life is your canvas

life is your canvas

31 Ocak 2013 Perşembe

Yalnızlığın Özel Tarihi

Sıradaki kitabımız..
Bitireli iki gün oldu ancak yazamadım. Tatilimin bu kısmında kendimi biraz eve kapatmış durumdayım aslında yazmam beklenirdi; ancak kendimle uğraşmaktayım. Bu kitap hakkında yazarken de aynı uğraşa devam edeceğim zaten. Uğraşlarımdan ufak bir kısmını da yüzümdeki yaralar oluşturmakta. Çirkinim de çirkinim.. Ayrıca görüntüsünü geçtim, diyelim ki geçtim, canım acıyor :(

Ahmet Altan, evet evet onu da ilk defa okuyorum. Ekşisözlükte kendisi hakkında yaklaşık 2000 tane entry mevcut, pek çoğu siyasi nitelikte ama ben bu kısmına hiç girmiyorum. Wikipedi de Hrant Dink Barış Ödülü almış olmasından bahsediyor. Google da ilk link olarak Taraf gazetesindeki köşe yazılarına yönlendiriyor. Zira Aralıkta yazmayı bıraktığını ve asıl işi olan romanlarına döndüğünü söylüyor son yazısında. Benim okuduğum kitap kendisinin yayınlanan üçüncü kitabı, Sudaki İz diye de bir kitabını almıştım kütüphaneden kendisi ikinci kitapmış araya bir kaç farklı yazar attıktan sonra onu da elden geçireceğim sanırım. Aslında Sudaki İz kitabını da arkasını okuyup aldım, yasaklanan basımını aldım yenisini değil. Neyse dedim ya beni kitapları ilgilendiriyor.
Babama sordum nasıl bilirsin diye; Çetin Altan'ın oğlu diyor. Birinin oğlu ya da kızı olmanın ne kadar çok şey ifade ettiğine şaşmalı mı... Ünlü olmak gerekmiyor sanırım bunun için. Ben babamın kızı mıyım? Benden Davut'un kızı diye bahsedenler varsa acaba akıllarından benimle ilgili neler geçiyordur. Onun kadar dürüst müyüm? Güçlü? İnatçı? Tutumlu? Sanırım babamla ilgili algılarım zaman içinde değişti ve değişmeye devam ediyor. Aslında mevzu Çetin Altan'dan başlamıyor; sadece babamın cevabı benim yazıya girişime önayak oluyor.

Isparta'dayım, çirkinim, yorgunum, tükenmişlik var bir nebze, kaçış var, saklanma var, kafayı gömme var, tutunma var, ait hissetme var bazen ya da tam tersi neredeyim ben hissi... Yedi yılda insan aşamaz mı bu duyguları? Baba ocağına dönünce hala kimlik karmaşasına düşürecek duygu selinde sağda solda tutunmaya çalışacak sabit bir şeyler arar da akıntıya küfreder mi! Bir yere ait hissetmiyorum evet, bir şeylere ait de hissetmiyorum. En ait hissettiğim ailem var ama sanırım ben onlara aitim onlar bana ait değil. Bu arada ait kelimesi ne kadar anlamsızlaştı şu anda gözümde ıyyk hiç sevmedim onu. Cümleyi okurken ikinci bir kez "ait1 yerine "sahip" koyarsanız bir nebze daha mı anlamlı olacak ne. Bu cümleyi öylece bırakmak belki daha hayırlı, yoksa el yakacak. Zaten kelimelere takılmak da bir nevi bu cümleyi değersizleştirme çabası...

Kitabımızda Nermin var, Hüsrev Bey var, Haluk, Rosemary, Ertuğrul, Müberranım var... Daha başka karakterler de tanışıyorsunuz konu komşu, akraba, parti üyeleri, Hüsrev Beyin metresleri...

Hüsrev Bey ve Nermin kitabı götüren karakterler.. Yalnızlar, hayatta kimseyi sevmediklerini söylüyorlar sürekli. Sevmekten özellikle kaçmıyorlar belki ama sevmek için çaba da harcamıyorlar Fromm'un bahsettiği "sevme sanatı"ndan pek haberleri yok yani. Şöyle de denilebilir insan ilişkileri konusunda hep kısır bir döngüde ikisi de.

Belki de en büyük ortak özellikleri saklanmaları. Güçlü olabilmek için ve insanlara güvenmedikleri için pusuda yatıyorlar sürekli. Saklandıkları delik tek kişilik. ne çıkmaya cesaretleri var ne de yeni birisini almak için tek kişilik delikte sıkışmayı göze almaya. Sanırım bu romandaki karakterlerden herhangi biriyle özdeşleşemedim, hatta onu anlamakta zorlandığım için pek çok yerde sadece kabul etmekle yetinerek romana dahil olmaya çalıştım.

Müberranım da saklanıyor. 70 yıldır içine attıklarını artık orada tutamıyor. Zaten sonra deliriyor.

Bilmem belki fark etmişsinizdir gündüz gözüyle yazamıyorum gece hafakanlar basmalı ki karanlık beni saklıyor deyip de rahat rahat burnumu yorgandan dışarı uzatayım... Ama aslında anlatmak istediklerim sadece beni ilgilendirmiyor bu sefer; aslında bu sefer bir yazarsam muhtemelen kendi sınırlarımdan çıkıp bambaşka sınırları yoklayacağım. Aile meselelerine çomak sokup bal kovanındaki arıları kovalamak gibi bir şey olacak. Yapmayacağım bunu. Yazmak istediklerime ket vurmak da cidden yazının iinde kaybolup gitmek ve haa nerede kalmıştım diyerek afallamaktan daha zormuş. Bir an kitlendim, ama inat ettim neye benzerse benzesin yazacağım. Daha en başında belliydi benim bunu kotaramayacağım...

ELİNİ GÖSTERMEDEN OYNANAN BİR OYUN MU BU, HATTA OYUN MU YA BU!!!
Nermin görüştüğü erkeklere bağlanamıyor, sevemiyor. Sevilmek istiyor ve bu konuda da uzmanlaşmış kendisi; örnek alınası sevilme çabaları... Karşısındaki erkeğin acı çektiğini gördüğü, zayıflığını sezdiği anda da ona acıyor. Hatta ondan sevgi anlamında daha da çok uzaklaşıyor. Aslında bir nevi kaçan kovalanır muhabbetinin içinde buluyorsunuz kendinizi onun erkeklerle olan ilişkilerini okurken. Ulaşamadığı insanları seviyor, onu sevmeyene takıyor kafayı ama sevildiğini hissettiği anda başa sarıyor. Birini sevdiğinizi nasıl anlarsınız? Nermin sevmiyorum diyor, kendisine duyulan sevgiyi seviyor sadece. Bir tür güç yarışına giriyor yanındaki adamla; ama ne tuhaf bir yarıştır ki kazananı yok. Eğer karşısındakini ezerse ona verdiği değer yok olup gidiyor; eğer ezilirse karşısındakinin gücü onu etkiliyor ama bu sefer de güçlü olamadığı için oyunu yarım bırakıp mızıkçılık yapıyor. Yarım bırakmazsa da karşısındakinin onun zayıflığını görüp geri çekileceğini biliyor. Güçlü olduğu zaman karşısındakinde yarattığı tedirginliği seviyor. Sonu gelmeyen bir bulmaca gibi. Gizemli, boşluklar var ve ipuçları var. Sırayla çözüyorlar. Sorular ne çok zor olmalı ne de çok kolay. Zor olursa pes edecekler, kolay olursa sıkılıp bırakacaklar. Ama bir türlü dengeyi kuramıyorlar çünkü ikisi de kazanmak istiyor. Kazanmak da neyse artık. İkisi de birbirinin zorlandığını, heyecanlandığını, terlediğini, korktuğunu görmek istiyorlar. Kendilerine sıra geldiğinde ise sanki az önce ensesinden kaynar sular boşalan o değilmiş gibi yaz ortasında boyunlu kazaklar giyerek terlerini saklıyorlar. İlişkilerin oyunlara benzediği metaforlardan pek de hazzetmiyorum aslında. Çünkü gerçekten de oyun gibi yaşanıyor, kuralların kesin olmadığı ve karakterlerin avatarlarını diledikleri gibi kontrol edebildikleri oyunlar bunlar. Küçük ince hesaplar, dile getirilmeyip vakti gelince kullanılmak üzere ıstakada bekletilen okeyler, karşısındakinin hamlesine dair tahmin yürütmeler ve yanılınca yaşanan hayal kırıklıkları, elini göstermeden aynı tahminsel beceriyi karşındakinden beklemeler, anlaşılma oyunları, denemeler-yanılmalar, sınırları zorlamalar, yarım kalan cümleler... Neden açık olamıyoruz! Neden isteklerimiz, beklentilerimiz bu kadar gizemli olmalı? Neden elimizi açıp oynayamıyoruz? Heyecanı mı yok... Ellerimizi açıp da kartlarımızı koz olarak kullanmak yerine masadan kalkıp birlikte ağaca falan tırmansak ne bileyim koşsak ip atlasak paten kaysak elim sende... Şikayet ediyorum çünkü ben oynayamıyorum. Aaa çok güzel oyunlar bilir oynarım, çocukluğum sokaklarda geçti ama ilişkilere gelince mevzu ben huzur istiyorum. Ne düşündü acaba, ne yapmak isterdi, buna mı canı sıkıldı, mutsuz mu, kızdı-mılara kafa yorup sonra ya yoktur bir şey olsa söyler deyip de yanılıp tahminlerimden birinin tutmasının ardından her defasında hadi bakalım şule çalıştır kafayı diyerek bunun işe yaradığını görüp de kendimi yormak istemiyorum. Zaten hayatlarımız yeterince yorucu ve düşünmemiz gereken, beynimizi meşgul eden onca şey var. Neden birisinin peşimizden koşmasını bekliyor, bizi keşfetmesi için ipuçlarını toplaması için cesaretlendiriyor, aldım verdim çekişmesinde yarım adımlar atıp da kafa karıştırıp hesap yapmaya zorluyoruz. 38 numara ayakkabı giyiyorum ve senin ayağıma basmanı cidden umursamıyorum çünkü canımın yanmayacağı gibi bir hayalperestlike atmıyorum o adımları aksine biliyorum canım yanacak. Ve sen bir adım geldikçe ben de bir adım geleceğim. Bu gayet açık, net ve güvenli.

