Yazmak benim için önemli. Dedim ya hem ferahlıyorum, hem motive oluyorum, hem kendimi özel ve değerli hissediyorum. Kendimi yazıya ifade etmek bana daha kolay daha keyifli geliyor. Çoğu zaman kafamdaki düşünceleri yakalayıp da cümleler haline getirmek ve dile dökmek inanılmaz zor. Ama yazarken öyle değil. Yazarken kafamdaki karmaşayı toplayabiliyorum bir yerde. Ne anlatmak istediğimi bilmeden başlıyor devrik cümlelerle yoluma devam ediyor ve anlaşılma kaygısı taşımadan beynime anestezi yapabiliyorum. Ohh deyip de kalemi bırakınca bazen anlatmak istediğim şeye zerre kadar yaklaşmamış olduğumu farkediyorum ya da fazlasını bile anlatmış ve kafi derecede yorulmuş oluyorum. Mayhoş bir yorgunluk...
İşte şuanda da anlatmak istediklerimden bir hayli uzağım.
İnci Aral diyordum değil mi? Basit sade bir dili var hatunun. Hemencecik bitiveriyor kitabı. Yine melankoli var. Yine yoğun duygular var. Kendiyle savaşan bir kadın var. Sevdim o kadını. Hatalarıyla, tökezlemeleriyle, çırpınışlarıyla ve ayağa kalkışlarıyla... Bencilliğiyle... Yazmak istedim kitabı bitirdiğim zaman. Yazar olmak istedim. Ondaki karamsarlığa özendim. Melankolisinden bir parça çalmak ve üstüne oturup o benim demek istedim. Sanırım çevremdeki herkesi mutlu etmek ve her şeyle herkesle ilgilenebilmek kaygısıyla kendime yeterince alan bırakmamış olmanın getirdiği bir özlem bu. Yoksa karamsar bir hatun değilim. Ammaaa... Bazen ışıkları kapatıp karanlıkta oturmak... Yalnızlığı da çeker canım; kalabalıkta keyiflendiği, sokaklarda hoplayıp neşe saçtığı, gülüp eğlenip oyunlar oynadığı kadar.
Aslında bu kitabı okuduktan sonra şunu düşündüm: çok fazla üstüme gidiyorum. Ben bir evin tedaviler sonrası büyük bir özlemle beklenerek dünyaya gelen tek çocuğuyum. El bebek gül bebek derler ya öyle büyüdüm işte. Elbette mükemmel değildi annem babam ebeveynlik konusunda, ama nihayetinde bana verilen değerin farkındaydım. Şımarık, ukala, savurgan bir çocuk olmadım hiç; öyle yetiştirilmedim. Ama tek çocuk olduğum için yalnızlığı hep sevdim mesela, yalnızken kendime yetmeyi bildim ve bir şeyler üreterek oyalanabildim annem mutfakta bulaşık yıkayıp temizlik yapıp; babam da santralde çalışırken. Kendi kendime yetebiliyor olmak bana küçük yaşta özgürlük tabiatını kazandırdı. Zaten babam da erkek evladı varmış gibi aslan kızım nidalarıyla yetiştirdi beni :) Kendine güvenen, konuşmaya teşvik edilen, karar verme hakkı tanınan bir çocuk olduğum için küçük bir köydeki lojmanımızdan Isparta'ya taşınınca arkadaşlarım arasında da kontrolü ele aldım. Ne oynanacak, nasıl oynanacak, nereye gidilecek, kimin annesi ikna edilecek... Yeni oyunlar üretir, apartmana saha yapılsın diye komşulardan para toplar, bisikletle macera yolları arar, klüpler ya da gazeteler oluştururdum. Bana verilen bu liderlikle daha sonra başım belaya girdi. Lisede de benzer bir şekilde içinde bulunduğum grupta liderliği ele aldım. Öyle havalı bir grup değildi yahu, o zamanlar sağlam önyargılarım vardı ve arkadaş konusunda çok seçiciydim. Ama hayatımda hiç bir zaman adil olmayanı savunmadım ve haksızlığa karşı gözümü kapamadım. Hem kendimi hem arkadaşlarımı sesimin son haddine kadar savundum. Aykırı oldum, elebaşı oldum yetişkinlerin gözünde zaman zaman ama yanımdakileri hep koruyup kolladım. Büyüdükçe de bunları yaparken her zaman kendime tek çocuk olduğumu hatırlattım. Bu insanların gözünde dilinde çok fazla anlamı olan bir olguydu. Çok müdahale ettiğim, kararları veren kişi olduğum zamanlarda susup bekledim. Ya da istemediğim bir şeyi sırf arkadaşlarım istiyor diye yaptım. Hayır dedim kendi kendime ben şımarık tek çocuk değilim. Bencil değilim ben.
