Bitireli iki gün oldu ancak yazamadım. Tatilimin bu kısmında kendimi biraz eve kapatmış durumdayım aslında yazmam beklenirdi; ancak kendimle uğraşmaktayım. Bu kitap hakkında yazarken de aynı uğraşa devam edeceğim zaten. Uğraşlarımdan ufak bir kısmını da yüzümdeki yaralar oluşturmakta. Çirkinim de çirkinim.. Ayrıca görüntüsünü geçtim, diyelim ki geçtim, canım acıyor :(
Ahmet Altan, evet evet onu da ilk defa okuyorum. Ekşisözlükte kendisi hakkında yaklaşık 2000 tane entry mevcut, pek çoğu siyasi nitelikte ama ben bu kısmına hiç girmiyorum. Wikipedi de Hrant Dink Barış Ödülü almış olmasından bahsediyor. Google da ilk link olarak Taraf gazetesindeki köşe yazılarına yönlendiriyor. Zira Aralıkta yazmayı bıraktığını ve asıl işi olan romanlarına döndüğünü söylüyor son yazısında. Benim okuduğum kitap kendisinin yayınlanan üçüncü kitabı, Sudaki İz diye de bir kitabını almıştım kütüphaneden kendisi ikinci kitapmış araya bir kaç farklı yazar attıktan sonra onu da elden geçireceğim sanırım. Aslında Sudaki İz kitabını da arkasını okuyup aldım, yasaklanan basımını aldım yenisini değil. Neyse dedim ya beni kitapları ilgilendiriyor.
Babama sordum nasıl bilirsin diye; Çetin Altan'ın oğlu diyor. Birinin oğlu ya da kızı olmanın ne kadar çok şey ifade ettiğine şaşmalı mı... Ünlü olmak gerekmiyor sanırım bunun için. Ben babamın kızı mıyım? Benden Davut'un kızı diye bahsedenler varsa acaba akıllarından benimle ilgili neler geçiyordur. Onun kadar dürüst müyüm? Güçlü? İnatçı? Tutumlu? Sanırım babamla ilgili algılarım zaman içinde değişti ve değişmeye devam ediyor. Aslında mevzu Çetin Altan'dan başlamıyor; sadece babamın cevabı benim yazıya girişime önayak oluyor.
Isparta'dayım, çirkinim, yorgunum, tükenmişlik var bir nebze, kaçış var, saklanma var, kafayı gömme var, tutunma var, ait hissetme var bazen ya da tam tersi neredeyim ben hissi... Yedi yılda insan aşamaz mı bu duyguları? Baba ocağına dönünce hala kimlik karmaşasına düşürecek duygu selinde sağda solda tutunmaya çalışacak sabit bir şeyler arar da akıntıya küfreder mi! Bir yere ait hissetmiyorum evet, bir şeylere ait de hissetmiyorum. En ait hissettiğim ailem var ama sanırım ben onlara aitim onlar bana ait değil. Bu arada ait kelimesi ne kadar anlamsızlaştı şu anda gözümde ıyyk hiç sevmedim onu. Cümleyi okurken ikinci bir kez "ait1 yerine "sahip" koyarsanız bir nebze daha mı anlamlı olacak ne. Bu cümleyi öylece bırakmak belki daha hayırlı, yoksa el yakacak. Zaten kelimelere takılmak da bir nevi bu cümleyi değersizleştirme çabası...
Kitabımızda Nermin var, Hüsrev Bey var, Haluk, Rosemary, Ertuğrul, Müberranım var... Daha başka karakterler de tanışıyorsunuz konu komşu, akraba, parti üyeleri, Hüsrev Beyin metresleri...
Hüsrev Bey ve Nermin kitabı götüren karakterler.. Yalnızlar, hayatta kimseyi sevmediklerini söylüyorlar sürekli. Sevmekten özellikle kaçmıyorlar belki ama sevmek için çaba da harcamıyorlar Fromm'un bahsettiği "sevme sanatı"ndan pek haberleri yok yani. Şöyle de denilebilir insan ilişkileri konusunda hep kısır bir döngüde ikisi de.
Belki de en büyük ortak özellikleri saklanmaları. Güçlü olabilmek için ve insanlara güvenmedikleri için pusuda yatıyorlar sürekli. Saklandıkları delik tek kişilik. ne çıkmaya cesaretleri var ne de yeni birisini almak için tek kişilik delikte sıkışmayı göze almaya. Sanırım bu romandaki karakterlerden herhangi biriyle özdeşleşemedim, hatta onu anlamakta zorlandığım için pek çok yerde sadece kabul etmekle yetinerek romana dahil olmaya çalıştım.
Müberranım da saklanıyor. 70 yıldır içine attıklarını artık orada tutamıyor. Zaten sonra deliriyor.
Bilmem belki fark etmişsinizdir gündüz gözüyle yazamıyorum gece hafakanlar basmalı ki karanlık beni saklıyor deyip de rahat rahat burnumu yorgandan dışarı uzatayım... Ama aslında anlatmak istediklerim sadece beni ilgilendirmiyor bu sefer; aslında bu sefer bir yazarsam muhtemelen kendi sınırlarımdan çıkıp bambaşka sınırları yoklayacağım. Aile meselelerine çomak sokup bal kovanındaki arıları kovalamak gibi bir şey olacak. Yapmayacağım bunu. Yazmak istediklerime ket vurmak da cidden yazının iinde kaybolup gitmek ve haa nerede kalmıştım diyerek afallamaktan daha zormuş. Bir an kitlendim, ama inat ettim neye benzerse benzesin yazacağım. Daha en başında belliydi benim bunu kotaramayacağım...
ELİNİ GÖSTERMEDEN OYNANAN BİR OYUN MU BU, HATTA OYUN MU YA BU!!!
Nermin görüştüğü erkeklere bağlanamıyor, sevemiyor. Sevilmek istiyor ve bu konuda da uzmanlaşmış kendisi; örnek alınası sevilme çabaları... Karşısındaki erkeğin acı çektiğini gördüğü, zayıflığını sezdiği anda da ona acıyor. Hatta ondan sevgi anlamında daha da çok uzaklaşıyor. Aslında bir nevi kaçan kovalanır muhabbetinin içinde buluyorsunuz kendinizi onun erkeklerle olan ilişkilerini okurken. Ulaşamadığı insanları seviyor, onu sevmeyene takıyor kafayı ama sevildiğini hissettiği anda başa sarıyor. Birini sevdiğinizi nasıl anlarsınız? Nermin sevmiyorum diyor, kendisine duyulan sevgiyi seviyor sadece. Bir tür güç yarışına giriyor yanındaki adamla; ama ne tuhaf bir yarıştır ki kazananı yok. Eğer karşısındakini ezerse ona verdiği değer yok olup gidiyor; eğer ezilirse karşısındakinin gücü onu etkiliyor ama bu sefer de güçlü olamadığı için oyunu yarım bırakıp mızıkçılık yapıyor. Yarım bırakmazsa da karşısındakinin onun zayıflığını görüp geri çekileceğini biliyor. Güçlü olduğu zaman karşısındakinde yarattığı tedirginliği seviyor. Sonu gelmeyen bir bulmaca gibi. Gizemli, boşluklar var ve ipuçları var. Sırayla çözüyorlar. Sorular ne çok zor olmalı ne de çok kolay. Zor olursa pes edecekler, kolay olursa sıkılıp bırakacaklar. Ama bir türlü dengeyi kuramıyorlar çünkü ikisi de kazanmak istiyor. Kazanmak da neyse artık. İkisi de birbirinin zorlandığını, heyecanlandığını, terlediğini, korktuğunu görmek istiyorlar. Kendilerine sıra geldiğinde ise sanki az önce ensesinden kaynar sular boşalan o değilmiş gibi yaz ortasında boyunlu kazaklar giyerek terlerini saklıyorlar. İlişkilerin oyunlara benzediği metaforlardan pek de hazzetmiyorum aslında. Çünkü gerçekten de oyun gibi yaşanıyor, kuralların kesin olmadığı ve karakterlerin avatarlarını diledikleri gibi kontrol edebildikleri oyunlar bunlar. Küçük ince hesaplar, dile getirilmeyip vakti gelince kullanılmak üzere ıstakada bekletilen okeyler, karşısındakinin hamlesine dair tahmin yürütmeler ve yanılınca yaşanan hayal kırıklıkları, elini göstermeden aynı tahminsel beceriyi karşındakinden