SEVME SANATI
Aslında benim en çok ilgimi çeken, romandaki karakterlerin hayatlarında ne kadar da pasif oldukları oldu; kendi hayatlarında! Çalışmıyorlar, hiç bir sorumlulukları yok, Hüsrev Bey zamanında çalışmış ama onunki de memuriyet gibi bir iş değil ki yap denileni yapmış adam bir nevi seri katilmiş; ama yine gününü gün edip mutsuz eğlenceleri doyasıya yaşamış. Nermin desen sadece kendisiyle uğraşıyor hem fiziksel hem de ruhsal sorgulamalarla kendi yakasını bırakmıyor. Zora gelince kaçıyorlar. Fromm haklı sevgi de hayattaki pek çok şey gibi disiplin gerektiren bir şey. Hayatında disiplin yoksa ilişkilerinde de aynı düzensizliği yaşıyorsun. Bu yüzden insanlar hayatları düzene girmeye başlayınca evlenecekleri insanı arıyorlar. Bu yüzden iş ilişkileriniz, arkadaşlıklarınız daha rutin, seviyeli belki ama standart ve daha az yorucu oluyor. Kafanızı meşgul eden belirsizlikler çoksa ilişkilere yatırım yapacak enerjiniz, zamanınız ve hevesiniz de olmuyor. Aslında hayatlarımız düzene girinceye kadar zorluklar karşısında kaçabilmek çok harika bir lüks. Okul, iş, ev, arkadaş, sevgili... değiştirebiliyoruz. Beğenmezsek kalmıyoruz, sıkılırsak kalkıyoruz, bizi bağlayan bir şey yok. Bu özgürlüğün içinde kıpır kıpırken de kendini birine bağlamak çok zor değil mi... Çalıştığın yer belliyse ya da yaşadığın şehir ve ya evin vs bir yere demir attıysan yoldan geçen birini yanına alıp gel sen de bana katıl demek daha kolay çünkü bir yandan sorumluluk almaya da hazırsın düzenin seni mecbur kıldığı ölçüde zaten pek çok sorumluluk almışsın. Hatta o noktada hayatına girecek insan senin sorumluluklarını da paylaşacak beraberinde getirdiği sorumluluklar dışında. Önce bir koltuğa şöyle ucunda değil de her an kalkacakmış gibi adam akıllı yerleşerek oturun sonra iki popolu olun. Yine de genellemiyorum ha. Hani hayata geç atılan ergenliği diz boyu yaşayan bir kesimden bahsediyorum, kendimden yola çıkıyorum tabikisi, kendimden kendi çevremden...

YAŞADIĞIN SORUNUN SANA NE FAYDASI OLABİLİR?
Küçücük hayatlarımız ve büyüttüğümüz sorunlarımız var. Büyük değil o sorunlar ama onları büyüttüğümüz zaman aslında yeni sorunlara yer açılmamış oluyor. Kafamıza taktığımız sorun her ne ise onunla uğraşmaktan diğer pek çok sorun olabilecek şeyi görmüyoruz. Aile terapisi eğitiminde görmüştük; sorununuz ne işe yarıyor? Bu önemli bir soru aslında kendi kendimize sorabileceğimiz. Küçük bir soruna kafayı takıp da hayat memat meselesi haline getiriyorsanız, ki bunun uzunca bir süre farkına varamayacaksınız birisi çaat diye yüzünüze vurasıya kadar ya da altta kalan büyük sorun çıban başını veresiye kadar, orada sizi daha çok üzecek yaralayacak bambaşka bir sorun gizlidir ve onu görmemek için sizin ufak tefek sorununuzla oyalanmanız gerekmektedir. İşte o ufak tefek sorun siz büyük olanla yüzleşmeye hazır oluncaya kadar sizin için faydalı bir şeydir. Bu kadar düşünmek de iyi değildir biliyorum. İnsan olumsuz şeylerden bahsettikçe, olumsuzlukları düşünüyor; aklına o tek kişilik delikteki karanlık, sıkışıklık ve karşınızdakinin boğucu nefesiyle burun buruna olmak dışında bir şey gelmiyor. Halbuki sıcaktır orası, samimidir, korktuğunuzda sarılabilir ya da gök gürlediğinde birlikte şarkı söylemeyi teklif edebilirsiniz.

CAHİLLİK
Hani pasifler demiştim ya, kaçak yaşıyorlar. Sorumluluk almadan, risk almadan; korkarak. Sevme riski... Bağlanma riski... Neyin riski peki? Karşılığını alamama mı? Sevginin karşılığı etki-tepki şeklinde geri dönmüyormuş ki. Çok sevdiğiniz bir insan sizinle aynı şeyleri hissetmeyebiliyor ya da sevildiğinizi bilseniz de karşılık olarak siz sevginizi aynı ölçüde sunamayabiliyorsunuz. Bir insanı kendinizden çok kolay nefret ettirebilirken, neden sevdiremiyorsunuz? Bu ilginç değil mi... Bir insanla arkadaş olmak istediğiniz zaman o ilişkiye biraz yatırım yapmanız yeterli olabiliyor. Arkadaş olabileceğiniz insanı az çok kestiriyorsunuz. İkili ilişkilerde bu süreç nasıl ki var mı bir planı programı adım adım ilerleyen... Yoksa hakikaten büyülü bir şeyden mi bahsediyoruz izdivaç programlarındaki gibi elektrikli, görünmeyen bir çekim kuvveti mi var... Altın orana, evrime kadar gider mi bu sorgu sual... Ben gerçekten anlayamıyorum; cahilliğime verin. Cahillik derken hiç sevmedim hiç ilişkim olmadı gibi naif bir tutum takınıp da kendimi bu karmaşadan sıyırmıyorum. Aksine cahilim çünkü korkmuyorum cahil cesaretim var benim :)

BEN PORTMANTONUN TA KENDİSİYİM!
Sorumluluklardan kaçmak... İlişkilerdeki sorumluluklardan kaçışlarını geçtim hayattaki sorumsuz tavırlarına özenebilirim işte. Sıkıldım! Rol şapkalarımız var bizim hayatta. Mesela ben öğretmenim, psikolojik danışmanım, öğrenciyim, evlat rolüm var, ev arkadaşıyım, iş arkadaşıyım, stajyerim, şurasenin Şu'suyum, tek çocuk olma rolüm var, kendim olma, kendim olmama gibi rollerim var. Benim için resim yapmayı seven şule olmak da bir rol mesela ama en hakkını veremediğim rollerden biri elbette. Bunun gibi küçük parçalara bölününce ne kadar çok şapka var portmantoda. Ve işin kötüsü ben o portmantonun ta kendisiyim! Benim için Isparta'ya gelmek mola vermek anlamına geliyor. Hayatı durduruyor ve bir süre sonra kaldığı yerden başlatıyorum. Hatta zaman dururken ben ekranı dahi kapatsam enerjim doluyor. Böyle de güzel bir tarafı var buraya kaçmanın. Burada elim sıcak sudan soğuk suya değmiyor. Burada kendim olabiliyorum hiç kimseyle hiç bir şeyle mücadele etmeden. Burada "büyüyen çocuk Şule" oluyorum; herkes bıraktığım gibi benim gözümde ve ben de onların gözünde buradan gittiğim haldeyim. Buradan gittiğim halimin şapkasını takıp gezmeyi seviyorum. Kimse benden bir şey beklemiyor. Ama değişen şeyler var. Artık var. Bunu kabul etmek zor ve belki de benim hayatta inkar ettiğim en önemli gerçek bu, ben yokken burada zaman ilerliyor ve ben değişen hiç bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Zamanı durdurmak istiyorum. Ben yokken annem-babam yaşlanmasın mesela.

Bölünmüşlük... Tam ortasında olmak yolun, ve hangi tarafa gideceğini kestirememek... Ya da belki yolcu olmak... Ne zamana kadar...

SUÇLULUK
Bazen benden bir şey istedikleri zaman kızıyorum, ya ama ben bunlarla uğraşmazdım eskiden. Sanayiye gitmek zorunda kalmaz ya da bankadaki işlere koşulmazdım. Evde oturmak istiyorum ben! Ama sonra oturup bir posta da kendime kızıyorum kızgınlığımın suçluluk hissinden kaynaklandığını bildiğim için. Suçluluk... Ben neden bu kadar uzağım, her şeyden habersiz, neden sizin yanınızda değilim, neden sorumluluklarımdan kaçmak için geldiğim bu yerde sizden bu kadar uzağım ve size dair sorumluluklardan da aynı sabırsızlıkla kaçıyorum, neden daha iyi bir evlat olamıyorum, beni özlediğiniz kadar özlemiyor, beni düşündüğünüz kadar sizi düşünmüyorum...

Aslına yazının en başında omuzlarıma abanan duygu buydu: suçluluk. Yazamıyorum, anlatamıyorum, dilim varmıyor. Ama tek çocukları olan bir aile için fazla bencil olduğumu biliyorum. Sığınakları olur bazı apartmanların. En alt katta bakımsız duvarları sıvalı, inşaat bitiminin ardından el değmemiş yerlerdir oralar. Çoğu, fareler gezer, eski dökük eşyalar atılır. Kışın bisikletleri koyar çocuklar yaz gelince annelerinin ellerine tutuşturduğu bezlerle pırıl pırıl yapıp, bisikletçiye götürüp zincirleri yağlatmak, tekerlere tanesi 25 kuruşa hava bastırıp sokaklara dökülmek üzere. İşte burası benim sığınağım. Eskilerim burada; eşyalarım, koleksiyonlarım, karnelerim, kitaplarım, defterlerim, çocukluk anılarım, maceralarım, sokak oyunlarım, koşuşturmacalarım, bacağımı kırışım, köpektan kaçışım, mahalledeki oğlanlarla kavga edip eve kaçışım... Arkadaşlarım burada, ailem; her yaz başında bakımı yapılan bisikletler gibi çok kıymetliler, her tatilde öpüp kokluyorum. Ama! Ama hiç bir şey yapmıyorum tıpki bir sığınak gibi, sanki her şeyi çoktan geride bırakmışım gibi, sanki ne zaman dönsem orada bulacakmışım gibi duvarları sıvalı da olsa boyamıyorum. Hiç emek sarfetmeden her gelişimde aynı duyguları yaşatabiliyor buradaki insanlar bana. Sorumsuz şımarık çocuk oluyorum ve bu yüzden de elimi eteğimi çektiğim işlerin içinde yorulan debelenen sevdiğim insanlara el uzatmıyor olduğum için kendime kızıyorum.

Bir tanı ve bir soru... Çaresizlik... Ben neden temelli dönemiyorum buraya, siz beni yanınızda isterken ve bu kadar özlerken ben neden sizin bir parçanız olmayı reddediyor da yazlıkçı gibi gelip çamurun kenarından dolaşıp kaçıyorum ve siz koca kışın ardından o çamuru -ki kaç çamuru kuruttunuz kim bilir- benim ayağımın altından kaldırmadığınız için üzülüyor kirlenen ayakkabılarımı bir an önce temizlemek için sabırsızlanıyorsunuz. Bense sadece aklıma geldikçe bazı şeylere üzülüyor, hatta çoğu zaman üzülmekten de kaçıp görmezden geliyorum sorunları, bizim sorunlarımızı... Benim hep dışında kalmaya çalıştığım sorunları... Çok zor, kabullenmek ve onunla yaşamak çok zor.

AŞURE MESELA...
Hüsrev Bey oğlunu bile sevmeyen bir insan. Zaten kitabın ilk on sayfasında babasına silah doğrultan bir Hüsrev Bey görüyorsunuz çocuk yaşta. Nermin'i ise Mübarranım'ın dilinden günahkar olarak dinliyorsunuz kitap boyunca. Nermin ve Hüsrev Bey'in dede-torun ilişkisinin gelişmesini izliyorsunuz ve tuhaftır ki ikisi de birbirine bakıp kendilerini gördükçe paylaşımları artıyor. Aslında ayna gibi kullanıyorlar birbirlerini ve kusurlarını inceliyorlar. Yalnızlıklarına acıyıp, yalnızlıklarını örtmeye çalışıyorlar. Sevgisizliklerine acıyıp, sevgilerini takas ediyorlar. Haluk, Nermin'in gelgitli sevgilisi. Nermin sadece onun evinde huzurlu hissediyor. Ama O'nun yanında değil, onunlayken değil; onunla bu odadayken. Bu odada onun bambaşka biri olduğunu düşünüyor ve Haluk'un açıklaması çok iyi; özetliyorum kendi kelimelerimle:

Burası benim bildiğim bir yer, nerede ne var biliyorum, kendimi biliyorum, seni biliyorum, başka da bilmem gereken hiçbir şey yok bu yüzden burada olduğum gibi olabiliyorum. Maskeler takmama rol yapmama temkinli olmama tedirgin olmama saklanmama sakınmama gerek yok. Burada korkular yok. Dışarıda sesimi duyarlar mı yoksa çok mu sessiz konuştum kimse beni duymayacak mı diye kaygılanmak gerekiyor. Ya çok çıkarsa sesim... Ya duyuramazsam sesimi... Bilinmezlik var. İnsanları bilmiyorum, bilmeyi denesem sürekli değişiyorlar. İnsanlar değişiyor, mekan değişiyor. Her şey hareket halinde, ne yapman gerektiğini bilsen de bazen senin kontrolünde değil. Bazen ne yapacağını bile bilemiyorsun. Bocalıyorsun. Dışarıda korkuyorum, herkes kadar. Sen de bu odada farklısın.

Benim odam neresi bilmiyorum. Nerede huzurluyum? Huzur bana hep ulaşılması imkansız bir şey gibi geliyor. İnsan büyüdükçe onu arıyor ama büyüdükçe ondan uzaklaşıyor. Ne düşünüyorsun? Hiiç... Hiç cevabı bir tencerenin kapağı gibi kapağı kaldırınca içinde neler olduğunu görebiliyorsunuz. Ama şey gibi aşure mesela karmançorman bir şey var seçilmiyor içinde ne olduğu şöyle bir kepçeyi daldırıp karıştırınca kepçede kalanlara bakıp bu nohut bu kayısı falan diyebiliyorsunuz ama tencerenin içindekileri tek tek ayırtedebilmeniz çok zor. Aslında bu yüzden "hiç". O tencereye her gün bir şey atıyoruz kapağını istemeye istemeye kaldırıp. Tok karnımızla aşımızı çoğaltıp duruyoruz. Tencere bazen taşıyor, bazen de kepçeyi daldırıp içinden bir miktar alıp atabiliyoruz. İşte o zaman huzura böyle birazcıcık daha yaklaşmış hissediyoruz. Ne düşündüğümüzden bile emin olamadığımız ama kafamızın içinde kulağımızı deniz kabuğuna dayayıp da beklediğimiz anlardaki gibi uğultuların eksik olmadığı uzun sessizliklerimiz var.


SEVGİ KELİMESİNİ SÖZLÜKTEN ATALIM MI ?
Sanırım huzur gibi sevgi gibi bazı kavramların hakikaten sözlükte olmaması gerekiyor. Sanki sırf bizi daha çok düşündürmek ve aklımızı karıştırmak için varlar. Sanki aslında böyle kavramlar yok. Aslında gerçekte birebir karşılığı olmayan kelimelerin hayatımızdaki yoksunluğundan bahsedip üzülüyoruz. Ben seviyorum diyen de anlatamıyor, sevilen de hiç bir zaman emin olamıyor. Haydiiii... Bakın işimizi kolaylaştıracak ve bizi mutlu edecek bir öneri: Hadi onları kullanmayalım. Kimse seni seviyorum demesin, kimse huzurlu bir hayatı özledim demesin. Daha net olun mesela. Senin gülüşün içimi kıpır kıpır yapıyor. Bakışın beni heyecanlandırıyor falan deyin. Hislerinizi daha gözle görülür elle tutulur tanımlamaya çalışın. Bir kere anlamını bile bilmediğimiz, tanımadığımız bir şey uğruna çabalamıyor muyuz? Yani sevgi ne ki... Hiç ulaşamayacağımız bir şey değil mi huzur! Ulaşamayacağımızı bildiğimiz bir şey için didinip duruyoruz o halde. Ne yani felsefedeki gibi yanıtlar önemli değil, önemli olan sorular deyip de her birimiz hayatı anlamlı kılmaya çalışan filozoflar mı olalım! Olmayalı yahu, tadını çıkartalım. Sevgi işin içine karışınca onun kapsadığı çelişkiler, olumsuzluklar, yıllardan beri kafamıza kazınmış yüzlerce kalıplaşmış bakış açıları da beraberinde geliyor. Belki insanlar bu yüzden tedirgin bu yüzden güvensiz ve korkaklar! Sevmek yok!

BU EVDE TEMİZLİK VAR
En keyifli anınızda açıp okumayın bunları, ya da aman aman mutlu insanlarsanız da okumayın. Hayattan sıkılıp da pufflamaya başladığınızda okuyun ya da aylak adamlaştığınız zamanlarda. Yoksa çok melankolik ya da sorunlu görünebilirim size. Hayattan bıkmış yorulmuş değilim; bunlar bir nevi "cry for help" de değil. Vallahi gayet mutlu mesut pozitif bir insanım ama ha evet sıkıntılı bir dönemden geçiyorum ve aslında bu dönemi öyle amaan peh diyerek geçirmek değil de dibine vurmak istiyorum. İnsanların kötü-pis-kaka yönlerini gördüm şimdi de kendi kirli çamaşırlarımı ayıklayıp sepete atmakla uğraşıyorum. Yani yazdığım her yazıda aslında ben okurken doldurduğum sepetleri boşaltıp, yıkıyor, ütülüyor asıyorum. Kururken de balkon demirlerinde sergiliyorum. Donuma kadar asmıyorum belki ama ha bu evde temizlik var diyebilsin gören; bunun da her gün kirleniyor kıyafetleri ne pis karı demek yerine bahar temizliği kışlıklar kaldırılıyor malum demeniz önemle rica olunur zira biz de Betül'le her gün duş alan insanlara bunlar ne çabuk kirleniyor diyoruz ama insanın içindeki pislik de bir başka yahu, tek yıkamada çıkaracak kimyasallar yok piyasada.

Yaz gelsin ben yazı özledim...



** Kitaptan:

_ bahçe karanlık ve uğultuluydu, o karanlığı içinden sanki kendim çıkıp gelecekmişim gibi karanlığa baktım, ben o karanlığın içinde bir yerlerdeydim, bunu hissediyordum.
_ birisini sevmeye ihtiyacı vardı. çünkü insan bir yere gölgesi düşsün ister.

25 Ocak 2013 Cuma

"Yeni Dünya" ve "Anayurt Oteli"




1- Yenidünyadaki öykülerden bahsedeceğim. Söz bu sefer daha sakin sükut içinde kendimi ifşa etmeden yapacağım bunu :)) heyecanımı bağışlayınız. Şu an kitabı babam okuduğu için göz gezdiremiyorum. Ama aklımda kafası at arabasının tekerine çarpan bir ceset, ilaç yazmayan bir doktor, bir düğünde erkekler için yapılan eğlence, pezevenk bir amca, hasta kızıyla yalnız yaşayan temizlikçi bir teyze, berbere gelen küçük kız, yörük sevdiğine ulaşmak için dağda ölen bir adam ve şarkıcı bir hatunu götürmek isteyen ayyaş bir amca kalmış. Hikayelerdeki duygular benzer, tek bir ağızdan çıktığı çok aşikar. Karakterlerde hep hüzünlü can sıkıcı mide bulandırıcı ya da absürd melankolik bir haller var. Çok sıradan hayatları olan insanlara sıradışı karakterler vermiş ya da sıradanlığının arkasındaki gerçekleri görmeye başlıyorsunuz... Şöyle bir şey var öykülerde: sonunu merak etmiyorsunuz. Sonunun nasıl olduğu önemli değil. Okumak istiyorsunuz sadece. Okurken dilinize değişik tatlar dokunuyor ve tanımlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Gözünüzü kapatıp ağzınıza bir lokma uzatıyor yazar ve hadi bakalım bu neyin tadı tahmin et diyor. Ama bu elma diyemiyorsunuz çünkü elmayı armudu portakalı karıştırıp da  veriyor. Aynı anda pek çok duyguyu yaşıyor ama ayrıştırmakta güçlük çekiyorsunuz. Ufak tefek ayrıntılara çok fazla anlam yüklediğini fark edince şaşırıyorsunuz. Ve bu kadar çok ayrıntıyla çizilen bir resmi görmemek de mümkün olmuyor.

2-  Aslında okumak için mi yazıyorum yazmak için mi okuyorum çok emin değilim; ama okumak daha kolay orası kesin. Yazmak beni gerçekten yoruyor çünkü; düşünmek zorunda kalıyorum ve çoğu zaman başlangıç noktasını kaybedip başladığım yolda zikzaklar çizerek kendi yolumda kaybolup gidiyorum. Kendi yolunda kaybolmak... Kararlarını kendimiz verdiğimiz bir hayatın içinde nasıl kendimizi yabancı hissedebiliyoruz? O yollar resmi haritada görünmediği ve kabul edilmediği için sanırım.

Her birimiz yollar çiziyoruz kocaman bir harita üzerinde. Haritayı kuş bakışı gören bir varlığa inanıyoruz; en azından ben öyle bir varlığa inanıyorum. Her birimizin yolları birbirinden ayrı olmasına rağmen zaman zaman çakışıyorlar. Birbirimize dokunduğumuz anlar bunlar. Ve şu anda kendi dokunulmazlığı kaldırıyorum aslında bunları yazarak. Birilerinin yoluna çıkmak istiyorum. Böyle zamanlarda kendimi daha az yalnız ve daha sıradan hissediyorum. Farklı olmayı seviyorum. Ama farklılığın yalnızlıkla eşdeğer olduğunu, bu yalnızlığın bazen harika bir şeyken bazen de can sıkıcı olduğunu düşünüyorum.

Aynı yolu çizmeyeceğiz herhangi başka birisiyle ama yan yana olabilir o yollar değil mi? Ara sıra uzaklaşıp yakınlaşan eğriler halinde ama aynı yöne doğru ilerleyebilir. Bazen bir vadinin iki farklı yamacından geçer ama vadinin sonunda sağınıza bakıp el sallayınca göreceği bir mesafede olabilirsiniz. Ama vadi boyunca ikiniz de farklı bir manzaraya bakar, farklı kareleri görürsünüz. Buluştuğunuz anda ya birbirinizi manzaranın ne taraftan daha güzel göründüğüne ikna etmeye çalışır ya da iki yakanın da farklı tasvirleri olduğunu görüp bu farklılıktan keyif alır ve sizin yolunuzun geçmediği yakayı tanımış olmanın deneyimine varırsınız.

Başınızı önünüze eğip de yürüyebilirsiniz elbet. Hiç bir yolda haberiniz olmazsa neler kaçırdığınızı asla bilmeyeceksiniz. Pişman olmayacaksınız ve tereddüde kapılmadan kendi yolunuzla haşır neşir olacaksınız. Ben sanırım pek bir meraklıyım. Çok sağıma soluma bakar, insanların yollarına dadanır, hayatlarına burnumu sokar ve bir süre yürürüm o yollarda. Ya da seslenirim: senin o taraftan bakınca nasıl görünüyor dünya? Babamla Kırşehir'e giderken oyun oynarız bazen. Zaten babam arabayı kullanırken ben de ön koltukta yolu izlerim. Yol yol yol... Yolu sevdiğimden yolla ilgili benzetmeleri de çokça kullanıyorum. Yol deyince size ne ifade ediyor ki? Bana bir sürü şey anlatıyor bu kelime. Neyse babam arabayı kullanır ben de camdan dışarıya bakar ve etrafımı izlerim. Böyle zamanlarda başka hayatlar da olduğunu farkederim. Çocukken buna kafa yormazsınız. Siz ve sizin aileniz, arkadaşlarınız, sınıfınız, akrabalarınızdan ibarettir hayat. Ben çocukken babamla oynadığımız bu oyun beni hep çok etkilemişti. Yolda hızla ilerlerken her geçtiğimiz köyde kasabada ilçede şehirde babamla birbirimize bir ev seçer ve anlatırdık o evde neler oluyor diye. Kimler yaşıyor, kaç kişiler, çocuklar neler yapıyor, anne-baba ne iş yapıyor, boş zamanlarında neler yapıyorlar, akşam nasıl vakit geçiriyorlar, tatile gidiyorlar mı, evlerinin içi nasıl... Bambaşka bir hayatın içinden geçen bir yolda babam bizi köye götürüyor. İnsanların hayatının tam ortasından geçiyoruz, dokunmadan sadece uzaktan izleyip merakla hayaller kurarak. Yolumuzun sonunda yine bizden ayrı ilerleyen hayatlar oluyor ve biz sadece bir hafta dahil oluyoruz o hayatlara. Babaannem, anneannem, dedem, amcam ve diğerleri... Yollarımız çakışıyor. Belki de biz onların yoluna çıkıyoruz. Onların hayatlarının kısa bir zaman birer parçası oluyoruz. Biraz huzursuzuz. Kendi yolumuzu özlüyoruz. Ama eve döndüğümüz zaman bizim de yollarımız ayrılıyor. Babam-annem-ben... Aynı evde farklı hayatları yaşıyoruz vadilerden dağlardan tepelerden geçerek. Yine de hani şu yan yana yürüme hissini yaşadığım zamanlar bunlar. İki sene önce soruyorum babama yine bir yol ayrımında. Kırşehir'den Isparta'ya dönerken arabayla, baba bir hafta en azından üç beş onlarla kalabilir miyim diyerek yol kenarında çadır kurmuş yazlık işçileri gösteriyorum. Her sene yaz aylarında ekin biçme zamanında ya da artık tarla işleri ne varsa başka (işte bilmediğim bir hayat daha) bu adamlar evi barkı bırakıp çocuklarıyla eşleriyle burada mesken tutuyorlar. Tarlalara yakın boş arazilerde çadırlarını kurup para kazanma derdiyle yazı burada geçiriyor ve çoluk çocuk çalışıyorlar. Evlerinden çok uzaktalar. Hayatlarından çok uzakta... Kendi yollarında... Onların yoluna çıkmak, tanımak istiyorum. Git dese giderim babam. Hayatta korkulan şeyin başa geleceğine çok inanırım bu yüzden de biraz gözü kapalı bir saflıkla donanmışım. Hani korku filmlerindeki sesin nereden geldiğini arayan kadın karakter vardır ya, hani ilk o öldürülecektir satırlı adam tarafından :) İşte ben o kadın karakterim kendi hayatımda. Öleceksem acısız olsun, sona kalmak gibi bir derdim yok onca kayıptan sonra. Bir şey yoksa da ki bence yoktur kedidir o kedi...

2- Farkındayım; kayboldum yine :) Sanırım Anayurt Oteli'ni anlatmaktan kaçıyorum. Kaçıyorum çünkü kitabı bir solukta okudum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ben kitap eleştirmeni değilim ki. Okuduğumu yazmıyorum elbet; okuduklarımın bana hissettirdiklerini yazıyorum. Beylik laflarla bu kitap da iyiymiş dedirtmek değil derdim, kafa bulandırmak istiyorum. Ben yazarken nasıl gölgeler savruluyorsa kafamdaki duvarlara çarpa çarpa, okuyanların da yolunu şaşırıp benim yolumda az biraz yürümesini istiyorum. İşte bu kitabın bana ne hissettirdiğinden emin değilim. Evet yine aynı yazar, yine benzer bir karakter aylak adama. Ama bu adam, Zebercet, (bu arada zebercet mutluluk veren, stres azaltan, şifalı ve eskiden beri şans getirdiğine inanılan bir taşmış) tuhaf bir adam. Adıyla müsemma değil maalesef. Mutsuz. Sayfalarca okuyorsunuz onun beyninde serbest bıraktığı çağrışımları. Kelimeler cümle olamayacak kadar kopuk vaziyette dolaşıyorlar adamın kafasında. Size gördüğü, tanıdığı insanları anlatıyor. Çalıştığı otele gelen müşterileri anlatıyor. Ama sanki kendisini anlatmak istemiyor. Belki o da kendisinden kaçıyor ve kendisini anlatması için kendisiyle yüzleşmesi gerek. Geçmişinden bahsederken ona ait bir geçmiş olduğunu anlayamıyorsunuz; sanki kahvede otururken yan masadan duyduğu bir şeyleri sizin kulağınıza fısıldıyor. Belki mesleki deformasyon diyeceksiniz ama :) anlat ulan adam akıllı neymiş derdin bir görelim diyesim geliyor Zebercet'e. Çocukluğuna inmek istiyorum :) Malum çocukluktan başlıyor yolculuk ve geri dönemesen de bir şeyleri bulup gün yüzüne çıkardığında yaşadığın apışıp kalma duygusu seni bir duraklatıp düşündürüyor. Değiştiremesen de keşfedilen bilginin verdiği huzursuzluk (ya da olumsuz mu olmalı yok yahu değil belki de farkındalık demeliyim; ama iyi şeyler hakkında çok kafa yormayız ve aa ben kurufasulyeyi çok severim neden acaba deyip de anneannenin yaptığı yemek için fasulyeleri bahçeden topladığınız o anı hatırlamazsın. Genelde kuru fasulyeyi sevmiyor olman üzerine düşünüp ulan ben niye bunu yemiyorum acaba zamanında zorla yedirmeye mi çalıştılar bana bu yemeği, ya da içine ilaç mı kattılar bu yemeği seviyordum da sırf ilacı yutayım diye belki de çok yemişimdir sıkılmışımdır diye düşünür insan) arkana bakıp bakıp yaşadığın o yarım kalmışlık, eskiklik, tamamlanamamışlık, bilinmemezlik duygusunu sağaltıyor. Daha bir önüne bakmak istiyorsun o vakit. Bilmek insanı tedirgin eden yoran bir şey. Aynı zamanda parlak sarı bir zebercet taşı gibi elinde tuttukça, sana ait hissettikçe rahatlatan da bir şey.

Zebercet'in sıradan bir hayatı var. Her birimizin hayatı ne kadar sıradansa onun ki de öyle. Ama her birimizin hayatı aynı zamanda birer puzzle, bulmaca, denklem vs. Yani o kadar sıradan. Her günü aynı, hatta takıntı derecesinde yinelenen ritüelleri var. Hayata tutunma çabası. Bir arkadaşımla süprizlerden konuşurken ikili ilişkilerdeki, çiçek almaktan klasiktir mevzu açılmıştı. Her sevgililer gününde, her cuma vs çiçek alıp da gidersen eşine-sevdiğine ne anlamı kalır ki demişti. Biliyor zaten alacağını. Hiç bir kıymeti kalmıyor. Arasıra yapıp şaşırtacaksın ki mutlu olsun, kucağına atlayıp sarılsın sana. Davranışçı yaklaşımların kokusu geliyor mu burnunuza :) ceza-ödül-pekiştireç-zamanlama-sıklık... Neyse hayatımızda önemli kavramlar bunlar ve çok fazla işimize ilişkimize burunlarını sokuyorlar, doğallığını kaybediyor ilişkiler. Ama kafa öyle çalışıyor tecrübeyle tekerrür ediyor öğrendiğimiz yaklaşımlar. Velhasıl kelam... Hediye... Önemli mevzu. Bunun Zebercet'le ne ilgisi olduğunu da şu ufacık kopuştan sonra anlayacaksınız bir müsaade az sabır çok laf.

Her akşam sevdiğiniz insanın elinde bir çikolatayla geldiğini hayal edin. Çünkü siiiz çikolatayı çok seviyorsunuz. Kadın erkek cinsiyet pozitif ayrımcılık vesaire mevzularına kaymayalım bu bir erkek için de aynı şekilde olabilir; sadece kadınlara seslenmiyorum evvela bilesiniz çikolata asrın serotonin kaynağı... Her akşam sevdiğiniz kişinin size çikolata getireceğini bilmek nasıl bir duygu? Bir nevi ritüel. Akşam biliyorsunuz ki sevdiğiniz kişi eve gelecek ve elindeki çikolatayı size uzatıp gülümseyecek. Belki siz o anda o çikolatayı iştahla yemeyeceksiniz çünkü az önce koca bir nutella kavanozunu (kavonoz diye yazılır sanırdım) tatlı kaşığıyla taciz ettiniz. Ya da belki sevdiğiniz çikolatayı gülümseyerek vermiyor ilk zamanlardaki gibi alıp masanın üzerine koyuyor. Aslında burada çikolata, bayramda el öpmeye, işe giderken öpüşmeye, eve gelince merhabalaşmaya, sokakta tanıdığınız insanlara selam vermeye eşdeğer. Kaybedenler Kulübü filminde Nejat İşler ile hatun yemek masasında ritüellerden bahsediyorlar. Can sıkıcı olduğunu söylüyor kız önce karşısındaki adamın hayatına özenerek, adam da benim hayatımda da değişen bir şey yok diyor; seninki sana sıkıcı benimki bana. Sonra kız şöyle bir cümle kuruyor:
                          
                                      rutine dönüşmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz ki hayatında.

Seviyorum ben bu lafı. Rutine dönüşen ve tekrarlanan şeyler bana güven veriyor. Alışkanlık dediğimiz şeyler, aslında bizim en zor değiştirdiğimiz ama tutunduğumuz zaman da güvende hissettiğimiz dallar hayatın gövdesinden sarkan. Her şey değişiyor, biz değişiyoruz, bize ait olan ya da ait olduğumuzu hissettiğimiz şeyler, yerler, kişiler değişiyor. Yaşanmış olanlar bile değişiyor her anlatışta, her ağızda. Böyle sürekli dönen bir çarkın dişlilerinin arasında değişikliklere ayak uydurarak, kafa tutarak, bir parçası olup da zaman zaman takılıp bir dişten öbür dişe kayarak yaşarken, o tedirginliğin içinden ara sıra çıkıp da dinlenebileceğin, çarkın ekseninde sabit bir cıvata olduğunu bilmek huzur vermez mi...

İşte Zebercet de bir şeylere tutunmaya çalışıyor. Her sabah çay içtiği saat belli, aynı şeyleri yiyor içiyor ve sigarasını tüttürüyor. Otele gelen giden insanlar sürekli değişiyor. Bazen aynı kadın bir kaç farklı adamla gelebiliyor hepsi o. Burada kalanlar burada misafir. Hatta o köyde de misafirler çoğu. Yoldan geçenler ya da zorunlu hizmetini tamamlamak üzere atanan memurlar. Ama Zebercet oraya ait. Hayatını susarak ve göz yumarak; ama her şeyi görüp yaşayarak geçirmiş, tuhaf aile bağlarına ve yaşantılarına sahip bir adam. Onun suskunluğu boyun eğmek değil sanki, onun suskunluğu bir nevi isyan. Hayata tutunmak için hep aynı berbere gidişler ve otelden dışarıya adım atmak istemeyişler. Daha fazla yaşamak, görmek, bilmek istemiyor. İsteklerinin sınırlarından korkuyor belki de. İsterse yolunu değiştirmek zorunda kalacak olmanın kaygısını yaşıyor.


Dipnot: Az önce blogu görüntüledim de. Bu iki yazarın kitaplarını yanyana görmek çok hoşuma gitti. Niyeyse sayfayı her açtığımda da bozuluyor resimlerin düzeni peeh!

KAHVE VE KİTAP



içimden kuşlar göçüyor

Evet evet, ben ilk defa İnci Aral okudum. Ben aslında dedim ya uzun zamandır okumuyordum. Lise yıllarımda roman okumayı bırakmıştım babamın ders çalış ne kitap okuyup duruyorsun matematik çöz demesiyle ve sık sık çalışmam gerektiğinin yüzüme vurulmasıyla omzumdaki ağır yükün farkına varıp kendimi başarılı olmaya adadım. Çok çalışmak gerekiyordu, anadolu lisesini kazandığım zaman babamın çok üzüldüğünü hatırlıyorum. Fen lisesi en azından anadolu öğretmen lisesini tutturmalıydım. Yapamadım. Babamı hayal kırıklığına uğrattığım için ağlamıştım odamda, bunu tekrar yapmayacaktım. Okumadım işte sonra. Bu sefer kitap alıp okumamaya başladım. Kitapçıya girip de kitap akalarını okumaya, eski kitapları koklamaya bayılırdım. Hala öyle. Hep kitap aldım, aldım... Biriktirdim. Bir gün hepsini okuyacaktım. Okuduğum zamanlar da en çok yazdığım zamanlardı. Nasıl mutlu olurdum yazdıkça. Kendimle içten içe gurur duyardım defterler bittikçe. Ercanlar diye bir kırtasiye hediyelik eşya vs satan dükkan vardı. Oraya her ay gider yeni bir defter kalem alırdım süslü püslü orijinal. Pahalıydı da o zaman orijinal şeyler her yerde yoktu Isparta'da. Ara sıra okudum yine sonraları ama eskisi kadar yazamadım. Bir defteri bitiremiyordum artık. Öyküler, denemeler, ilginç fikirler yazamıyordum. Bunların hepsi için ayrı ayrı defter tutardım halbuki. Hatta kara kapaklı bir deftere de bütün kızgınlıklarımı dökerdim. Hatırlıyorum lisede sınıftan birine çok güzel döktürmüştüm.

Yazmak benim için önemli. Dedim ya hem ferahlıyorum, hem motive oluyorum, hem kendimi özel ve değerli hissediyorum. Kendimi yazıya ifade etmek bana daha kolay daha keyifli geliyor. Çoğu zaman kafamdaki düşünceleri yakalayıp da cümleler haline getirmek ve dile dökmek inanılmaz zor. Ama yazarken öyle değil. Yazarken kafamdaki karmaşayı toplayabiliyorum bir yerde. Ne anlatmak istediğimi bilmeden başlıyor devrik cümlelerle yoluma devam ediyor ve anlaşılma kaygısı taşımadan beynime anestezi yapabiliyorum. Ohh deyip de kalemi bırakınca bazen anlatmak istediğim şeye zerre kadar yaklaşmamış olduğumu farkediyorum ya da fazlasını bile anlatmış ve kafi derecede yorulmuş oluyorum. Mayhoş bir yorgunluk...

İşte şuanda da anlatmak istediklerimden bir hayli uzağım.

İnci Aral diyordum değil mi? Basit sade bir dili var hatunun. Hemencecik bitiveriyor kitabı. Yine melankoli var. Yine yoğun duygular var. Kendiyle savaşan bir kadın var. Sevdim o kadını. Hatalarıyla, tökezlemeleriyle, çırpınışlarıyla ve ayağa kalkışlarıyla... Bencilliğiyle... Yazmak istedim kitabı bitirdiğim zaman. Yazar olmak istedim. Ondaki karamsarlığa özendim. Melankolisinden bir parça çalmak ve üstüne oturup o benim demek istedim. Sanırım çevremdeki herkesi mutlu etmek ve her şeyle herkesle ilgilenebilmek kaygısıyla kendime yeterince alan bırakmamış olmanın getirdiği bir özlem bu. Yoksa karamsar bir hatun değilim. Ammaaa... Bazen ışıkları kapatıp karanlıkta oturmak... Yalnızlığı da çeker canım; kalabalıkta keyiflendiği, sokaklarda hoplayıp neşe saçtığı, gülüp eğlenip oyunlar oynadığı kadar.

Aslında bu kitabı okuduktan sonra şunu düşündüm: çok fazla üstüme gidiyorum. Ben bir evin tedaviler sonrası büyük bir özlemle beklenerek dünyaya gelen tek çocuğuyum. El bebek gül bebek derler ya öyle büyüdüm işte. Elbette mükemmel değildi annem babam ebeveynlik konusunda, ama nihayetinde bana verilen değerin farkındaydım. Şımarık, ukala, savurgan bir çocuk olmadım hiç; öyle yetiştirilmedim. Ama tek çocuk olduğum için yalnızlığı hep sevdim mesela, yalnızken kendime yetmeyi bildim ve bir şeyler üreterek oyalanabildim annem mutfakta bulaşık yıkayıp temizlik yapıp; babam da santralde çalışırken. Kendi kendime yetebiliyor olmak bana küçük yaşta özgürlük tabiatını kazandırdı. Zaten babam da erkek evladı varmış gibi aslan kızım nidalarıyla yetiştirdi beni :) Kendine güvenen, konuşmaya teşvik edilen, karar verme hakkı tanınan bir çocuk olduğum için küçük bir köydeki lojmanımızdan Isparta'ya taşınınca arkadaşlarım arasında da kontrolü ele aldım. Ne oynanacak, nasıl oynanacak, nereye gidilecek, kimin annesi ikna edilecek... Yeni oyunlar üretir, apartmana saha yapılsın diye komşulardan para toplar, bisikletle macera yolları arar, klüpler ya da gazeteler oluştururdum. Bana verilen bu liderlikle daha sonra başım belaya girdi. Lisede de benzer bir şekilde içinde bulunduğum grupta liderliği ele aldım. Öyle havalı bir grup değildi yahu, o zamanlar sağlam önyargılarım vardı ve arkadaş konusunda çok seçiciydim. Ama hayatımda hiç bir zaman adil olmayanı savunmadım ve haksızlığa karşı gözümü kapamadım. Hem kendimi hem arkadaşlarımı sesimin son haddine kadar savundum. Aykırı oldum, elebaşı oldum yetişkinlerin gözünde zaman zaman ama yanımdakileri hep koruyup kolladım. Büyüdükçe de bunları yaparken her zaman kendime tek çocuk olduğumu hatırlattım. Bu insanların gözünde dilinde çok fazla anlamı olan bir olguydu. Çok müdahale ettiğim, kararları veren kişi olduğum zamanlarda susup bekledim. Ya da istemediğim bir şeyi sırf arkadaşlarım istiyor diye yaptım. Hayır dedim kendi kendime ben şımarık tek çocuk değilim. Bencil değilim ben.

Ne zaman ki İstanbul'a geldim, ufaldım kaldım. Aldığım eğitim dolayısıyla da düşün allah düşün. Meğer insanın kendisi hakkında bilmediği ne çok şey varmış. Kendimi çözmeye çalışırken bu sefer her olayda ben ne yaptım da böyle oldu, ben ne dedim, ben nerede hata yaptım diye sorar oldum. Düşünmeye elverişli bir altyapım varmış meğer. Kendimdeki çıkıntıları törpüleyip pürüzsüz olmalıydım. İnsanları değiştiremediğim zaman kendimi değiştirdim. Uyum sağlamaya çalıştım hep. Değerlerimden ödün vermedim. Yine adil olanı, doğru olanı yaptım ama sürekli kendimle kavga içindeydim. İlişkilerimde nasıl biriyim, insanlar beni nasıl algılıyor, nasıl olmak istiyorum, ne yapmak istiyorum.. Ben ergenlikteki o kimlik bocalamasını belki de pek çok insan gibi evimden, ait olduğum tanıdık olduğum yerden uzaklaşıp da bana tamamen yabancı olan bir yere gidince yaşadım.

Hala da kendimle uğraşmaktan vazgeçmedim. İnsanların verdikleri tepkilere baktım. Düşünce kalıplarıma baktım. İnsanları gözlemledim. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, tanıştığım kişiler... Çok düşünüyorum. Yaptığım her şeyin anlamını, kararlarımın arkasındaki dayanakları, insanlarla kurduğum bağları, hayatta üstüme aldığım rolleri, o rollerin hakkını verip veremeyişimi, hatalarımı, doğrularımı, kurduğum cümleleri, eksiklerimi, kararsızlıklarımı, tuhaflıklarımı... Halbuki ben tuhaflıklarımı severdim, asiliğimi, sinirlendiği zaman bağıran Şuleyi, üstüne gidildiği zaman karşı koyan, insanları olduğu gibi kabul etmeyip hatasını çaat diye suratına vuran, doğrucu Şuleyi çok severdim. Yumuşadı O. Sıradanlaştı. İlginç fikirleri ve yaratıcılığını büyümenin telaşında arkada bıraktı. Aldığı onlarca sorumluluğu taşıyabilmek için daha fazla güçlendi. Güçlendikçe yükü ağırlaştı ve taşırken şikayet etmeye başladı. şikayet ettikçe kendine güveni zayıfladı. Bu sefer daha çok düşündü. Düşündükçe bocalayıp taşıdığı yükleri, ona verilen rolleri sorguladı. İnsanlara verdiği değerin karşılığını alamadığını farkettiği anda evini özledi. Ama evine de dönemedi çünkü orada da onu bekleyen başka başka sorumluluklar sorunlarla yüzleşmesi gerekecekti. İnsanlar ne kadar vicdansız ve bencil diye düşündü. Bu sefer yıllarca üstüne yakıştıramadığı ve kendinden uzak tutmaya çalıştığı bencilliği aradı aradı bulamadı. Bencil Şule olmak istedi. Tek çocuğum ben, nazlı olmalıyım kaprisli olmalıyım. Al işte bahanem! Neden ben insanları oldukları gibi kabul ederken onlar benim hoşgörümü zayıflık olarak görüp bana daha az saygı gösteriyorlar. Neden ben bu kadar duyarlı olmaya çabalarken ve başkalarını düşünürken, onlar bana daha özenli davranmıyorlar. Bilişsel davranışçı yaklaşımdan bakıp düşünce kalıplarımı düzelteyim hadi, hadi bunu da ben kendim yapayım: ben böyle yapıyorum diye insanlar da böyle yapmak zorunda değiller. Hadi ordan! Zorundalar elbette. Onlar zorunda değilse, ben de vazgeçerim. Tamam itiraf ediyorum geçemem. Denedim, ben daha farklı olamıyorum. Bu da benim zayıflığım.

kürk mantolu madonna

Ben Sabahattin Ali'yi çok sevdim. Bu kitabı bitirdikten sonra ikinci bir kitabını okudum hemen. Öykülerinin olduğu bir kitap: Yeni Dünya. Sonra gittim iki kitabını daha aldım. İçten samimi geldi bana anlatımı, tasvirleri... Karakterleri bazen çok tanıdık bazen sıradışı, biraz melankolik. Yusuf Atılgan da ben de benzer duygular yaşattı aslında. Hafif bir melankoliye girdim çıktım. Belki hangi kitabı okumuş olsam o dönemde benzer şeyler hissedecektim, malum kendi algılarım üzerinden yaşıyorum kitabı. Her hikayede bana dair bir şey bulabilirdim, kalbi kırık bir kadın, aylak bir adam, ne aradığını bilmeyen birisi (ama inatla arayan), işten güçten sıkılmış biri, yalnız; mutsuz; bıkmış; yorulmuş birisi, kaçmak isteyen, uzaklaşmak isteyen, insanlardan sıkılmış, insanları anlamayan, anlamak da istemeyen kendini farklı sayan birisi... Ben de bu iki kitap da kaçma isteği uyandırdı. İnsanlardan uzaklaşma, kafamı dinleme ve dünyayla bağlantıları kopartıp sessizliğin içinde kendi kendime kalıp düşünme... Bir de bencil olmak istedim! Tabi bu arkadaşlarımdan aldığım bir kaç yorumla ve tavsiyeyle de örtüşen bir istek oldu. Zira insanlar sırf insan oldukları için bile anlayışı ve hoşgörüyü haketmiyorlar bazen. Bense ne kadar inanıyordum her insanın iyiliği hakettiğine ve iyiye güzellikle karşılık vereceğine. Meğer iyilikten maraz doğabiliyormuş.

Neyse. Bir yandan da yalnızlığa dair düşündürdü beni. Yalnızlığımı sevesim geldi, koruyup kollayasım; kimse acıtmasın diye canımı...  İnanırdım ne güzel insanlara ben eskiden, güvenirdim. Ya da böylesi mi güzel bilmiyorum; inanmamak...

Gün geçtikçe duvarlarım kalınlaşıyor. Bu duvarları hem ben aşamıyorum hem de başkaları. Kendime duvarlar mı örüyorum, kendi boyumun yetmediği... Neden ki bu samimiyetsizlik, bu tedirginlik, korku! İnsanlar, beni çok yoruyorsunuz. Çok tuhaf yaratıklarsınız. Bana belki de en çok kendinize yabancı...

Gözleri ufalmıştı
Burnu ve kulakları aksine büyük
saçları seyrek
çizgileri yüzündeki...
ifadesizdi yüzü

mutlu değildi
sanki yaşanacak her şeyi tüketmiş
bütün duygulara çentik atmış
dahası kalmamıştı.

yola çıkıp düzlüğe varan
ne ardında ne iki yanında
başka dönüşü olmayan,
yol aldıkça sırtında çantası
bedeni ağırlaşan bir adam gibi
seslense sanki şöyle derdi

otursam yol bitmeyecek
yürüsem sonu yok
yalnız da yürünmüyor
yolum uzunsa ömrüm kısa olsun

edecek duası da yoktu
ya da inancı kendi varlığından başkasına
yoksa ya al yükümü
ya beni diye açardı ellerini de
kim bilir ne dualardan sonra
çaresiz bakakalmıştı artık inanmadığı tanrıya

Zorunda olduğu için yaşıyordu
aldığı nefes
yediği aş
yaptığı iş kadar..

Usulca içeriye giriyor
Karşımda öylece oturuyordu bütün gün
bir masanın arkasında
her gün aynı çizgili takım
iki çift kravat
üç kelime ile günü kurtarıp
geldiği gibi usulca gidiyordu evine
ütüsü bozulan pantolonuyla

Niyedir ondaki karamsarlığa özeniyordum
bilgelik vardı küçülmüş gözlerinde
belli doymasa da karnı
oturmuştu bin bir türlü sofraya

Yalnızlığı yakıştırıyordum ona
bana yakışmazdı
pot dururdu danışmadaki kadına
nasıl bir terziyse artık
kumaşı ipliği makası
ona keder biçmişti fazladan
bana iki parmak dikiş payı koymadan.

Anlatsa tutup da bir yerinden
nasıl mutsuz olunur böyle içten
nasıl bir adam dua bulamaz gece yatarken
anlatsa dinlerdim
belki özenirdim de
ben ne yaşamadım da
böyle eksik kaldım diye
neden herkes kadar yalnızım
herkes neden bu adam kadar yalnız değil
yalnızlığımızı neden yaşayamıyoruz
neden yalnız yaşanmıyor
mutsuzluğumuzu neden yaşayamıyoruz
neden mutlu olmak zorundayız

kaçacak bir deliğimiz oldu her duvarda
ya da alçak duvarlardan atladık
ama bu adam..
öylece duruyordu yolun ortasında
itmek istedim onu
dürtmek, sırtıma alıp taşımak
hatta tepki versin diye
çimdik atmak istedim
yürü be adam!

bilseydim dostum olacak bu adam bir gün
sanırım gurur duyardım kendimle
kilidi yalnız bende olan bir kapı bulmuş
kapının ardındaki sır
ne kadar sır-adan olsa da hikayesi
bana anlatılmış sadece
sır adamın benimmiş gibi tek izleyicisi

Yanında durmak istedim sonraları
tanıdıkça onu
yolun ortasında durup
sadece beklemek istedim
korktum!
yürüyüp yürüyüp de
yol alamamaktan
son kavşağı kaçırmaktan
ya da bir gün belki
kolayca aştığım duvarlardan birine
takılıp da asfalta toslamaktan.

aylak adam


İşte o iki kitaptan biri. Hani içimdeki boşluğu dolduran... 

Aylak Adam'a karşı tuhaf hislerim var. Aslında sevdim onu, olduğu gibi kabul ettim ve yadırgamadım. Bazen üzüldüm okurken ya da kızdım, garipsedim, özendim... Tanıdığım insanlara benzettim. Sonra kendimde aradım onu.

Yusuf Atılgan'ın anlatımına başta alışamadım, cümleleri birbiriyle bağlamakta zorlandım. Durup başa dönüp bir daha okudum. İlk on sayfadan sonra da kitabı elimden bırakamadım akıp gitti cümleler.. Doymadım ve şimdi Anayurt Oteli'ne başladım. Benzer bir karakterle başbaşayım yine. Yine bekleyen bir adam, A'yı bekleyen... Takıntılı, ayrıntılarla uğraşıp duran, kendi halinde, beni böyle sev seveceksen modunda diğer yarısını arayan melankolik bir adam..

Yalnızım
Herkes kadar mutsuz
Ama saklamayacak kadar cesur
Ne aradığımı bilmiyorum
sadece arıyorum.
Belki karşılaşırsam
olur da bir sinema girişinde
bir otobüs durağında
ya da bir sokakta yürürken aylak aylak
Olur da değerse gözleri..

Soğuk!
Ellerim cebimde
En çok ellerim üşür benim böyle kış günlerinde

Olur da bulursam aradığımı..
Görürsem tanırım
Görürsem onu ilk bakışta
bilirim işte..
O derim!

Yolumu değiştirmeyeceğim biliyorum
O yoluma çıkacak
Her gün gittiğim yerlerde
yürüdüğüm sokaklarda
bindiğim otobüste..
yanımda değil ama 
yakınımda bir yerde

Soğuk bir günde çıkacak karşıma
yürürken ben
kafamı önüme eğmiş de yürürken amaçsız
karşımdan gelecek
bana doğru
farkında olmadan aslında
kendi yolunda
benim için..
bana doğru..

Üşüyen ellerimi cebimden çıkartacağım
soğuk!
biliyorum uzattığım zaman
bir tek o ısıtacak ellerimi
eli cebinde sıkkın
aylak olmayacak adımlarım
daha hızlı mı yürüyeceğiz birlikte
bilmiyorum
daha mı mutlu olacağız
koşarız belki
kaldırımlardan iner asfalt yollara basarız
daha mı emin olur adımlarımız
daha sağlam basar mı ayaklarımız
düşününce bir tuhaf
ellerim sıcak
adımlarım sık..

artık onu düşünmeyecek olmak
onu beklemeyecek olmak
aradığını bulmuş olmak..
Tutunmak sıkı sıkı dallarına
uzanmak güçlü gövdesine yaslayıp da
ağırlaşan başımı
uyumak gölgesinde
daha mı huzurlu olacak uykular
alarmımın sesi kulaklarımı daha az mı tırmalayacak
planlar yapacak
ertesi günü mü düşüneceğiz bundan böyle.
düşününce bir tuhaf
yatağım sıcak
saatler hızlı..

ya sonra?