Ne zaman ki İstanbul'a geldim, ufaldım kaldım. Aldığım eğitim dolayısıyla da düşün allah düşün. Meğer insanın kendisi hakkında bilmediği ne çok şey varmış. Kendimi çözmeye çalışırken bu sefer her olayda ben ne yaptım da böyle oldu, ben ne dedim, ben nerede hata yaptım diye sorar oldum. Düşünmeye elverişli bir altyapım varmış meğer. Kendimdeki çıkıntıları törpüleyip pürüzsüz olmalıydım. İnsanları değiştiremediğim zaman kendimi değiştirdim. Uyum sağlamaya çalıştım hep. Değerlerimden ödün vermedim. Yine adil olanı, doğru olanı yaptım ama sürekli kendimle kavga içindeydim. İlişkilerimde nasıl biriyim, insanlar beni nasıl algılıyor, nasıl olmak istiyorum, ne yapmak istiyorum.. Ben ergenlikteki o kimlik bocalamasını belki de pek çok insan gibi evimden, ait olduğum tanıdık olduğum yerden uzaklaşıp da bana tamamen yabancı olan bir yere gidince yaşadım.
Hala da kendimle uğraşmaktan vazgeçmedim. İnsanların verdikleri tepkilere baktım. Düşünce kalıplarıma baktım. İnsanları gözlemledim. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, tanıştığım kişiler... Çok düşünüyorum. Yaptığım her şeyin anlamını, kararlarımın arkasındaki dayanakları, insanlarla kurduğum bağları, hayatta üstüme aldığım rolleri, o rollerin hakkını verip veremeyişimi, hatalarımı, doğrularımı, kurduğum cümleleri, eksiklerimi, kararsızlıklarımı, tuhaflıklarımı... Halbuki ben tuhaflıklarımı severdim, asiliğimi, sinirlendiği zaman bağıran Şuleyi, üstüne gidildiği zaman karşı koyan, insanları olduğu gibi kabul etmeyip hatasını çaat diye suratına vuran, doğrucu Şuleyi çok severdim. Yumuşadı O. Sıradanlaştı. İlginç fikirleri ve yaratıcılığını büyümenin telaşında arkada bıraktı. Aldığı onlarca sorumluluğu taşıyabilmek için daha fazla güçlendi. Güçlendikçe yükü ağırlaştı ve taşırken şikayet etmeye başladı. şikayet ettikçe kendine güveni zayıfladı. Bu sefer daha çok düşündü. Düşündükçe bocalayıp taşıdığı yükleri, ona verilen rolleri sorguladı. İnsanlara verdiği değerin karşılığını alamadığını farkettiği anda evini özledi. Ama evine de dönemedi çünkü orada da onu bekleyen başka başka sorumluluklar sorunlarla yüzleşmesi gerekecekti. İnsanlar ne kadar vicdansız ve bencil diye düşündü. Bu sefer yıllarca üstüne yakıştıramadığı ve kendinden uzak tutmaya çalıştığı bencilliği aradı aradı bulamadı. Bencil Şule olmak istedi. Tek çocuğum ben, nazlı olmalıyım kaprisli olmalıyım. Al işte bahanem! Neden ben insanları oldukları gibi kabul ederken onlar benim hoşgörümü zayıflık olarak görüp bana daha az saygı gösteriyorlar. Neden ben bu kadar duyarlı olmaya çabalarken ve başkalarını düşünürken, onlar bana daha özenli davranmıyorlar. Bilişsel davranışçı yaklaşımdan bakıp düşünce kalıplarımı düzelteyim hadi, hadi bunu da ben kendim yapayım: ben böyle yapıyorum diye insanlar da böyle yapmak zorunda değiller. Hadi ordan! Zorundalar elbette. Onlar zorunda değilse, ben de vazgeçerim. Tamam itiraf ediyorum geçemem. Denedim, ben daha farklı olamıyorum. Bu da benim zayıflığım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder