life is your canvas

life is your canvas

18 Şubat 2013 Pazartesi

MUTLULUK

_ Filmini de izledin mi?
_ Nasıl ya, ne filmi?
_ Filmi var ya olum hani Özgü Namal oynuyor başrolde.
_ Nasıl ya, Meryem...? :(

Allahtan öyle bir yapmışım ki kitabın resmini kafamda, karakterleri en ince ayrıntısına kadar çizmişim Betül'ün kitabın ortasında Özgü Namal oynadı ya hani demesi benim Meryemime dokunmadı. Bir an yüzü asıldı değişti sonra hemen toparladı. O benim kafamdaki Meryem olarak kaldı hikayenin devamında da. Yazarın beyaz tenli kırılgan onüç onbeş yaşında diye anlattığı kızla bir film karesinde tanışmamış olmamıza sevindim. Okurken ara ara sordum Betül'e bu ayrıntı var mı filmde diye "yok" "o da yok"... Hah! dedim. Zaten zümrüdüankanın üzerindeki Meryemi nasıl koyacaklardı filme. Kitaplardaki hislerin uzun uzun tasvirini seviyorum ama filmlerde o hisleri yüz ifadelerinden çıkarmayı da seviyorum. Kitapta değişen şu oluyor, karakter gibi hissediyorum. Onun hislerini anlıyorum ve sempati kuruyorum ama filmde ona hisleri veren benim, yüz ifadesine yorumlar katan ve anlamak istediği gibi anlayan. Ama oyunculuklar iyi olduğunda ikisi arasında mükemmel farklılıklar olmuyor. Yine de kitap açık ara önde gidiyor, çünkü bir başkası yazsa da ben yönetiyorum, kostümcüsü benim, ışıkçısı benim, sahne dizaynı bana ait ve bütün ayrıntılar onu benim kafamda bir başkalaştırıyor; sadece benim gördüğüm bir film oluyor. Benim hayalimdeki gölgelerin gücü...
Hiç spoiler vermeyeceğim kitapla ilgili ya da versem mi hımmm karar veremedim. Ama Cemal'e üzüldüm. Ben en çok ona üzüldüm. Meryem her şeye rağmen maduriyetine rağmen hep güçlüydü. Cemal'in saflığı... Yaşadıkları pışpışlar ya hani insanı, büyüdüm büyüdüm acılarla büyüdüm olursun pınarla değiiülll. İşte bir süre sonra da çektiğin sıkıntıların seni önce ezip büzüp daha katı sert bir şekilde bıraksa da aslında sağlamlaştırdığını hissedersin. Kokokolanın teneke kutusu gibi alalade çiğneyip geçtiğin... Kimyasal bir değişme yoktur ama bariz bir farklılık... Ve elbette eğrilmez bükülmez bir teneke parçası kalır kutudan geriye. Evet teneke kutuyum ben, evet evet siz de öylesiniz sadece bazılarınızın içinde hava daha çok ya da az ya da bazılarınızın ki onlar çok nadir içinde hala kola falan var böle gözünü delikten uzatınca görebiliyorsun içerideki nesli tükenmekte olan insanlığın özsuyunu. Daha güçlü, daha dayanıklı, daha sert ve daha yaşlıyız artık.

Ne töre cinayetlerinden, ne ensest ilişkilerden, tecavüzden, dağdaki terörden, korucu köylülerden, kadına biçilen rollerden, doğuştan günahkar olmanın cinsiyetinden... Hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Zaten televizyon dizilerinde illa ki burnunuza sokuyorlar allayıp pullayıp ki ben onu yapamayacağım için sıkıcılaşmaya lüzum yok. Ama az önce anlayamadığım için oflayıp poflayıp betüle tercüme ettirdiğim "theorising sexuality" kitabının ilk chapterında da bundan bahsediliyordu işte: pipimi kesmesinler ve neden pipim yok sendromu. Anladığım kadarını anlamadığım kadarının uydurulmuş kısımlarıyla şöyle bir derlemek niyetindeyim lakin anlatmayacam dediklerime dokunup kaçıcam eğer uzatırsam ağzıma sinek kaçsın. Bu kitapta Meryem'i her fırsatta cezalandıran analığı ve annesinin ölümünden onu sorumlu tutan teyzesinin Meryem'e söylediklerine bakalım. Çünkü Meryem öyle güzel anlatmış ki, kadın olduğu için utanıyor, suçluluk duyuyor, keşke erkek olsaydım diyor ve her gece aynı rüyayı görüyor bir kuşun sırtından düşme korkusuyla uyanırken terin suyun içinde. Bir kere günah organı olarak tabir ediliyor kadının cinsel organı ve kadın olmak bile bir ceza aslında; dünyaya gelirken cezalandırılıyor hatun kişi. Sadece çocuk yapmak ve üremek için var kadın; erkeğinin isteğine tabi ve niyet çocuk değilse kırk kere gusül abdesti alsa yine de kurtaramaz kimsecikler onu tanrının gazabından. Çünkü pipisi yok ve sahip olduğu değersiz varlığıyla hayatı boyunca kadın olmanın cefasını çekecek, sefa sürmek, karnını hoplatarak gülmek, erkek sofrasında kaşık sallamak kadının yaradılışına aykırı. Başına gelen her şeyden o sorumlu kendisini koruyamadığı, kuyruk salladığı, yüz verdiği, alımlı olduğu ya da işte sadece yolda yürürken gerine gerine donunu düzeltmek zorunda kalacağı bir pipisi olmadığı için. Anlayamadığımız kitabımızda Freud amcanın bakış açısını bir kenara bırakıp da sosyolojik kuramlara göz atıyoruz şimdi de. Evet evet az çok anlıyorum ıpfı ıpfı pıff... Bastırılmış duygular, kültürel yapılar, insan ilişkileri, öğrenilmiş değerler ve yargılar... Biyolojik farklılıkları bir kenara bırakarak farklı toplumlardaki değişen kadın-erkek rollerini okuyoruz, okuyorum evet yapabiliyorum, az biraz var ingilizcem. Sonra birden aklıma ulaştırma bakanının şu meşhur sözü geliyor:

Sonra "bir kimsenin" bu yorumu savunurken kullandığı cümleyi sizinle paylaşıyor olmanın utancını yaşıyorum (ben niye utanıyorum nan):
_Kız erkek aynı yurtlarda kalmıyorlar mı orada? Olur mu öyle şey ya! Artık insanlar tercih etmiyor bu okulları. Değişiyor tabi tercihler. Bir kere ben o yurtlarda kalıp da günaha girmeyen erkeğin erkekliğinden şüphe ederim. Günaha girenin de imanından!
Diyecek söz bulamamak, zurnanın zırtladığı yerde diğer enstrümanların çaresizliği, küçük dilini yutmak, dilini eşek arısı sokmak, aklı hayali almamak, gözleri fal taşı gibi açılmak, ağzı bir karış açık kalmak, kelimelerin kifayetsiz kalması... Ve susmak!

Where is the sin exactly; in your mouth, body, mind, or being?
Repressed feelings, thoughts...

Meryem Cemal Abisinin ardı sıra yürüyor köyün içinde. İstanbul'a gidiyor olmanın heyecanı, sevinci, tedirginliği içinde. Zaten hangimiz buraya ilk gelişimizde benzer duyguları yaşamadık ki. Ulan gidiyorum ama nasıl bir yer bu İstanbul dedikleri yer. Cemal'in abisinin yaşadığı yer de İstanbul, Aşiyandan aşşası da İstanbul.

_ Nereye gidiyorsun?
_ İstanbul'a götürüyor Cemal Abim beni.

İstanbul... Herkes gelirken bir gün dönerim herhalde diye düşünüyor. Planlar hep gitmek üzerine kurulu, ya emekli olup gitmek, ya okulu bitirip gitmek, ya para kazanıp gitmek... Ya da bırakıp geldikleriniz hep döneceksiniz diye bekliyorlar da sizin niyetiniz olmuyor. Erkeklere anneleri kız buluyor memleketten, kızlara koca adayı yerini yurdunu bilsin diye. Ya da peşinize takıp getirdiğiniz ailenizin değişen hayat standartlarını izlerken lan burdan önce nasıldık ki biz deyip eneem bi bakmışsınız önceniz kalmamış... Ama çoğu kalıyor buraya bir şekilde gelenlerin. Yol burada başlıyor ve burada bitiyor. Bu sefer dönüp de bulamamak bulup da ait hissedememek korkutuyor insanın gözünü. Gidersem gittiğim yerde şu olmayacak, bunu özleyeceğim, denizi yok oranın, insanlar şöle böle derken kalmayı seçiyorsun. Zaten gittiğinde insanlar da seni gönderdikleri gibi bulmuyorlar ve çantanın hangi gözüne koyacaklarını kestiremiyorlar. Gittiğin yerde bulacağın huzur, içinde bulunduğun karmaşanın, koşuşturmacanın ve mücadelenin, ne kadar sıkılsan ve zaman zaman tak etse de canına, önüne geçemiyor.

Yenicem seni İstanbuuuuğl! Hı hı evet zaten İstanbul da sana caka satıyor ya. Deniz görmeden büyüyen çocuklar var bu şehirde. Bir tanesi de benim öğrencim E. kağıt toplayıp satıyor Feriköy-Hacıhüsrev sokaklarında. Bir ara köye gitti geldi. 6.sınıfta daha okuma yazmayı öğrenemeden okuldan aldı ailesi iki abisiyle sokaklara emanete etti. Araba alıcam dediği araba aslında kağıtları taşımak için kullandığı el arabasının az biraz büyüğü demirden iki tekerlekli bir arabaydı. Annesi Türkçe bilmiyordu, E. yine iyi öğrendi Türkçe konuşmayı. Köyde yapamadı geri geldi. Eee O da İstanbul görmüştü, dönemedi köyüne. Sıkılıyorum hocam orada dedi. Hem sevdiği buradaydı; amcasının kızı. Sonra amcasının kızını evlendirdiler. Bizim E. okuma yazma kursuna kaydolmayı denedi ısrarımıza dayanamayıp ama ailesi işe koşturdukça kursları aksattı yine öğrenemedi. Markette reyonları düzenleyecek bir adam arıyorlardı. E.'yi götürdüm. Kara kuru elleri yaralı, soğuktan yanmış yüzüyle beğenmediler senin yaşın küçük dediler. Karton toplamaya devam etti.
_Hocam ben sokaklarda iyiyim böyle. Hem bu sayede geziyorum. Kapalı kalamıyorum zaten ben yapamazdım markette falan. İnsanlara bakıyorum, yeni yeni sokaklar keşfediyorum, arada bikaç kişiyle kavga ediyorum iyi geliyo vallaha hocam. Abilerim de beğenmiyor işimi kendime araba alıcam. Bu arabayı vericem onlara. Sonra askere gider gelirim. Evlenemem de kendime bakamıyom daha. Z.'yi de amcam evlendirdi hocam. Benim yaşım küçük ya vermediler bana annem konuştu ama. Kız beklemez o kadar dediler. Gidemem hocam ben burdan artık. Denedim orda da sıkılıyom. Orda da kimse beğenmiyor artık beni, gidip de dönünce istemiyorlar fazla geliyorsun. Burda da beğenmiyolar. Ama burda kendi işimi yapıyom en azından, orda herkes iş buyuruyo zaten kendi toprağımız olsa yerimiz olsa çalışırdım da başkasının toprağı başkasının işi. Bigün ölücez işte hepimiz, ne zaman belli değil. Ben de o güne kadar böyle herhalde, İstanbul'da mı öleceksem artık belli mi, uğraşcam. Okuma yazmam olaydı iyiydi soruyolar iş bakınca. Aha mesela şu sokağı çok iyi biliyom. Ama adını bilmiyom, şu bakkalı biliyom ama adını bilmiyom. Böle işte hocam ya, bi anam bi babam var başka da bişeyciğim yok.

Her insan gibi geceleri Don Kişot, gündüzleri ise Sanço Panza'ydı profesör. Ne çok sevdim ben bu cümleyi. Geceleri kılıç kuşanıp karanlık gölgeler yaratıyorum kendime ve o gölgelerle sabaha kadar savaşıyorum. Her galibiyette bir sevinç ve kaybetsem de yine zafer, yenilginin getirdiği soğukkanlılıkla yitirdiklerime dizilen methiyeler... Düşüncelerim de yarattığım gölgeler kadar benden ayrılar bu saatte... Bana ait değil artık ne duygularım ne düşüncelerim hiçbiri, ipleri kesilmiş uçurtmalar gibi gökyüzünde sağa sola savruluyorlar. Yüküm hafiflemiş. Kimin penceresine takılırsa artık... Gidip bir kapıyı çalıyorum "uçurtmam balkonunuza düştü". Bazen hoş karşılanıyor bazen kapıdan dönüyorum. Halbuki ben sadece uçurtmanın peşinden koşan masum bir çocuğum, rüzgara güvendiğimden değil ama kadere teslimiyetimden böyle koş babam koş... Geceyi seviyorum, karanlıkta ortaya çıkan hayaletleri kovalamayı... Gündüz nasıl da saklanıyorlar insanların arkasına. Bazen bir ışık vuruyor "Gölgesi mi o bir adamın yoksa geceyi bekleyen bir hayalet mi?" kestiremiyorum. Ayak uçlarımı izleyerek yürümeye devam ediyorum sonra. Gündüz göremediklerini gece daha iyi görüyor insan, başını kaldıracak cesareti bulduğu için sanırım. Karanlık sadece binaları örtüyor, insanları ve onların yüzlerini; ama bedenleri örterken bu siyah çarşaf, işte bizi serbest bırakıyor. Evcil hayvanlar gibi tasmalarımızdan kurtuluyoruz, biz en çok geceleri uluyoruz ve en çok yıldızlı bir gökyüzünün altında ya da dolunay zamanı korkak çekingen tedirgin ruhlarımızı evde bırakıp uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Her gece yalnızlığımızın içinde tutunacak bir dal, güvenecek bir yol, yaslanacak bir omuz arıyoruz. Köpek dişlerimizi saklıyor, hırlamıyoruz, insan oluyoruz. Gülümsemeler giyinip akşamı bekliyoruz sabahları da çırılçıplak sokaklara atmak için kendimizi. Ne kadar da güçlüyüz gün ışığında, koskocaman gölgemiz güneşe yüzümüzü döndüğümüzde... Ne kadar da korkuyoruz zayıflıklarımızı ele verirsek diye; güvensiz, tedirgin, korkak ama bir o kadar cesur, başımız dik, ve burası benim çöplüğüm havalarında ki çöplük sahibi olmak hangi devirde bir meziyet olduysa hak getire. Ha bunlar "adam olun lağğynn" lafları değil, adam olduğunuz için zaten geceniz bir başka gündüzünüz bir başka. İki yüzlü olmak boynumuzun borcu, en az iki yüzü olması gerekmiyor mu zaten duyumsadığımız bütün varolanların. Arkası, önü, yanları, farklı boyutları. Haşa biz nasıl tek bir yüzle kendimizi adamdan sayalım.

KİMLİK

Milan Kundera'nın ikinci kitabı bu okuduğum. "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile tanışmıştık kendisiyle bir zaman önce. Geçen hafta ise Kimlik kitabını elimden bıraktım. Chantal ve Jean-Marc çiftinin ilişkisini anlatıyor kitap. Eşinden boşanan ve çocuğunu kaybeden kadın 40'lı yaşlarına gelmiş ve kendine olan güveni azalmaya başlamıştır: "Artık erkekler bana bakmıyor". Kendisinden yaşça küçük olan sevgilisi ise ilişkinin en başından beri güçlü olan taraf olur. Chantal'a gönülden bağlıdır ancak onun ikiyüzlülüğü konusunda endişeleri vardır. Sevdiği kadın gerçekte başka birisiyse... Chantal işyerinde ve özel hayatında bambaşka iki insanı oynar; kendi değer yargılarına uymayan işini ancak bu şekilde idare edebilmektedir ve JM'den dört kat fazla maaş almaktadır. İşinde daha güçlü ve dişliyken, ilişkisinde daha kırılgan ve muhtaç bir kadın... JM onu kaybetmekten korkuyor bazense yanında olan kadına kendini yabancı hissediyor. Chantal ise onu seviyor ancak geçmişine dair çok az şey paylaşıyor ve kendisinden küçük olmasının da verdiği tedirginlikle onun her an bir başkasıyla gidebileceği düşüncesiyle ona tutunurken hep bir elini veda için saklıyor. İkisinde de yalnızlık ve kaybetme korkusu var. Ne JM ne de C bunları konuşmuyorlar, birbirlerinin hislerinden, korkularından, endişelerinden haberleri yok. Benzer korkuları yaşıyor olmalarına rağmen, bu duygularını sadece kendilerine indirgeyip yalnızlaşıyorlar aynı ilişkinin içinde büyüttükleri korkularıyla. Ve bir oyun başlıyor tam da bu ilişkinin açıklığa en çok ihtiyacının olduğu zamanlarda. Bu oyun ikisini de yalnızlaştırıyor ve uzaklaştırıyor. Oyunun sonunda ikisi de çok korkuyor. Çok seviyor. Vazgeçemiyor. Pes edemiyor. Oyundan çekilemiyor. Oyunu sürdüremiyor. JM acaba hangimiz güçlüydü diye soruyor kendine.Duygularını yaşamasına fırsat verildiğinde en güçlü oydu ancak duygularına ket vurulduğunda... İşte o zaman eli kolu bağlı dünyanın en güçsüz adamı oluyordu bir anda. Duygularını yaşayabilmek için her yolu deneyebilirdi ama geri adım atamazdı; hislerini bastıramaz, onları yok sayamazdı. C burası benim evim, bunlar benim eşyalarım, benim hayatım diyor. Eksikliğini kapatmaya çalışıyordu aslında bunu yaparken o da. Evet senden yaşlıyım ama senden güçlüyüm demek istiyordu, aslında benim sensiz de bir hayatım var; sen olmasan da benim bir hayatım var demeye çalışıyordu.

Aslında ikisi de güçsüzdü işte. İkisi de seviyordu. Ve sevgileri onları güçsüzleştiriyordu. *Çünkü eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar zayıf olabilmeyi göze alırdı bir diğerinin yanında. Çıplak haliyle kabul görmek ister ne kadar utanıp sıkılsa da insan. En aydınlık sabahında günün yorganına sığınmak zorunda hissetmez böylece. Dürüst olmasa da her zaman, ki insan kendine bile dürüst olamıyor çoğu kez, başına kakılacak ya da günün birinde onu dize getirmek için kullanılacak diye gerçekleri esirgemez sevdiğinden.
*Ve eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar korkardı kaybetmekten. Korksa dahi insan sınırları zorlar bazen. İstenmeyeni yapmanın sonuçlarını merak eder; belki de bu bir nevi güç mücadelesidir ya da bir sınav sevginin çektiği sınırların esnekliğini test edebilmek için... Korktuğundan da bir o kadar üstüne varır tedirginliklerinin annesinin gözüne baka baka elindeki cam bardağı yere bırakan küçük bir çocuk gibi. Hatta ilkinde şaplağı yese dahi ikinci bir kez dener şansını. Hata yaptığında yine sevmeyecek miydi annesi onu? Eline vursa da her defasında ardından yeni bir bardak alıp dolaptan ona su vermeyecek miydi susadığında... Güvenmek ister insan sevdiğine. Hata dahi yapsa affedileceğini bilmek ve o şefkati, anlayışı, sevgiyi gördüğü anda cam bardağı daha sıkı tutar avuçlarında. Daha sıkı, daha sıkı... Ve hatta bazen o bardağı öyle çok sıkar ki kırılır işte bu güzel bir şey değildir.

Chantal'in iki kadını var, hayalindeki olmayı arzuladığı kadın ve hayatını bedeninde sürdürmek istediği kadın çok farklı. Hayalindeki kadın gül kokusu olup tenden tene dolaşmak istiyor. İstenilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyor. Gerçekte olmak istediği kadın ise daha evcil, uysal ve kendi halinde. Kendi haline ma yalnız değil... Eşinden ayrılırken bile bunun kararını çok çok öncesinde vermiş olmasına rağmen, hayatını paylaşabileceği birisini bulduğu anda yapıyor bunu. Chantal duygularını ifade etmekte zorluk çekiyor. Aslında biz onu anlıyoruz da o gerçekten de kendisini anlatma konusunda pek başarılı değil.

Ne uzun bir kimlik arayışıdır bu. Az önce bitirdiğim "Mutluluk" kitabında da elli yaşında profesör olmuş adam ama hala kendini arıyor. Her düzlükte bir iniş-çıkış arıyoruz. Rahat batıyor sanki, annem tekli koltukta halının üstünde falan uyuyup kaldığım zaman söylerdi bunu bana. Çünkü insan en rahatsız yerde kendi halinde bırakılıp, zorunlu kılınmadan mecbur hissetmeden (eyvah 6 saat kaldı şurada sabaha uyumam lazım... bak işte uykum var ama yorgunluktan uyuyamıyorum... alarmın çalmasına 5 saat kaldı... oof pofff...) uyuyp kalınca en huzurlu uykuyu uyuyor. Belki de sadece düzlükte düşünmeye fırsat buluyoruz. Ya da düzlükten bakınca hem ardını hem önünü görebiliyorsun; yokuşlarda (iniş-çıkışlarda) ise sadece gittiğin yöne bakıyor yüzün en tepeye ya da en dibe. (İki boyutlu düşünün burada) Yokuş aşağı iniyorsan eğer kendini bırakıp aşağı kaymak en kolayı. Geri dönüp tepeye çıkmaksa öyle zor ki. Çünkü aynı çukura tekrar düşebilirsin. Ya çukurun dibine kadar inip yeniden yükseleceksin ya da kestirme bir yol bulacaksın yeni bir yükseliş arayacaksın. Yokuş yukarı çıkarken de zirveye doğru dönük olsa da rotan, aşağı düşme korkusuyla zaten arkaya bakamıyorsun, ama yukarı da bakmaya korkuyor insan çünkü hep bir tedirginlik var ayağım kayarsa tutunamazsam diye bu yüzden de olduğun konumu korumak daha önemli ve büyük sıçramalara cesaret edemiyorsun. Bu yüzden kendi elini kolunu nereye koyduğuna odaklanmaktan kafanı kaldırıp yukarıya bakamıyorsun. Düzlük... Ohh dediğin ve rahat bir nefes aldığın yerdesin. Nerede hata yaptığını düşünebilir ve yukarıdakilere imrenebilir, bundan sonra ne yapmalı diye düşünüp planlar yapıp düşmemek adına tedbirler alabilirsin. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için (itici bir güç olmadığı takdirde zaten hep düzlüktesin düzlüğün rakımı ne olursa olsun ve burada daha güvendesin ve belki artık kendini aramak diye bir durum kalmadı bu kendini gerçekleştirme nihayeti de olabilir kendini gerçekleştirmekten vazgeçiş de, gerçekleşmişlik hissi de; ama his mevzu olmadı bence zira dönüp dolaşıp ellisindeki profesör gibi yakana yapışabilir kendine dair ıslah etmeye çalıştıkların...)... Uvv cümle çok dolambaçlı olmuş, tekrar başlayalım. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için yeni durumlarla karşılaştıkça sorgulamalar, yüzleşmeler, taktik değiştirmelerin ardı arkası kesilmiyor... Mehteran gibi bir ileri bir geri; tabi bu zamansal sıçramalar üç aşağı beş yukarı benzerlik gösterseler de 3 ileri 1 geri gibi kurallı ya da ardışık bir dizi oluşturmuyorlar ve bu karmaşıklıkta şaşkın adımlarla yürüyor insan. Okuma yazma bilmeyen bir zaman yolcusu gibi zaman makinesine biniyor ancak hangi tuş, hangi tarih onu kaç yıl sonraya ya da önceye götürecek bilmeden rastgele basıyor düğmelere ve deniyor şansını. Aradığını bulduğu zamansa tek bir kırmızı tuşla şimdiki zamana dönüyor. Eli boş dönüyor bazen de. Ya dün işte şu cevabı veremedim ya dilim tutulup kaldı diye yatağa kafanı koyunca hoop 4 saat öncesine yolculuk ediyorsun mesela. Yeniden yaşıyorsun o anı müdahale edemeden. Sonra hoop 14 saat sonrasına gidip 4 saat önce söyleyemediklerini söylüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Bu kadar basit  ve modifiye edilebilir bir şey için bile zaman makinesine ihtiyaç duyuyorsun ki ne uzun yolculukları göze alır insan daha önemli meseleler için. Ben? Kimim ben? Hayattan ne bekliyorum? 10 yıl önce şu anda olduğum kişi olacağımı bilsem müdahale eder miydim? 10 yıl sonra nasıl olmak istiyorum? Hayatımda neleri değiştirmek isterim, neler sabit kalsın...benim mihenk taşlarım neler... mutlu muyum...daha mutlu olmak için ne yapmalıyım...insanlar benim hakkımda ne söylerdi... Mobil insanın sonu olmayan yolculuğu ve mobilitenin kişilik oluşumuna etkileri...

Dün Betül bağımlı olduğuna inanmaya başladığım zombili dizisini izlerken mola verdi ve benim anlamsız bakışlarımdaki boşluğu doldurmak ve diziyi güzelleyerek beni de ekranın karşısına çekmek için diziyle ilgili yapılan yorumlardan ve analizlerden bir kaçını paylaşmaya başladı. Ölmek üzere olan insanların psikolojisi, bazı duygu durumlarının tasviri vesaire derken bu beyni zombi homurdanmalarıyla sulanmış Betül silüeti -kesinlikle betülün kendisi bütünüyle karşımda oturmuyordu şöyle söyleyeyim yaklaşık 6 bölümü ardarda izledikten sonraki haliyle bakıyordu bana mimik ve jestlerindeki hafif kaymayla- bir kaç soru sordu. Bunlardan biri ilginç geldi, paylaşayım dedim.
_ Hangi duygundan vazgeçemek istersin, hiç yaşamamak bundan sonra? (bu basit olan) Peki tek bir duyguyla yaşayabilecek olsan geri kalan hayatını, hangisini seçerdin?
Bir tane de ben ekleyeyim en çok yaşadığınız-hissettiğiniz ilk üç beş duygu hangileri?

_ Oğlumun ölümüne mutlu oluyorum. Şu anda hayatıma bakıyorum ve JM'ye bakıyorum oğlumun ölümüne üzülmüyorum. Eğer o hayatta olsaydı bu sefer de önceki hayatında mutlu olurdum, eşimden ayrılmazdım ve çocuğumu çok severdim. Ama o olmadığı için de önceki hayatımdan kurtulabildim ve JM'yi buldum.

Bu bakış açısından utanıyor Chantal halbuki bana çok yapıcı geldi ölümle olan diyaloğu. Zaman zaman mezarını ziyaret ettiği oğluna da anlatıyor bunu. Mutluyum diyor. Sen olsaydın da o hayatımda mutlu olurdum. Bana yeni çocuk doğur dediler, yeni bir çocuk senin yokluğunu dolduracaktı ve ben iyileşecektim. Hayır bana yeni bir hayat lazımdı. Seninle eski hayatım ya da sensiz yeni bir hayat; rol yapmak, tahammül etmek, uyum sağlamak zorunda kalmadığım...

Al tapuyu ver kirayı benim emlakçım şu köşedeki şapkacı...
Chantal'ın ikiyüzlülüğünü kendime benzetiyorum. Aynı apartmanda kalan onlarca kadın ve erkeğin ara sıra pencerelerden kafasını uzatıp da ne var ne yok diye baktığı sekiz katlı bir apartman... Bu apartmanı benim beynimdeki iki elektrik direği arasına dikmiş biri. Bir gecede olmasa da alt kattakiler camdan cama laflarken bir baktım ki bir sürer sonra kaçak kat çıkmışlar yukarıya, balkona da iki sandalye atmış yeni gelenlerden biri karşı dairedeki öğrencilere sulanıyor çaylar pastalar börekler... Yaşlı bir teyze de hemen diğer yanında öğretmenin ah diyor körolasıca dizlerim böyle yağmur yağdı yağacak oldu  mu hiç dinmez sızısı. Hay çok yaşayın emi siz dedim. 8 katlı apartmanı diktiniz tepeme. Sonra sonra o gürültü patırtıya alıştım da verdim tapularını ellerine. Çatısı falan da yok ha binanın, yaptırmadım, arsa benim değil mi, elektriğini suyu doğalgazı benim üzerime değil mi... Hem belli mi olur bir bizimkiler dizisi de benim apartmanda çekilir belki. Belki yukarı kata bir Cemil taşınır yıllar sonra. Çocuklu bir aile gelir belki. Ama gelen de uzun kalıyor öyle bir bina burası. Kirayı peşin alıyorum. Aman çatısı da olmayıversin nasılsa bir depremlik, bir yangınlık, bir ömürlük vadesi var. Bu devirde ev sahibi olmak da zor anacım.

Onsekizyüzlüyüm
Maskeleri insanın... Sabah uyandığında başka bir insansın, işe giderken yolda başka, işte başka, eve dönerken başka, evde başka, haftasonu başka, başka başka insanların yanında başka... Başka olmak zorunda olduğumuz bir yaşamımız yok mu yoksa ben mi bu maskelere bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum. Yoksa benim işim gereği mi bu böyle... Sevdiğiniz insanları mı daha çok üzersiniz yoksa sevmediklerinizi mi? Ben sevdiklerimi en çok üzerim. Sevmediklerimin yaptıkları hataları bile farketmem çoğu zaman. Sinirliysem, ki genelde tanımadığım birisi beni kolay kolay sözlü olarak da ifade edebileceğim bir sinirlilik seviyesine çıkaramaz, sinirlendiğim kişiye yansıtmamaya çalışırım konuyu uzatmamak için. Soğuk davranır ve bir süre sonra unuturum. Sevdiğim birisine kızdıysam çok kızarım. İçimden gelen ne varsa dilimden dökülür. Mutlu olmadığım zamanlarda normal görünmeye çalışırken-ki genelde neşeli bir halim vardır-daha heyecanlı ve hareketli fazlaca mutlu ve kafası-karışık tavırlarımla ne içtin sen böle dedirtecek samimiyetsiz bir hava çizerim. İşte bunu çok samimi olmadığım, yanında olduğum gibi olmak istemediğim insanların yanında yaparım. Ya da anlat bakalım neyin var densin istemiyorsam... Çok bilmediğim şeyler konuşuluyorsa susarım, beylik lafları cidden sevmem kolay kolay da yargı ifadesi kullanamam bu böyledir diyemem, olabilirler vardır bende; şaşırılmayacak şey şu dünya. Olasılıksız bir şey yok. Genelde yeni girdiğim bir grupta önce sessiz kalıp gözlem yaptığım için de çekimser bir duruşum vardır, saf, mülayim, uyumlu... Grubun dinamiklerine göre kendime bir yer bulmayı yeğlerim. Her grupta farklı bir rolüm olabilir. Bazen lider, bazen edilgen bir grup üyesi, bazen organizatör, bazen çok konuşan, bazen saf, bazen atılgan, bazen özetleyici-toparlayıcı... Yine de bir gruba dahil hissetmem için çokça zaman gerekir ve o vakte kadar da duygusal içerikli paylaşımlardan çekinirim. İşte bendeki bu değişimleri fark eden bir arkadaş ikiyüzlü olduğumu söylemişti ben de kendimi savunarak hayır bu farklı durumlara adapte olmak, hayatta kalma içgüdüsü demiştim. Herkese aynı ben olamam. Ben herkesin yanında aynı hissetmediğim gibi, herkes de bana aynı hissettirmiyor. İş yerindeki çocuk rolümün bana zararları olduğu gibi evet ilk başladığım günden bu güne çok faydasını da gördüm. İkiyüzlü müydüm? Hayır benim sekiz katlı bir apartmanım var kafamın ta içinde ama sen değil kiracı olmak misafir olarak bile giremediğin için o komşuluk ilişkilerini bilemezsin. Şapkaların nöbet değiştirdiği anlara denk gelebilirsin hatta şapkalarımı deneyerek beni anlamaya çalışabilirsin ama benim şapkalarım onlar nasıl külkedisine oluyorsa cam ayakkabı koskoca ülkede sadece benim şapkalarım da benim kafama giriyor sadece, cuk diye bir ses çıkıyor taktığımda. İlla da bir ikiyüzlülükten bahsedilecekse o zaman ikiye indirgememek gerek yaklaşık onsekizyüzlü bir insanım zira.

"Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur..."
Kitaptan bir alıntı bu, benim sık sık vurguladığım bir şeydir şu özellikle ikili ilişkilerde: duygular yanlış olamaz!

_Bu yaptığın ...... beni çok değersiz hissettirdi. Bana sormadın bile.
_Yanlış hissetmişsin o zaman; ben sana değer veriyorum.
_Yahu yanlış hissetmek de nedir!
Bir kere önce hissimi kabul edeceksin arkadaş. Böyle hissetmiş miyim, evet. Belki senin davranışında böyle bir kastın yoktu ama o davranış demek ki bana bunu hissettirmiş. Nedenine bakabilirsin mesela.

Bu sözde ilaveten şöyle bir şey de var: duygularımızı bastıramayız. Bastırırız bastırmasına ama denizde popomuzun altında saklamaya çalıştığımız plastik deniz topları gibi üç-beş vakit sonra hop diye köpürerek zıplar yüzeye. Hem de daha özensiz ve hızlı bir çıkış yapar saklarken ki sakınmalarınıza nazaran. Öyle "foşşurt!" diye. Ya da çok bastırdıysanız mesela havasını söndürebilirsiniz, patlatabilirsiniz, tırnağınız bir tarafına geçer boyasını çıkartır... Bir şekilde deforme olabilir şeklen şemalen. İşte duygularınız da bastırdıkça kaldığı yerde 3-5 saniyeden çok çok fazla bir zaman duracağı için deforme olmaya daha yatkınlar. Bu nedenle tekrar su yüzüne çıktıklarında farklı duygulara dönüşmüş olabilirler ya da boyutlarında değişmeler olabilir zira bu boyut değişikliği duygunun kimyasına göre olumlu ya da olumsuz bir tepkiyle beraber vuku bulabilir. Üzüntüleriniz öfkelere, korkularınız güvensizliklere, heyecanlarınız ölçülü mutluluklara, pişmanlıklarınız nefrete, sevgileriniz aşka, umutlarınız hayal kırıklıklarına, kaygılarınız güvene dönüşebilir. Yön değiştirebilir. Köpekten korkup kaçarken hayvanlar alemine endişeli gözlerle bakmaya başlayabilirsiniz ya bacağıma değerse, ya bana doğru bakarsa... Karşıt tepki geliştirebilirsiniz sevdiğiniz bir insandan sakınırken sevginizden korkarken olumsuzluklara odaklanıp düşman kesilebilirsiniz ya da düşman bellerken farkında olmadan fazlaca kafa yorup kendisine ilgi duyabilirsiniz. Hisleriniz beni alakadar etmez lakin hislerin varoluşundaki istisnai dokunulmazlık beni ilgilendirir uzun zamandır bunun savaşını veren bir şahıs olarak. İnsanın anlaşıldığını, kabul gördüğünü-onaylanmak demiyorum-, gerçekten dinlendiğini, söylediklerinin yargılanmadığını bilmesi ne kadar güzel değil mi! Danışmanlık becerileri herkes tarafından okuna... biline... uygulana... Böylece biz de duygularımızı ifade ederken korkmayalım, çekinmeyelim, anlaşılacağımızı bilmenin verdiği rahatlıkla çıplaklığımızı doyasıya yaşayalım. Çıplaklar kampının böyle bir türünü görmek istiyorum en yakın zamanda. Zihin çıplaklığı! Herkesin zihinlerini en saf haliyle güneşe serdiği, zihinler kaynaşıp fokur fokur ederken bedenlerin gölgede küçük çocuklarının kumdan kaleler yapışını izleyen yetişkinler gibi zihinlerinin güneş altında oynaşmasını izlediği bir kamp alanı...

enee ben bunu yayınlamamışım ya! taslak kalmış.

11 Şubat 2013 Pazartesi

SATRANÇ

Yazar Avusturyalıdır ve yahudi kökenlidir. Nazilerden kaçaraktan yerleştiği Londra'dan daha sonra Brezilya'ya gider ve yeniden başlayamayacağını düşünerek karanlık ve kanlı dünyadan da kaçabilmek için orada eşiyle birlikte intihar ederek hayatına son verir. Yaşadığı dönemdeki insanlık halini, dünya savaşlarında Avrupa'daki genel ruh halini, düş kırıklıklarını anlatır kitaplarında. Bir de o dönem kendisini etkileyen insanlara dair kitapları vardır; Magellan, Freud, Tolstoy, Balzac, Dostoyevski gibi... Kitaplarının hepsini okumadım elbet ancak isimlerine ve konularına da bakınca şöyle bir idefix turu atıp; düzene, ünlü ve politik kişilere, kadına, ve farklı duygu durumlarına atıflarda bulunduğunu göreceksiniz. Hümanist bir yazar olarak biliniyor. Gençlik yıllarında milliyetçi olarak anılabilecek işlere bulaşmış, savaş örgütlenmesinde görev almış kendi ülkesinde ancak sonra kendi içinde tarafsızlığını ilan etmiş savaşın doğurduğu sonuçları gördükçe ya da bir yahudi olarak ne kadar kime sesleneceğim diye ümitsizliğe kapılmış zira militarist olsa dahi kaçmaktan başka yapacak neyi kalmış ki. O da döneminin aydını ve varlıklı bir ailenin evladı olaraktan ülke ülke gezmiş. Psikolojiye bilimine olan ilgisi ve tabi psikanaliz kuramıyla fazlaca haşır neşir olması sebebiyle kitaplarında karakterlerin ruhsal çözümlemelerini detaylı anlatımlarla bulursunuz. Hikayenin değil de karakterin kafasının içinde dolaştığınızı fark edersiniz okudukça. Satranç kitabında da Dr. B.'nin kafasında dolaşmaktasınız.

(SPOILER) Kitapta bir adam tanıyorsunuz, Naziler tarafından esir alınmış bir Yahudi. Onun esir kampı küçük bir oda, odadaki yatak, kareli battaniyesi, bir sandalye, dolap, bir pencere, kapı ve kapının yanındaki duvardaki çatlak. Burada aylar geçiyor zamandan habersiz. Sorgulanmak için götürüldüğü oda onun için kapalı kaldığı dört duvardan sonra yaşadığı psikolojik şiddete ve korkulara rağmen bir nevi özgürlük, aydınlık, değişiklik. Bu odadaki her ayrıntıyı biliyor artık. Bütün anıları daha net, hatta hayatını en baştan düşünüyor ve yine düşünüyor ve yine... Yapacak başka bir şeyi yok. Ah diyor bir gazete olsa en azından. Bildiği bütün şarkıları, marşları, şiirleri sesli okumaya başlıyor sonra; en azından kendi sesini duymak bir ses duymak ya da kendisiyle yabancılaşmamak için. Sonra bir kitap çalıyor sorgu odasındaki asker ceketinin cebinden: bir satranç kitabı. Hayatında bir kaç kere lisedeyken satranç oynamış olan bu adamı hayal kırıklığına uğratan bu kitap-ah keşke şiir kitabı olsaydı ezberlerdim, yapacak bir şey olurdu diyor- anlamsız rakamlar ve harflerle dolu bir şekil yığını iken bir anda onun hayatı oluyor. Hamleleri ezberliyor, sonra kendi oyununu oynuyor, sonra kendine karşı oynuyor... Önceleri sorgularda bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme becerisini kullanarak ser veriyor sır vermiyor ardından hastanelik oluyor ve doktorun da yardımıyla deli bu deli denilerekten azat ediliyor. Ve kendini bir gemide yıllar sonra ilk defa satranç oynarken buluyor deliliğin sınırlarında gezerken omzuna dokunan elin son bir kez demiştin uyarılarıyla gözlerini açıp güverteyi terk ederken arkasında mağlup bir dünya satranç şampiyonu bırakarak... (SPOILER) 

Bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme, en azından sağlıklı bir öngörü... Hayatımda eksikliğini en çok hissettiğim becerilerden biridir bu. Buna sentez becerisi de diyebilir miyim acaba, yok bu başka bir eksikliğim ama benziyorlar bence. Öğrencilerimden bile sık sık şunu duyuyorum öğretmenim kafanız çok karışık hatta şu an elimde duran rehberlik servisi değerlendirme formlarını okurken beni çok güldüren şu satırları paylaşayım sizinle:
_Şule Hoca çok iyi kalplidir, çok tatlıdır. Bir de çok dağınık. Aslında ben biliyorum yapmak istediği bir sürü şey var ama düşünmekten yapamıyor. Onun kafasının içine düşsem kaybolurum herhalde.
_Masası çok dağınık. Nöbetçi olduğum zaman odasına gidiyorum bana vereceği evrağı bulasıya kadar ders bitiyor. Kafası da masası kadar dağınık. Kızmadınız değil mi hocam?

Çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışmaktan ve bu şeyler üzerine düşünüp durmaktan hepsini yarım yamalak yapıyorum. Hep bir planlı olma hali içindeyim şöyle ki her pazartesi rejime başlayan hatunlar gibiyim. Her yeni yılda, her okul dönemi başlangıcında, her pazar akşamı ben kendime sınırlar koyarım; bu işe yoğunlaş sadece! Sonra aç gözlülükle yine burnumu bütün aralık kapılardan sokar ve kapının arasında beklerim günlerce, ne içeriye girebilirim ne de dışarıya çıkarım öylece dikilip dururum insanların kararsızlığı tuhaflık olarak algılayarak merakla ne yapacağımı bekledikleri bu uzun düşünceme hallerimde. Ve bu eylemsizlik halinde verdiğim kararlar ve atıldığım işler genelde iki adım ötesi hesaplanmadığı için çok güzel olsalar da harcanıp giderler. Mutlaka bir engel çıkar (özellikle işyerinde; zira memursanız her zaman size ayak bağı olan insanlar kurumlar yasalar yönetmelikler bürokratik süreçler vardır) ve bu engeller ya işinizi çok çok uzatır ya da sizi vazgeçmek yahut ertelemek durumunda bırakır.

Ben şunu çok düşünmüşümdür. Hani bir yarışma programı vardı ve sokaktaki insanlara uzmanlık alanı soruluyordu ve seçtiği konu hakkındaki bilgisi sınanıyordu. Bana sorulsaydı ne derdim? Tek bir alanda uzmanım diyebilecek yeterlikte hissetmedim kendimi hiç. Bir konuda her şeyi bilmek mi, pek çok konuda az şey bilmek mi... Hangisinin daha makbul olduğu değil buradaki soru, sıkıntı şurada başlıyor: neden daha fazlasını istememişim ki. Özellikle ilgimi çeken bir konu olmamasından kaynaklanmıyor bu durum. Az çok anladığım, ilgi duyduğum, vakit ayırdığım şeyler var. Ama hep bir sığlık var bunlarda. Sığ kelimesini tercih etmiş olmam şu anda beni tek bir yöne çekti: derine açılmaktan korkmak... Neden denizde omzuna gelen su seviyesinden sonrasına ilerleyemez insanlar sığ yerlerinde bıcırırlar yüzmeyi mükemmel olmasa da bilseler bile; derinlerde yüzmek kolay değil ayağın yere değmiyorken güvende hissedemiyorsun kendini ama işte o derinlere açılmadan da iyi yüzerim diyemiyorsun.
Bir şeyle çok ilgileniyorsanız mesela şiirle, bir yerde bırakamazsınız ve sürekli kendinizi eğitmeniz, öğrenmeniz, araştırmanız gerekir öyle değil mi? Sonu yoktur bu sürecin. Bir koltuk hakkında bile her şeyi bilmiyorsunuz işte, tarif etseniz de dört bacak iki minder diye daha dün öğrendim Josephine diye bir koltuk türü varmış tek kollu, bir diziyle meşhur olmuş kendisi pek havalı ancak bir o kadar rahatsız göründü bana; bizim evdeki spot köşe takımı kadar rahatsız hem de. Sonra bu koltuk sevdasıyla buyurun gelin Josephine ismi nereden geliyor, neden Joseph değil de feminen bir isim almış bu koltuk diye uzayıp gider bilgi yolculuğunuz. Bir şeyi çok biliyor olmak, bir alanda uzman olmak, bir konuda çok yetenekli olmak size bir sorumluluk yüklüyor işte ve sanırım bu sorumlulukla beraber gelen başarı-başarısızlık ya da yetinme-daha fazlasına ihtiyaç duyma ikilemlerinin yaratacağı kaygı durumunu yaşamaktan kaçıyorum. Ve burada şöyle bir şey de var; kendin için, keyif için çıktığın bir yolculuk ödeve dönüşüyor daha çoğunu ve daha iyisini bilme/öğrenme kaygısıyla. Resim yapmayı seviyorum ve kafama estiği zaman elime boyalarımı alıp bir şeyler çizerim. Ama kursa gidersem artık daha iyilerini yapmam gerekecek. Yapabilecek yeterliliği de kazanacağım aslında. Ya da elimden daha fazlasının gelmediğini göreceğim. Ağır bir yüzleşme olurdu ikincisi; tamamen vazgeçebilirdim böyle bir farkındalığın ardından resim yapmaktan. Çizgi Çocuk atölyesini ziyarete gittiğim zaman çocukların resimlerine iyi güzel başarılı gibi nitelemeler yapmadıklarını söylemişlerdi. Aa ne yaptın hadi beraber bakalım, siyah tonlarını kullanmışsın, buradaki nedir böyle, bir balık öyle mi, balığının adı ne,... vs. Değerlendirme yok. İçsel bir motivasyon sağlamaya çalışıyorlar ve şunu hissetsin istiyorlar çocuk: iyi/kötü resim yapmak diye bir şey yok, resim yapmak var burada, hepiniz resim yapmayı seviyorsunuz ve keyifli vakit geçiriyorsunuz. Çocuklar değerlendirme olmadan da yeni şeyler öğreniyor ve kendilerini geliştiriyorlar. Sanırım benim de yeteneklerimi geliştirme konusundaki çekincelerimin altında yatan sebep bu, ya yeterince iyi yapamazsamın dışında, ya bildiklerimin ötesinde beni bekleyen bir monotonluk varsa. Yapabildiklerime teknik birer isim verilir, bilgi parçacıklarına dönüştürülürse artık onları kullanırken kendimi bir işle meşgul gibi hissedersem bir keyfin bir arkası sıra yürürken birden öğrendiklerimi uygulama çabası içerisinde değerlendirilebilir ölçüleri olan bir şeyler çıkarmaya başlarsam ortaya... Bir de diğer taraftan bak-mayacağım işte. Bazı şeyleri sırf iyi yapmak için yapmak istemiyorum yapmak istediğim için yapmak istiyorum. Hatta eyleme dönüşmeyen bazı şeyler için de şikayet etmiyorum. Mesela kick-box yapmak istiyorum. Cidden. Bu halihazırda maruz kaldığım bir bilgi değil, öğrenmem gerekiyor. Ama şimdiye kadar öğrenme adına bir girişimde bulunmadım. İşte bunun gibi öğrenilmek isteyip de fırsat bulunamadığı gerekçesiyle ertelenen, unutulan, nasip değilmiş denilen bilgi ve tecrübelerin de hayal olarak kalması bazen daha manidar. Hani kırkına geldiğinde hadi elli yapalım, kırkın yarısını geçmişiz iyi olmadı bu misal, ya şunu da hep merak etmişimdir ama hiç deneyemedim fırsat olmadı dediği bir şeyler olmalı insanın. Acaba yapsaydın devam eder miydin, başarılı olur muydun, ne kadar keyif alacaktın gibi cevap veremediğin soruların kafanda oluşturduğu bilinmemezlik... Keşkeler sadece pişmanlık ifade etmez ki... Bazı keşkeler de geriye dönük hayal kurduruyor insana. Hayaller hep gelecekten kesitler vadetmek mecburiyetinde değiller ya. "Acaba avukat olsaydım nasıl bir hayatım olurdu? Neler değişirdi? Hep avukat hanım diye çağırırdı beni Turan Amca lisedeyken". Hatta bazen sahip olmadığı şeyleri düşünürken insan, sahip olduklarını daha iyi anlamlandırabiliyor; sahip olduğu şeyin kendisine neler kattığını ya da kendisinden neler eksilttiğini... Yere düşürdüğünüz zeytin çekirdeğini ararken oturduğunuz yerden kalkıp şöyle odanın diğer tarafına yürüyüp de tekrar yere göz gezdirmeniz gibi... Zeytin çekirdeğinin yeri değişmese de baktığınız açıyı değiştirmeniz için bazen sizin yer değiştirmeniz gerekebiliyor. Ya da karşınızda oturan kişi o çekirdeği eliyle koymuş gibi bulunca şaşırabiliyorsunuz yahu ben onu düşerken gördüm ahanda bu tarafa sıçramıştı sen nasıl şıp diye buldun benim kaç saattir arayıp durduğum çekirdeği! İnsan ayağının dibindekini bile göremeyebiliyor zaman zaman, burnunun ucunu görememek diye bir deyim vardı değil mi işte aynen öyle sana en yakın olan şeyi sen göremiyorsun ve bir başkasına ihtiyaç duyuyorsun. Yer değiştiremediğin burun ucu durumlarında da değişik bir bakış açısından yardım alıyorsun. Neden kafam bu kadar karışık? Kafam düzenli olsaydı nasıl olurdu? Kafamın karışık olmadığını düşündüğüm zamanlar da var mı? Neden iki adım sonrasını hesap edemiyorum? Bunlar bana zarar veriyor çünkü.... Bunların faydaları da var çünkü... Betül yav benim kafam oradan bakınca karışık mı görünüyor? Sence bu benim hayatımı nasıl etkiliyor, ne yapabilirim bu konuda?...

Şimdi bütün bunların satrançla ne alakası var! Yok, olması da gerekmiyor. Daha önce de söylediğim gibi yazmak için bahane arıyorum ve kitaplar da benim bahanem; bu bahaneyle daha çok kitap okuyorum. Uykum geldi. İkinci dönemin ilk iş günü ve son enerji kırıntılarımı da klavye tuşlarının arasına döktüm. Tatili özlemle anarak bir dakikalık saygı duruşunun ardında istikbal yatağıma yatıyorum.

3 Şubat 2013 Pazar

YABANCI

Bu kitabı okumak benim için şey gibi oldu umre yapmak :) evet evet tam olarak böyle bir şey şimdi Sartre okumak farz oldu bana diyerekten yine kitapçıya yolum düştü ve üçlemesini aldım. Kitaba verdiğim parayla biliyorum Rabiş kendime kaybettiğim mp3çalarımdan iki üç hatta bilmem kaç tane daha alıp acı kaybımı telafi edip kendimi avutabilirdim. Ancak kitapçı abi ve köpeği beni pek bir sevmekteler olmayan kitapları ertesi gün getirtip gel hadi al deyip üstüne beş altı kitabı da fazladan satabiliyor olmanın haklı karıyla. Ayrıca köpekleri de montumun ponponlarıyla oynarken pek bir şirin pek bir zıpzıp oluyor seviyorum keratayı beni güldürüyor iki ayak üstünde dikelip tepeme çıkmaya çalışırken. Ayrıca kitapçı da olabilirim ben. Bir boğaziçi mezunu arkadaşımı kitapçıdaki işe almamışlardı sen fazla kalifiyesin diye :) O aklıma geldi şimdi. Neyse kitapçıda çalışma fikriyle alakalı daha derin düşüncelerimi ilerleyen yazıda toparlayacak kendi kariyer yolculuğunuzda nerede tökezlediğinizi sorgulayacaksınız. Sorgulamak.. Neyi sorgularsan zaten hayatta bir ayağın çukurda... Sorgulamazsan da iki ayağın çukurda ama işte göz görmeyince gönül yüksekten uçuyor, ayaklarım yere basmıyor sanıyor da katlanıyor. Nihayetinde hangi durakta inecektim ben, kaçırdım mı, yoksa daha gelmedim mi, ya da indim mi yoksa lan ben hala yoldayım sanıyorum kendimiii!! uuuf sanrısal sıçramalar hop bir ki hop bir ki...

Meursault kitabımızın ana karakteri. İçinde bulunduğu hayatta bir trende yolculuk eder gibi dokunmadan camdan izleyerek zaman zaman çiş molası için kompartımanını terk edip koridorda bir kaç insanla tanışıp kaçarcasına yerine geri dönerek bazen de kapıyı tıklatan insanların ayak üstü hikayelerini dinleyerek ama her zaman oturduğu yerden yol üzerindeki evleri, ağaçları sayıp, renkleri ve şekilleri üzerine kısa kısa seyir notları alıp niteliksel ve niceliksel değerleri dışında orada bulunuşları ve onun içinden geçtiği dünyalardaki varoluşlarıyla alakalı düşüncelere aman vermeden, kendisinin yolcu olduğunu hiç aklından çıkarmayıp evrendeki hiç bir şeyle ilişkisi olmadığının farkındalığıyla koltuğuna büzüşüp dışarıyı seyrederek mutlu ya da mutsuz olarak tanımlanamayacak bir ruh halinde rutin bir şekilde ilerliyor.

Onun ağzından onun hayatını dinliyor olmanız size şehirler arası bir otobüste yanınızda oturan kişi hakkında sahip olduğunuz fikirlerden daha fazlasını vermiyor. O da zaten kendisini tanıtma çabasında değil. Hatta daha kitabın başında ölen annesini bile yeri geliyor Meursault'tan daha iyi tanıdığınızı düşünebiliyorsunuz. Böyle bir kaygısı yok çünkü, bir şekilde hayat bulmuş ve ona biçilen rolleri üstüne giyinmiş daha fazlası ya da daha azı onu ilgilendirmiyor. Onda dahaların enlerin çokların pek bir anlamı yok sadece varlığını ona makul görüldüğü zaman boyunca sürdürüp bir gün denize daldığında o yanık tenini tekrar güneşe çıkarmamak üzere nefesini tutup birbiri ardına gelen yaşamlar arasında boy verip, kıyıya vuran dalgalar gibi önce görünüp sonra bir kaç ufak taşı bile yerinden kımıldatamadan köpük köpük kaybolup gidecek. Kaderci bir anlayış da değil onunki si çünkü onun tanrısı yok. Bir yere ya da bir kimseye ait değil. Sevdiği birisi de yok, diğer bütün duyguların onda yansımasına rastlamadığınız gibi; tetiği çekerken de yoktu mahkum edilirken de... Neden vurdun? _Güneş yüzünden. Hakikaten de güneş yüzündendi diğerleri bu açıklamayı yeterli görmese de. Ona göre doğrusu buydu. 

_ Seni Paris'te ki yeni iş için seçtim. Hem daha yüksek bir mevkin olacak hem de iş gezilerine gitme fırsatın... Ne dersin?
_ Bilmiyorum. Aslında şu andaki hayatımdan da memnunum. Mutlu değilim ama mutsuz da değilim.

Hani bazen sorgularız ya. Şüphe duymuyorum ki siz sorgulamamış olasınız... Başka türlü bir şeyse benim istediğim. Mesela daha küçük bir şehirde daha küçük bir insan olarak daha mutlu olacaksam... Daha fazlasını istemiyorsam. Daha çok kazanayım, daha çok itibar göreyim, daha çok gezeyim, daha çok lükse para harcayabileyim, daha çok kıyafetim olsun derken belki harcadığım paraların yanında kendimden de pek çok şeyi tüketiyorsam... Hatta belki en çok kendimden tüketiyorsam. Hem de para gibi harcadıkça yerine yenisi konmayan bir şeylerden alıp alıp atıyorsam kendimdekileri... İşimden gücümden şöhretimden ünvanımdan kazanıp da ha bire kendimden kaybediyorsam... Aklınızdan aman küçük bir sahil kasabasında bir butik otel ya da bir kafem olsa da gelen gidenle sohbet muhabbet çayımızı içsek sahilde yürüsek falan kafamız güzel olsa geçinip gitsek diye geçmedi mi hiç? Ya da çocukluğunuzun geçtiği şehirde bir yer açıp da gelene gidene çene çalıp geçim derdine düşmeden hayatınızı sürdürebileceğiniz kadarına kanaat ettiğiniz bir döneminiz olmadı mı? Belki orijinal bir fikriniz vardı mesela ve ah bir sermayeniz olsaydı böyle didinip durmayacaktınız sabah 8 akşam 5... Bir süre sonra sermayeniz olsa da cesaretiniz olmayacaktı. Ve cesaretiniz olsa da zamanınız... Zamanınız olsa da özgürlüğünüz; çünkü hayatınızı iki-üç-beş kişilik yaşamayı seçmiş olacaktınız. Erteleyerek, geçiştirerek, yok sayarak, unutmuş gibi yapıp ara sıra iç geçirerek, inkar ederek ya da basitleştirerek... Pek çok savunma mekanizması var işte bunlardan herhangi birini kullanarak kendimizden çalmıyor muyuz? Haydi o büyük durağı seçmek o kadar kolay değil. Değil çünkü kendimiz dışında pek çok kişiden sorumluyuz ve mahalli baskılara maruzuz zira boğaziçi mezunu insan hayatı boyunca örtmen olarak kalmamalı ya da işsiz mi olunurmuş nasıl iş bulamazmış... Peki ya molalarda neden inmiyoruz? En son ilk defa ne yaptınız diye bir duvar yazısı gibi bir resim paylaşmıştı canım Deniz hocam duvarında. Ya da bugün kendin için ne yaptın mesela... Yemeksepetinden sipariş vermek, arkadaşlarla dışarı çıkıp felekten bir gece çalmak ya da sevdiceğinle oturup bir film izlemek dışında seni sen yapan seni işinden gücünden eşinden sevdiğinden ayrı bir birey olarak bu dünyada tutan sende sana ait ne var? Diğerleri senin hayatına dahil olmadan kendi başına varolduğunu hissettiğin ve varolmaya değer hissettiren... Bencil olmak, bireysel olmak, toplumsal olmak, sorumlu olmak, sorunlu olmak... Hanimiş denge hanimişş? Bir tane bana bir tane sana... Bir tane bana iki tane sana... Bir tane sana iki tane bana... Bu tutmuş bu pişirmiş bu yemiş bu da hani bana demiş.


"insanın, yaşamı tam anlamıyla seçmesi demek, yaşamın saçma,dünyanın haksız,tanrının sağır olabileceğini düşünmüş olması demektir.insan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi alabilsin." 

Düşünüyorum, evet evet her şey hakkında, en ince ayrıntısıyla; kompartımanda oturduğum yerde, yoldaki evde kimin yaşıyor olabileceğinden kompartımanın içindeki koltuk kılıflarının neden gri renkte olduğuna kadar koltukta oturan kişinin yoldan ne umduğundan hangi durakta inmesi gerektiğini biliyor olup olmayışına kadar... Kendim, diğerleri ve içinde bulunduğum dünya hakkında çok fazla düşünüyorum. Kapıyı tıklatan insanları saatlerce dinliyor, oturup onları düşünüyorum. Odamdan çıkıp birinin kapısını tıklatıyor ve geri döndüğümde oradakilere kendim hakkında neden onca şey anlattığımı düşünüyorum. Sonra yeteri kadar düşünmüyor olabileceğim ihtimaline karşı yeniden düşünüp düşünmemeyi tercih etmiş olabileceğim düşüncelerim üzerine düşünüp kendimi zorla bir düşünceme sürecine itiyorum. Sonra bir bakıyorum ki nefes alıp verişimin sıklığıyla pencere camı buğulanmış ve dışarısı artık görünmez olmuş. Öyle çok düşünmüşüm ki kendi kompartımanımın içinde kalakalmış o sırada dışarıda olan biteni kaçırıvermişim. Kapıyı açıyorum, görevliyi yakalayıp soruyorum: Pardon kaç durak geçtik acaba? _Siz hangi durakta inecektiniz hanımefendi? _Hmmm... Bilmiyorum. Son durağa çok var mı? _Ohoo sizin yolunuz uzun herhalde. Son durağa gelince haber veririm ben size.

Hayır hayır son durağa gelince bana haber vermenizi istemiyorum. Zaten eğer son durağa kadar inmediysem son durakta inmek benim seçimim olmayacak mecbur kalmış olacağım. Son durağa kadar hala burada olursam inmemin hiç bir anlamı olmayacak. Hatta inmiş-binmiş-yola çıkmış olmamın da bir anlamı olmayacak, hiçbrinin... O zamana kadar inmiş olmam lazım benim.

Yolculuğun en sevdiğim kısmı aslında rastgele bir durakta inivermek... Ama ya indiğiniz son durağın orası olduğunu bilseydiniz ve tek gidişlik bir biletiniz olsaydı ve bir bilet daha almaya hakkınız olmasaydı. Yolcu olmayı seçmediyseniz de ineceğiniz yeri seçme şansı verildi diyelim ki. Seçme özgürlüğü de ayrıca komik bir laf böyle bir başına dalda duran armut gibi sallanıp duruyor ha düştü kafanıza ha düşecek. Ama tek bir bilet... İndiğin durakta yaşamaya devam edeceksin demek. Belki oradan da başka bir tren kalkıyordur ama farklı bir güzergah. Peki ya diğer duraklar? Orada nasıl geçer hayatlar? Orada ne yer ne içer insanlar? Keşke şöyle bir şey olsaydı:
- Hayalperest insanlar durağı: Muhtemelen pek çok öykü dinleyecek, sahip olmadığınız şeyleri düşleyecek ve hayallerinize tutunup en yüksek ağaçlardan sallanacaksınız. Yaşayacağınız hayallerin hepsinden siz sorumlusunuz.
- Şakacı insanlar durağı: Burada insanların tek gayesi diğerlerini güldürebilmek. Sürekli yeni bir şeyler bulup insanları gülümsetmen gerek. 
- Karamsar insanlar durağı: Karanlıktır bu toprakların geçim kaynağı. Soğuk ve uzun geceler karamsar yapar burada yaşayan halkı. Çok konuşmazlar ya da konuştukça artar pişmanlıkları. Ama filmlerin, kitapların ve düşünce dünyasının buradan açılır pek çok kapısı.
- Hırslı insanlar durağı: Gel gör ki burada herkes işinin piri. Kim elinde ne iş varsa onu yapar en iyi. Yarışmalar düzenlenir günün her öğün her saati. Kazanmak hırsıyla çalışkandır bu toprağın her yaştan ahalisi.

Sonra tren görevlisi seslenir: Obur insanlar durağına geldiiik!

Ve yol boyunca insanlar düşünüp taşınırlar böylece, hangi durağın onları en çok mutlu mesut edeceğine...

Ürkünç Susie

Ürkünç Susie kitabın içindeki bir karakter sadece, onun gibi başka 13 çocuk karakter var kitapta. İllustrasyonları çok sevimli. Zaten kitabı aldım, Rabiş'i beklerken kahvemi içeyim diye bir kafeye oturdum sipariş verdim ve siparişim gelesiye kadar kitabı okudum. Yani okumalık değil aslında öyle uzun uzun vakit geçirtmiyor; keyiflik resimleriyle ve kısacık öyküleriyle- ki öykü de denmez aslında Edgar Allan Poe misali öyküleri bir yandan da Tim Burton'un İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü kitabına çok benzeyen karanlık öykümsüler- pek de çocuklara hitap etmeyen (çünkü cidden ürkünç) 10 dakikada yenilip yutulacak acı-tatlı böyle kahve yanında kurabiye cinsinden bir şey bu kitap.
Bir yetişkinin gözünden içinden bazı imalar çekilip çıkartılabilir illa ki aramak gerekmiyor bu kitap da neyin nesiymiş böyle diye ister istemez gülümsetiyor resimler sizi amma ve lakin kesik kafalar, melankolik çocuklar ve sıradışı karakterler mevcut ve bunların öyküsü sizi sıradanlığın kabul gördüğü dünyaya davet ediyor ve farklılıklar için elektroşoka buyur ediyor.

Helga yaşıtları birbirinin aynısı çıtır kızlardan biri değil ve dışlanıyor. Umursamamaya çalışıp farklılığıyla onun da bu dünyada bir yeri olduğuna kendini ikna etmeye çalışsa da bir grup kız olan Debbie'ler onunla sürekli eğleniyorlar. Helga da onlardan biri gibi yapıp pizza siparişi verip pijama partisi yaptıkları bir gece kızların kafalarını koparıp, onların yemedikleri pizza kenarlarını afiyetle yiyerek geceyi sonlandırıyor. Sürekli mutlu bir çocuk olan her şeyden keyif alan Sammy'deki sorunu ailesi farkedip onu iyi ediyor; artık hep mutlu değil. Annesi tuhaf olan küçük kız annesine benzemek istemiyor ve onun tuhaflıklarından utanarak geçirdiği çocukluk ve gençliğinin ardından annesi gibi tuhaf bir kadın olmaktan kendini kurtaramıyor. Siyam dördüzü kardeşlerden babaları korkuyor ve akranları onları oyuna almıyor. Onlar da evden kaçıyor ve bir gün dönüp anne babalarından intikam alıyorlar onları oldukları gibi sevemedikleri için. Annesi, Waldo'nun eve heyecanla gelip de bak anne köpeğim kendine çok benzeyen bir şekilli kaka yaptı diyerek elinde tuttuğu kakayı ayağıyla eziyor. Ve 13 çocuk karakterden bazıları "normalleşip" büyüyüp evleniyorlar bazıları kafa koparıyor bazıları da tuhaflıklarıyla yaşamaya devam ediyor tuhaflıklarına karşı gelenlere gereken cezayı vererek. Bu epeyce abartılı olmakla beraber sevimli ve ürkünç hikayeleri yazar şöyle sunuyor bize:
 

anneniz size bu hikayeleri asla anlatmadı.
çünkü sizi korkutmak istemedi. 
ama altıkırkbeş sizin anneniz değil.


6.45 yayınlarından ilk kitabımı okumuş olmanın mutluluğu içerisindeyim evet. Sırada yine çok ilginç bir kitap var beni bekleyen: Uçan spagetti canavarının kutsal kitabı. Bu da başlı başına bir din kitabı, eşitlik ve adaletin sıklıkla vurgulandığı, keyifli... Bence bir googlelarsanız 10 Emri neymiş okursanız size de ilginç gelebilir ve buyrun ödünç verebilirim kendisini ama önce ben okuycamm!


Azıcık da yazardan bahsedeyim mi: Angus Oblong. Bir kere bu amcanın orijinal haline ulaşmak mümkün değil. Yüzünde hep bir palyaço makyajı var ve sanki diğer türlü varolmamış. Kitapta bir Milo karakteri var ki inanılmaz ıssırılası bir şey çişini yaparken klozette gizli bir yaratığın onun poposunu izlediğini ya da yatağının altında yılan bir kadın olduğunu biliyor, evet evet biliyor bundan oldukça emin ve kimsenin bilmediği bu şeyleri biliyor olmaktan da çok gurur duyuyor. Ama o da elektroşok kurbanı :( Sonra evlenip mutlu bir eş ve baba oluyor ve çişini yaparken artık bazen gazete okuyor bazen de bir rahatlama hissi dışında farklı bir şey düşünmeden hissetmeden ellerini yıkayıp çıkıyor. İşte bu Milo'yu kendi tasviri olarak çiziyor Angus abimiz. The Oblongs isimli animasyonun yapımcısı aynı zamanda kendisi, burada da vücudunda deformasyon oluşmuş insanlar var. Bir şeyleri gözlemliyor abimiz, moderniteye kafa tutuyor ve hayatımızdaki değişikliklerin olumsuz yönlerini dehşet verici unsurlar ekleyerek gözümüze sokuyor. Direk bu bu bu da demiyor önce küçük çocuğu vampir yapıyor sonra annenin eline bir sigara bir kadeh veriyor ardından da güneşin altında uyuyup kalan küçük vampir kül oluyor. Tabi ki bunları sevimli karakterlerle gül(ürk)ünç hale getiriyor. Ebeveynlerinden pek de hoşnut olmadığını anladığım otobiyografisine de bakılırsa, zaten öykülerindeki anne-baba karakterleri kafa kesen çocuklardan çok daha zalimler, anne-baba rolünü pek fazla gereklice ciddiye almış kendisi. Çocuk yaptınız madem siyam dördüzü de olsa, vampir de olsa, "normal" çocuk da olsa evladın o senin, onun bir ruhu var ve o ruhu kemirip durma sev çocuğunu, herşeyden önce ruhunu doyur diyor. Üç tane beş tane ne kadar istiyorsan o kadar çocuk yap ama hakkını veremeyeceksen de çocuk yapmak zorunda değilsin bak benim annem fabrika gibi seri üretim yaptı da ne oldu hiç birimizden bir halt olmadı, biz birbirimize bakmak zorunda kaldık, çocuk olamadık, hatta bazılarımız hayatta kalamadık sağa sola bırakıldık diyor ciddi sorunlara abartılı bir iticilik, tiksinçlik ve komiklik katan umursamaz duyarlı tavrıyla.