beklemeler, anlaşılma oyunları, denemeler-yanılmalar, sınırları zorlamalar, yarım kalan cümleler... Neden açık olamıyoruz! Neden isteklerimiz, beklentilerimiz bu kadar gizemli olmalı? Neden elimizi açıp oynayamıyoruz? Heyecanı mı yok... Ellerimizi açıp da kartlarımızı koz olarak kullanmak yerine masadan kalkıp birlikte ağaca falan tırmansak ne bileyim koşsak ip atlasak paten kaysak elim sende... Şikayet ediyorum çünkü ben oynayamıyorum. Aaa çok güzel oyunlar bilir oynarım, çocukluğum sokaklarda geçti ama ilişkilere gelince mevzu ben huzur istiyorum. Ne düşündü acaba, ne yapmak isterdi, buna mı canı sıkıldı, mutsuz mu, kızdı-mılara kafa yorup sonra ya yoktur bir şey olsa söyler deyip de yanılıp tahminlerimden birinin tutmasının ardından her defasında hadi bakalım şule çalıştır kafayı diyerek bunun işe yaradığını görüp de kendimi yormak istemiyorum. Zaten hayatlarımız yeterince yorucu ve düşünmemiz gereken, beynimizi meşgul eden onca şey var. Neden birisinin peşimizden koşmasını bekliyor, bizi keşfetmesi için ipuçlarını toplaması için cesaretlendiriyor, aldım verdim çekişmesinde yarım adımlar atıp da kafa karıştırıp hesap yapmaya zorluyoruz. 38 numara ayakkabı giyiyorum ve senin ayağıma basmanı cidden umursamıyorum çünkü canımın yanmayacağı gibi bir hayalperestlike atmıyorum o adımları aksine biliyorum canım yanacak. Ve sen bir adım geldikçe ben de bir adım geleceğim. Bu gayet açık, net ve güvenli.
SEVME SANATI
Aslında benim en çok ilgimi çeken, romandaki karakterlerin hayatlarında ne kadar da pasif oldukları oldu; kendi hayatlarında! Çalışmıyorlar, hiç bir sorumlulukları yok, Hüsrev Bey zamanında çalışmış ama onunki de memuriyet gibi bir iş değil ki yap denileni yapmış adam bir nevi seri katilmiş; ama yine gününü gün edip mutsuz eğlenceleri doyasıya yaşamış. Nermin desen sadece kendisiyle uğraşıyor hem fiziksel hem de ruhsal sorgulamalarla kendi yakasını bırakmıyor. Zora gelince kaçıyorlar. Fromm haklı sevgi de hayattaki pek çok şey gibi disiplin gerektiren bir şey. Hayatında disiplin yoksa ilişkilerinde de aynı düzensizliği yaşıyorsun. Bu yüzden insanlar hayatları düzene girmeye başlayınca evlenecekleri insanı arıyorlar. Bu yüzden iş ilişkileriniz, arkadaşlıklarınız daha rutin, seviyeli belki ama standart ve daha az yorucu oluyor. Kafanızı meşgul eden belirsizlikler çoksa ilişkilere yatırım yapacak enerjiniz, zamanınız ve hevesiniz de olmuyor. Aslında hayatlarımız düzene girinceye kadar zorluklar karşısında kaçabilmek çok harika bir lüks. Okul, iş, ev, arkadaş, sevgili... değiştirebiliyoruz. Beğenmezsek kalmıyoruz, sıkılırsak kalkıyoruz, bizi bağlayan bir şey yok. Bu özgürlüğün içinde kıpır kıpırken de kendini birine bağlamak çok zor değil mi... Çalıştığın yer belliyse ya da yaşadığın şehir ve ya evin vs bir yere demir attıysan yoldan geçen birini yanına alıp gel sen de bana katıl demek daha kolay çünkü bir yandan sorumluluk almaya da hazırsın düzenin seni mecbur kıldığı ölçüde zaten pek çok sorumluluk almışsın. Hatta o noktada hayatına girecek insan senin sorumluluklarını da paylaşacak beraberinde getirdiği sorumluluklar dışında. Önce bir koltuğa şöyle ucunda değil de her an kalkacakmış gibi adam akıllı yerleşerek oturun sonra iki popolu olun. Yine de genellemiyorum ha. Hani hayata geç atılan ergenliği diz boyu yaşayan bir kesimden bahsediyorum, kendimden yola çıkıyorum tabikisi, kendimden kendi çevremden...
YAŞADIĞIN SORUNUN SANA NE FAYDASI OLABİLİR?
Küçücük hayatlarımız ve büyüttüğümüz sorunlarımız var. Büyük değil o sorunlar ama onları büyüttüğümüz zaman aslında yeni sorunlara yer açılmamış oluyor. Kafamıza taktığımız sorun her ne ise onunla uğraşmaktan diğer pek çok sorun olabilecek şeyi görmüyoruz. Aile terapisi eğitiminde görmüştük; sorununuz ne işe yarıyor? Bu önemli bir soru aslında kendi kendimize sorabileceğimiz. Küçük bir soruna kafayı takıp da hayat memat meselesi haline getiriyorsanız, ki bunun uzunca bir süre farkına varamayacaksınız birisi çaat diye yüzünüze vurasıya kadar ya da altta kalan büyük sorun çıban başını veresiye kadar, orada sizi daha çok üzecek yaralayacak bambaşka bir sorun gizlidir ve onu görmemek için sizin ufak tefek sorununuzla oyalanmanız gerekmektedir. İşte o ufak tefek sorun siz büyük olanla yüzleşmeye hazır oluncaya kadar sizin için faydalı bir şeydir. Bu kadar düşünmek de iyi değildir biliyorum. İnsan olumsuz şeylerden bahsettikçe, olumsuzlukları düşünüyor; aklına o tek kişilik delikteki karanlık, sıkışıklık ve karşınızdakinin boğucu nefesiyle burun buruna olmak dışında bir şey gelmiyor. Halbuki sıcaktır orası, samimidir, korktuğunuzda sarılabilir ya da gök gürlediğinde birlikte şarkı söylemeyi teklif edebilirsiniz.
CAHİLLİK
Hani pasifler demiştim ya, kaçak yaşıyorlar. Sorumluluk almadan, risk almadan; korkarak. Sevme riski... Bağlanma riski... Neyin riski peki? Karşılığını alamama mı? Sevginin karşılığı etki-tepki şeklinde geri dönmüyormuş ki. Çok sevdiğiniz bir insan sizinle aynı şeyleri hissetmeyebiliyor ya da sevildiğinizi bilseniz de karşılık olarak siz sevginizi aynı ölçüde sunamayabiliyorsunuz. Bir insanı kendinizden çok kolay nefret ettirebilirken, neden sevdiremiyorsunuz? Bu ilginç değil mi... Bir insanla arkadaş olmak istediğiniz zaman o ilişkiye biraz yatırım yapmanız yeterli olabiliyor. Arkadaş olabileceğiniz insanı az çok kestiriyorsunuz. İkili ilişkilerde bu süreç nasıl ki var mı bir planı programı adım adım ilerleyen... Yoksa hakikaten büyülü bir şeyden mi bahsediyoruz izdivaç programlarındaki gibi elektrikli, görünmeyen bir çekim kuvveti mi var... Altın orana, evrime kadar gider mi bu sorgu sual... Ben gerçekten anlayamıyorum; cahilliğime verin. Cahillik derken hiç sevmedim hiç ilişkim olmadı gibi naif bir tutum takınıp da kendimi bu karmaşadan sıyırmıyorum. Aksine cahilim çünkü korkmuyorum cahil cesaretim var benim :)
BEN PORTMANTONUN TA KENDİSİYİM!
Sorumluluklardan kaçmak... İlişkilerdeki sorumluluklardan kaçışlarını geçtim hayattaki sorumsuz tavırlarına özenebilirim işte. Sıkıldım! Rol şapkalarımız var bizim hayatta. Mesela ben öğretmenim, psikolojik danışmanım, öğrenciyim, evlat rolüm var, ev arkadaşıyım, iş arkadaşıyım, stajyerim, şurasenin Şu'suyum, tek çocuk olma rolüm var, kendim olma, kendim olmama gibi rollerim var. Benim için resim yapmayı seven şule olmak da bir rol mesela ama en hakkını veremediğim rollerden biri elbette. Bunun gibi küçük parçalara bölününce ne kadar çok şapka var portmantoda. Ve işin kötüsü ben o portmantonun ta kendisiyim! Benim için Isparta'ya gelmek mola vermek anlamına geliyor. Hayatı durduruyor ve bir süre sonra kaldığı yerden başlatıyorum. Hatta zaman dururken ben ekranı dahi kapatsam enerjim doluyor. Böyle de güzel bir tarafı var buraya kaçmanın. Burada elim sıcak sudan soğuk suya değmiyor. Burada kendim olabiliyorum hiç kimseyle hiç bir şeyle mücadele etmeden. Burada "büyüyen çocuk Şule" oluyorum; herkes bıraktığım gibi benim gözümde ve ben de onların gözünde buradan gittiğim haldeyim. Buradan gittiğim halimin şapkasını takıp gezmeyi seviyorum. Kimse benden bir şey beklemiyor. Ama değişen şeyler var. Artık var. Bunu kabul etmek zor ve belki de benim hayatta inkar ettiğim en önemli gerçek bu, ben yokken burada zaman ilerliyor ve ben değişen hiç bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Zamanı durdurmak istiyorum. Ben yokken annem-babam yaşlanmasın mesela.
Bölünmüşlük... Tam ortasında olmak yolun, ve hangi tarafa gideceğini kestirememek... Ya da belki yolcu olmak... Ne zamana kadar...
SUÇLULUK
Bazen benden bir şey istedikleri zaman kızıyorum, ya ama ben bunlarla uğraşmazdım eskiden. Sanayiye gitmek zorunda kalmaz ya da bankadaki işlere koşulmazdım. Evde oturmak istiyorum ben! Ama sonra oturup bir posta da kendime kızıyorum kızgınlığımın suçluluk hissinden kaynaklandığını bildiğim için. Suçluluk... Ben neden bu kadar uzağım, her şeyden habersiz, neden sizin yanınızda değilim, neden sorumluluklarımdan kaçmak için geldiğim bu yerde sizden bu kadar uzağım ve size dair sorumluluklardan da aynı sabırsızlıkla kaçıyorum, neden daha iyi bir evlat olamıyorum, beni özlediğiniz kadar özlemiyor, beni düşündüğünüz kadar sizi düşünmüyorum...
Aslına yazının en başında omuzlarıma abanan duygu buydu: suçluluk. Yazamıyorum, anlatamıyorum, dilim varmıyor. Ama tek çocukları olan bir aile için fazla bencil olduğumu biliyorum. Sığınakları olur bazı apartmanların. En alt katta bakımsız duvarları sıvalı, inşaat bitiminin ardından el değmemiş yerlerdir oralar. Çoğu, fareler gezer, eski dökük eşyalar atılır. Kışın bisikletleri koyar çocuklar yaz gelince annelerinin ellerine tutuşturduğu bezlerle pırıl pırıl yapıp, bisikletçiye götürüp zincirleri yağlatmak, tekerlere tanesi 25 kuruşa hava bastırıp sokaklara dökülmek üzere. İşte burası benim sığınağım. Eskilerim burada; eşyalarım, koleksiyonlarım, karnelerim, kitaplarım, defterlerim, çocukluk anılarım, maceralarım, sokak oyunlarım, koşuşturmacalarım, bacağımı kırışım, köpektan kaçışım, mahalledeki oğlanlarla kavga edip eve kaçışım... Arkadaşlarım burada, ailem; her yaz başında bakımı yapılan bisikletler gibi çok kıymetliler, her tatilde öpüp kokluyorum. Ama! Ama hiç bir şey yapmıyorum tıpki bir sığınak gibi, sanki her şeyi çoktan geride bırakmışım gibi, sanki ne zaman dönsem orada bulacakmışım gibi duvarları sıvalı da olsa boyamıyorum. Hiç emek sarfetmeden her gelişimde aynı duyguları yaşatabiliyor buradaki insanlar bana. Sorumsuz şımarık çocuk oluyorum ve bu yüzden de elimi eteğimi çektiğim işlerin içinde yorulan debelenen sevdiğim insanlara el uzatmıyor olduğum için kendime kızıyorum.
Bir tanı ve bir soru... Çaresizlik... Ben neden temelli dönemiyorum buraya, siz beni yanınızda isterken ve bu kadar özlerken ben neden sizin bir parçanız olmayı reddediyor da yazlıkçı gibi gelip çamurun kenarından dolaşıp kaçıyorum ve siz koca kışın ardından o çamuru -ki kaç çamuru kuruttunuz kim bilir- benim ayağımın altından kaldırmadığınız için üzülüyor kirlenen ayakkabılarımı bir an önce temizlemek için sabırsızlanıyorsunuz. Bense sadece aklıma geldikçe bazı şeylere üzülüyor, hatta çoğu zaman üzülmekten de kaçıp görmezden geliyorum sorunları, bizim sorunlarımızı... Benim hep dışında kalmaya çalıştığım sorunları... Çok zor, kabullenmek ve onunla yaşamak çok zor.
AŞURE MESELA...
Hüsrev Bey oğlunu bile sevmeyen bir insan. Zaten kitabın ilk on sayfasında babasına silah doğrultan bir Hüsrev Bey görüyorsunuz çocuk yaşta. Nermin'i ise Mübarranım'ın dilinden günahkar olarak dinliyorsunuz kitap boyunca. Nermin ve Hüsrev Bey'in dede-torun ilişkisinin gelişmesini izliyorsunuz ve tuhaftır ki ikisi de birbirine bakıp kendilerini gördükçe paylaşımları artıyor. Aslında ayna gibi kullanıyorlar birbirlerini ve kusurlarını inceliyorlar. Yalnızlıklarına acıyıp, yalnızlıklarını örtmeye çalışıyorlar. Sevgisizliklerine acıyıp, sevgilerini takas ediyorlar. Haluk, Nermin'in gelgitli sevgilisi. Nermin sadece onun evinde huzurlu hissediyor. Ama O'nun yanında değil, onunlayken değil; onunla bu odadayken. Bu odada onun bambaşka biri olduğunu düşünüyor ve Haluk'un açıklaması çok iyi; özetliyorum kendi kelimelerimle:
Burası benim bildiğim bir yer, nerede ne var biliyorum, kendimi biliyorum, seni biliyorum, başka da bilmem gereken hiçbir şey yok bu yüzden burada olduğum gibi olabiliyorum. Maskeler takmama rol yapmama temkinli olmama tedirgin olmama saklanmama sakınmama gerek yok. Burada korkular yok. Dışarıda sesimi duyarlar mı yoksa çok mu sessiz konuştum kimse beni duymayacak mı diye kaygılanmak gerekiyor. Ya çok çıkarsa sesim... Ya duyuramazsam sesimi... Bilinmezlik var. İnsanları bilmiyorum, bilmeyi denesem sürekli değişiyorlar. İnsanlar değişiyor, mekan değişiyor. Her şey hareket halinde, ne yapman gerektiğini bilsen de bazen senin kontrolünde değil. Bazen ne yapacağını bile bilemiyorsun. Bocalıyorsun. Dışarıda korkuyorum, herkes kadar. Sen de bu odada farklısın.
Benim odam neresi bilmiyorum. Nerede huzurluyum? Huzur bana hep ulaşılması imkansız bir şey gibi geliyor. İnsan büyüdükçe onu arıyor ama büyüdükçe ondan uzaklaşıyor. Ne düşünüyorsun? Hiiç... Hiç cevabı bir tencerenin kapağı gibi kapağı kaldırınca içinde neler olduğunu görebiliyorsunuz. Ama şey gibi aşure mesela karmançorman bir şey var seçilmiyor içinde ne olduğu şöyle bir kepçeyi daldırıp karıştırınca kepçede kalanlara bakıp bu nohut bu kayısı falan diyebiliyorsunuz ama tencerenin içindekileri tek tek ayırtedebilmeniz çok zor. Aslında bu yüzden "hiç". O tencereye her gün bir şey atıyoruz kapağını istemeye istemeye kaldırıp. Tok karnımızla aşımızı çoğaltıp duruyoruz. Tencere bazen taşıyor, bazen de kepçeyi daldırıp içinden bir miktar alıp atabiliyoruz. İşte o zaman huzura böyle birazcıcık daha yaklaşmış hissediyoruz. Ne düşündüğümüzden bile emin olamadığımız ama kafamızın içinde kulağımızı deniz kabuğuna dayayıp da beklediğimiz anlardaki gibi uğultuların eksik olmadığı uzun sessizliklerimiz var.
SEVGİ KELİMESİNİ SÖZLÜKTEN ATALIM MI ?
Sanırım huzur gibi sevgi gibi bazı kavramların hakikaten sözlükte olmaması gerekiyor. Sanki sırf bizi daha çok düşündürmek ve aklımızı karıştırmak için varlar. Sanki aslında böyle kavramlar yok. Aslında gerçekte birebir karşılığı olmayan kelimelerin hayatımızdaki yoksunluğundan bahsedip üzülüyoruz. Ben seviyorum diyen de anlatamıyor, sevilen de hiç bir zaman emin olamıyor. Haydiiii... Bakın işimizi kolaylaştıracak ve bizi mutlu edecek bir öneri: Hadi onları kullanmayalım. Kimse seni seviyorum demesin, kimse huzurlu bir hayatı özledim demesin. Daha net olun mesela. Senin gülüşün içimi kıpır kıpır yapıyor. Bakışın beni heyecanlandırıyor falan deyin. Hislerinizi daha gözle görülür elle tutulur tanımlamaya çalışın. Bir kere anlamını bile bilmediğimiz, tanımadığımız bir şey uğruna çabalamıyor muyuz? Yani sevgi ne ki... Hiç ulaşamayacağımız bir şey değil mi huzur! Ulaşamayacağımızı bildiğimiz bir şey için didinip duruyoruz o halde. Ne yani felsefedeki gibi yanıtlar önemli değil, önemli olan sorular deyip de her birimiz hayatı anlamlı kılmaya çalışan filozoflar mı olalım! Olmayalı yahu, tadını çıkartalım. Sevgi işin içine karışınca onun kapsadığı çelişkiler, olumsuzluklar, yıllardan beri kafamıza kazınmış yüzlerce kalıplaşmış bakış açıları da beraberinde geliyor. Belki insanlar bu yüzden tedirgin bu yüzden güvensiz ve korkaklar! Sevmek yok!
BU EVDE TEMİZLİK VAR
En keyifli anınızda açıp okumayın bunları, ya da aman aman mutlu insanlarsanız da okumayın. Hayattan sıkılıp da pufflamaya başladığınızda okuyun ya da aylak adamlaştığınız zamanlarda. Yoksa çok melankolik ya da sorunlu görünebilirim size. Hayattan bıkmış yorulmuş değilim; bunlar bir nevi "cry for help" de değil. Vallahi gayet mutlu mesut pozitif bir insanım ama ha evet sıkıntılı bir dönemden geçiyorum ve aslında bu dönemi öyle amaan peh diyerek geçirmek değil de dibine vurmak istiyorum. İnsanların kötü-pis-kaka yönlerini gördüm şimdi de kendi kirli çamaşırlarımı ayıklayıp sepete atmakla uğraşıyorum. Yani yazdığım her yazıda aslında ben okurken doldurduğum sepetleri boşaltıp, yıkıyor, ütülüyor asıyorum. Kururken de balkon demirlerinde sergiliyorum. Donuma kadar asmıyorum belki ama ha bu evde temizlik var diyebilsin gören; bunun da her gün kirleniyor kıyafetleri ne pis karı demek yerine bahar temizliği kışlıklar kaldırılıyor malum demeniz önemle rica olunur zira biz de Betül'le her gün duş alan insanlara bunlar ne çabuk kirleniyor diyoruz ama insanın içindeki pislik de bir başka yahu, tek yıkamada çıkaracak kimyasallar yok piyasada.Yaz gelsin ben yazı özledim...
** Kitaptan:
_ bahçe karanlık ve uğultuluydu, o karanlığı içinden sanki kendim çıkıp gelecekmişim gibi karanlığa baktım, ben o karanlığın içinde bir yerlerdeydim, bunu hissediyordum.
_ birisini sevmeye ihtiyacı vardı. çünkü insan bir yere gölgesi düşsün ister.






