taşı gibi elinde tuttukça, sana ait hissettikçe rahatlatan da bir şey.

Zebercet'in sıradan bir hayatı var. Her birimizin hayatı ne kadar sıradansa onun ki de öyle. Ama her birimizin hayatı aynı zamanda birer puzzle, bulmaca, denklem vs. Yani o kadar sıradan. Her günü aynı, hatta takıntı derecesinde yinelenen ritüelleri var. Hayata tutunma çabası. Bir arkadaşımla süprizlerden konuşurken ikili ilişkilerdeki, çiçek almaktan klasiktir mevzu açılmıştı. Her sevgililer gününde, her cuma vs çiçek alıp da gidersen eşine-sevdiğine ne anlamı kalır ki demişti. Biliyor zaten alacağını. Hiç bir kıymeti kalmıyor. Arasıra yapıp şaşırtacaksın ki mutlu olsun, kucağına atlayıp sarılsın sana. Davranışçı yaklaşımların kokusu geliyor mu burnunuza :) ceza-ödül-pekiştireç-zamanlama-sıklık... Neyse hayatımızda önemli kavramlar bunlar ve çok fazla işimize ilişkimize burunlarını sokuyorlar, doğallığını kaybediyor ilişkiler. Ama kafa öyle çalışıyor tecrübeyle tekerrür ediyor öğrendiğimiz yaklaşımlar. Velhasıl kelam... Hediye... Önemli mevzu. Bunun Zebercet'le ne ilgisi olduğunu da şu ufacık kopuştan sonra anlayacaksınız bir müsaade az sabır çok laf.

Her akşam sevdiğiniz insanın elinde bir çikolatayla geldiğini hayal edin. Çünkü siiiz çikolatayı çok seviyorsunuz. Kadın erkek cinsiyet pozitif ayrımcılık vesaire mevzularına kaymayalım bu bir erkek için de aynı şekilde olabilir; sadece kadınlara seslenmiyorum evvela bilesiniz çikolata asrın serotonin kaynağı... Her akşam sevdiğiniz kişinin size çikolata getireceğini bilmek nasıl bir duygu? Bir nevi ritüel. Akşam biliyorsunuz ki sevdiğiniz kişi eve gelecek ve elindeki çikolatayı size uzatıp gülümseyecek. Belki siz o anda o çikolatayı iştahla yemeyeceksiniz çünkü az önce koca bir nutella kavanozunu (kavonoz diye yazılır sanırdım) tatlı kaşığıyla taciz ettiniz. Ya da belki sevdiğiniz çikolatayı gülümseyerek vermiyor ilk zamanlardaki gibi alıp masanın üzerine koyuyor. Aslında burada çikolata, bayramda el öpmeye, işe giderken öpüşmeye, eve gelince merhabalaşmaya, sokakta tanıdığınız insanlara selam vermeye eşdeğer. Kaybedenler Kulübü filminde Nejat İşler ile hatun yemek masasında ritüellerden bahsediyorlar. Can sıkıcı olduğunu söylüyor kız önce karşısındaki adamın hayatına özenerek, adam da benim hayatımda da değişen bir şey yok diyor; seninki sana sıkıcı benimki bana. Sonra kız şöyle bir cümle kuruyor:
                          
                                      rutine dönüşmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz ki hayatında.

Seviyorum ben bu lafı. Rutine dönüşen ve tekrarlanan şeyler bana güven veriyor. Alışkanlık dediğimiz şeyler, aslında bizim en zor değiştirdiğimiz ama tutunduğumuz zaman da güvende hissettiğimiz dallar hayatın gövdesinden sarkan. Her şey değişiyor, biz değişiyoruz, bize ait olan ya da ait olduğumuzu hissettiğimiz şeyler, yerler, kişiler değişiyor. Yaşanmış olanlar bile değişiyor her anlatışta, her ağızda. Böyle sürekli dönen bir çarkın dişlilerinin arasında değişikliklere ayak uydurarak, kafa tutarak, bir parçası olup da zaman zaman takılıp bir dişten öbür dişe kayarak yaşarken, o tedirginliğin içinden ara sıra çıkıp da dinlenebileceğin, çarkın ekseninde sabit bir cıvata olduğunu bilmek huzur vermez mi...

İşte Zebercet de bir şeylere tutunmaya çalışıyor. Her sabah çay içtiği saat belli, aynı şeyleri yiyor içiyor ve sigarasını tüttürüyor. Otele gelen giden insanlar sürekli değişiyor. Bazen aynı kadın bir kaç farklı adamla gelebiliyor hepsi o. Burada kalanlar burada misafir. Hatta o köyde de misafirler çoğu. Yoldan geçenler ya da zorunlu hizmetini tamamlamak üzere atanan memurlar. Ama Zebercet oraya ait. Hayatını susarak ve göz yumarak; ama her şeyi görüp yaşayarak geçirmiş, tuhaf aile bağlarına ve yaşantılarına sahip bir adam. Onun suskunluğu boyun eğmek değil sanki, onun suskunluğu bir nevi isyan. Hayata tutunmak için hep aynı berbere gidişler ve otelden dışarıya adım atmak istemeyişler. Daha fazla yaşamak, görmek, bilmek istemiyor. İsteklerinin sınırlarından korkuyor belki de. İsterse yolunu değiştirmek zorunda kalacak olmanın kaygısını yaşıyor.


Dipnot: Az önce blogu görüntüledim de. Bu iki yazarın kitaplarını yanyana görmek çok hoşuma gitti. Niyeyse sayfayı her açtığımda da bozuluyor resimlerin düzeni peeh!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder