life is your canvas

life is your canvas

11 Şubat 2013 Pazartesi

SATRANÇ

Yazar Avusturyalıdır ve yahudi kökenlidir. Nazilerden kaçaraktan yerleştiği Londra'dan daha sonra Brezilya'ya gider ve yeniden başlayamayacağını düşünerek karanlık ve kanlı dünyadan da kaçabilmek için orada eşiyle birlikte intihar ederek hayatına son verir. Yaşadığı dönemdeki insanlık halini, dünya savaşlarında Avrupa'daki genel ruh halini, düş kırıklıklarını anlatır kitaplarında. Bir de o dönem kendisini etkileyen insanlara dair kitapları vardır; Magellan, Freud, Tolstoy, Balzac, Dostoyevski gibi... Kitaplarının hepsini okumadım elbet ancak isimlerine ve konularına da bakınca şöyle bir idefix turu atıp; düzene, ünlü ve politik kişilere, kadına, ve farklı duygu durumlarına atıflarda bulunduğunu göreceksiniz. Hümanist bir yazar olarak biliniyor. Gençlik yıllarında milliyetçi olarak anılabilecek işlere bulaşmış, savaş örgütlenmesinde görev almış kendi ülkesinde ancak sonra kendi içinde tarafsızlığını ilan etmiş savaşın doğurduğu sonuçları gördükçe ya da bir yahudi olarak ne kadar kime sesleneceğim diye ümitsizliğe kapılmış zira militarist olsa dahi kaçmaktan başka yapacak neyi kalmış ki. O da döneminin aydını ve varlıklı bir ailenin evladı olaraktan ülke ülke gezmiş. Psikolojiye bilimine olan ilgisi ve tabi psikanaliz kuramıyla fazlaca haşır neşir olması sebebiyle kitaplarında karakterlerin ruhsal çözümlemelerini detaylı anlatımlarla bulursunuz. Hikayenin değil de karakterin kafasının içinde dolaştığınızı fark edersiniz okudukça. Satranç kitabında da Dr. B.'nin kafasında dolaşmaktasınız.

(SPOILER) Kitapta bir adam tanıyorsunuz, Naziler tarafından esir alınmış bir Yahudi. Onun esir kampı küçük bir oda, odadaki yatak, kareli battaniyesi, bir sandalye, dolap, bir pencere, kapı ve kapının yanındaki duvardaki çatlak. Burada aylar geçiyor zamandan habersiz. Sorgulanmak için götürüldüğü oda onun için kapalı kaldığı dört duvardan sonra yaşadığı psikolojik şiddete ve korkulara rağmen bir nevi özgürlük, aydınlık, değişiklik. Bu odadaki her ayrıntıyı biliyor artık. Bütün anıları daha net, hatta hayatını en baştan düşünüyor ve yine düşünüyor ve yine... Yapacak başka bir şeyi yok. Ah diyor bir gazete olsa en azından. Bildiği bütün şarkıları, marşları, şiirleri sesli okumaya başlıyor sonra; en azından kendi sesini duymak bir ses duymak ya da kendisiyle yabancılaşmamak için. Sonra bir kitap çalıyor sorgu odasındaki asker ceketinin cebinden: bir satranç kitabı. Hayatında bir kaç kere lisedeyken satranç oynamış olan bu adamı hayal kırıklığına uğratan bu kitap-ah keşke şiir kitabı olsaydı ezberlerdim, yapacak bir şey olurdu diyor- anlamsız rakamlar ve harflerle dolu bir şekil yığını iken bir anda onun hayatı oluyor. Hamleleri ezberliyor, sonra kendi oyununu oynuyor, sonra kendine karşı oynuyor... Önceleri sorgularda bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme becerisini kullanarak ser veriyor sır vermiyor ardından hastanelik oluyor ve doktorun da yardımıyla deli bu deli denilerekten azat ediliyor. Ve kendini bir gemide yıllar sonra ilk defa satranç oynarken buluyor deliliğin sınırlarında gezerken omzuna dokunan elin son bir kez demiştin uyarılarıyla gözlerini açıp güverteyi terk ederken arkasında mağlup bir dünya satranç şampiyonu bırakarak... (SPOILER) 

Bir kaç hamle sonrasını hesaplayabilme, en azından sağlıklı bir öngörü... Hayatımda eksikliğini en çok hissettiğim becerilerden biridir bu. Buna sentez becerisi de diyebilir miyim acaba, yok bu başka bir eksikliğim ama benziyorlar bence. Öğrencilerimden bile sık sık şunu duyuyorum öğretmenim kafanız çok karışık hatta şu an elimde duran rehberlik servisi değerlendirme formlarını okurken beni çok güldüren şu satırları paylaşayım sizinle:
_Şule Hoca çok iyi kalplidir, çok tatlıdır. Bir de çok dağınık. Aslında ben biliyorum yapmak istediği bir sürü şey var ama düşünmekten yapamıyor. Onun kafasının içine düşsem kaybolurum herhalde.
_Masası çok dağınık. Nöbetçi olduğum zaman odasına gidiyorum bana vereceği evrağı bulasıya kadar ders bitiyor. Kafası da masası kadar dağınık. Kızmadınız değil mi hocam?

Çok fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışmaktan ve bu şeyler üzerine düşünüp durmaktan hepsini yarım yamalak yapıyorum. Hep bir planlı olma hali içindeyim şöyle ki her pazartesi rejime başlayan hatunlar gibiyim. Her yeni yılda, her okul dönemi başlangıcında, her pazar akşamı ben kendime sınırlar koyarım; bu işe yoğunlaş sadece! Sonra aç gözlülükle yine burnumu bütün aralık kapılardan sokar ve kapının arasında beklerim günlerce, ne içeriye girebilirim ne de dışarıya çıkarım öylece dikilip dururum insanların kararsızlığı tuhaflık olarak algılayarak merakla ne yapacağımı bekledikleri bu uzun düşünceme hallerimde. Ve bu eylemsizlik halinde verdiğim kararlar ve atıldığım işler genelde iki adım ötesi hesaplanmadığı için çok güzel olsalar da harcanıp giderler. Mutlaka bir engel çıkar (özellikle işyerinde; zira memursanız her zaman size ayak bağı olan insanlar kurumlar yasalar yönetmelikler bürokratik süreçler vardır) ve bu engeller ya işinizi çok çok uzatır ya da sizi vazgeçmek yahut ertelemek durumunda bırakır.

Ben şunu çok düşünmüşümdür. Hani bir yarışma programı vardı ve sokaktaki insanlara uzmanlık alanı soruluyordu ve seçtiği konu hakkındaki bilgisi sınanıyordu. Bana sorulsaydı ne derdim? Tek bir alanda uzmanım diyebilecek yeterlikte hissetmedim kendimi hiç. Bir konuda her şeyi bilmek mi, pek çok konuda az şey bilmek mi... Hangisinin daha makbul olduğu değil buradaki soru, sıkıntı şurada başlıyor: neden daha fazlasını istememişim ki. Özellikle ilgimi çeken bir konu olmamasından kaynaklanmıyor bu durum. Az çok anladığım, ilgi duyduğum, vakit ayırdığım şeyler var. Ama hep bir sığlık var bunlarda. Sığ kelimesini tercih etmiş olmam şu anda beni tek bir yöne çekti: derine açılmaktan korkmak... Neden denizde omzuna gelen su seviyesinden sonrasına ilerleyemez insanlar sığ yerlerinde bıcırırlar yüzmeyi mükemmel olmasa da bilseler bile; derinlerde yüzmek kolay değil ayağın yere değmiyorken güvende hissedemiyorsun kendini ama işte o derinlere açılmadan da iyi yüzerim diyemiyorsun.
Bir şeyle çok ilgileniyorsanız mesela şiirle, bir yerde bırakamazsınız ve sürekli kendinizi eğitmeniz, öğrenmeniz, araştırmanız gerekir öyle değil mi? Sonu yoktur bu sürecin. Bir koltuk hakkında bile her şeyi bilmiyorsunuz işte, tarif etseniz de dört bacak iki minder diye daha dün öğrendim Josephine diye bir koltuk türü varmış tek kollu, bir diziyle meşhur olmuş kendisi pek havalı ancak bir o kadar rahatsız göründü bana; bizim evdeki spot köşe takımı kadar rahatsız hem de. Sonra bu koltuk sevdasıyla buyurun gelin Josephine ismi nereden geliyor, neden Joseph değil de feminen bir isim almış bu koltuk diye uzayıp gider bilgi yolculuğunuz. Bir şeyi çok biliyor olmak, bir alanda uzman olmak, bir konuda çok yetenekli olmak size bir sorumluluk yüklüyor işte ve sanırım bu sorumlulukla beraber gelen başarı-başarısızlık ya da yetinme-daha fazlasına ihtiyaç duyma ikilemlerinin yaratacağı kaygı durumunu yaşamaktan kaçıyorum. Ve burada şöyle bir şey de var; kendin için, keyif için çıktığın bir yolculuk ödeve dönüşüyor daha çoğunu ve daha iyisini bilme/öğrenme kaygısıyla. Resim yapmayı seviyorum ve kafama estiği zaman elime boyalarımı alıp bir şeyler çizerim. Ama kursa gidersem artık daha iyilerini yapmam gerekecek. Yapabilecek yeterliliği de kazanacağım aslında. Ya da elimden daha fazlasının gelmediğini göreceğim. Ağır bir yüzleşme olurdu ikincisi; tamamen vazgeçebilirdim böyle bir farkındalığın ardından resim yapmaktan. Çizgi Çocuk atölyesini ziyarete gittiğim zaman çocukların resimlerine iyi güzel başarılı gibi nitelemeler yapmadıklarını söylemişlerdi. Aa ne yaptın hadi beraber bakalım, siyah tonlarını kullanmışsın, buradaki nedir böyle, bir balık öyle mi, balığının adı ne,... vs. Değerlendirme yok. İçsel bir motivasyon sağlamaya çalışıyorlar ve şunu hissetsin istiyorlar çocuk: iyi/kötü resim yapmak diye bir şey yok, resim yapmak var burada, hepiniz resim yapmayı seviyorsunuz ve keyifli vakit geçiriyorsunuz. Çocuklar değerlendirme olmadan da yeni şeyler öğreniyor ve kendilerini geliştiriyorlar. Sanırım benim de yeteneklerimi geliştirme konusundaki çekincelerimin altında yatan sebep bu, ya yeterince iyi yapamazsamın dışında, ya bildiklerimin ötesinde beni bekleyen bir monotonluk varsa. Yapabildiklerime teknik birer isim verilir, bilgi parçacıklarına dönüştürülürse artık onları kullanırken kendimi bir işle meşgul gibi hissedersem bir keyfin bir arkası sıra yürürken birden öğrendiklerimi uygulama çabası içerisinde değerlendirilebilir ölçüleri olan bir şeyler çıkarmaya başlarsam ortaya... Bir de diğer taraftan bak-mayacağım işte. Bazı şeyleri sırf iyi yapmak için yapmak istemiyorum yapmak istediğim için yapmak istiyorum. Hatta eyleme dönüşmeyen bazı şeyler için de şikayet etmiyorum. Mesela kick-box yapmak istiyorum. Cidden. Bu halihazırda maruz kaldığım bir bilgi değil, öğrenmem gerekiyor. Ama şimdiye kadar öğrenme adına bir girişimde bulunmadım. İşte bunun gibi öğrenilmek isteyip de fırsat bulunamadığı gerekçesiyle ertelenen, unutulan, nasip değilmiş denilen bilgi ve tecrübelerin de hayal olarak kalması bazen daha manidar. Hani kırkına geldiğinde hadi elli yapalım, kırkın yarısını geçmişiz iyi olmadı bu misal, ya şunu da hep merak etmişimdir ama hiç deneyemedim fırsat olmadı dediği bir şeyler olmalı insanın. Acaba yapsaydın devam eder miydin, başarılı olur muydun, ne kadar keyif alacaktın gibi cevap veremediğin soruların kafanda oluşturduğu bilinmemezlik... Keşkeler sadece pişmanlık ifade etmez ki... Bazı keşkeler de geriye dönük hayal kurduruyor insana. Hayaller hep gelecekten kesitler vadetmek mecburiyetinde değiller ya. "Acaba avukat olsaydım nasıl bir hayatım olurdu? Neler değişirdi? Hep avukat hanım diye çağırırdı beni Turan Amca lisedeyken". Hatta bazen sahip olmadığı şeyleri düşünürken insan, sahip olduklarını daha iyi anlamlandırabiliyor; sahip olduğu şeyin kendisine neler kattığını ya da kendisinden neler eksilttiğini... Yere düşürdüğünüz zeytin çekirdeğini ararken oturduğunuz yerden kalkıp şöyle odanın diğer tarafına yürüyüp de tekrar yere göz gezdirmeniz gibi... Zeytin çekirdeğinin yeri değişmese de baktığınız açıyı değiştirmeniz için bazen sizin yer değiştirmeniz gerekebiliyor. Ya da karşınızda oturan kişi o çekirdeği eliyle koymuş gibi bulunca şaşırabiliyorsunuz yahu ben onu düşerken gördüm ahanda bu tarafa sıçramıştı sen nasıl şıp diye buldun benim kaç saattir arayıp durduğum çekirdeği! İnsan ayağının dibindekini bile göremeyebiliyor zaman zaman, burnunun ucunu görememek diye bir deyim vardı değil mi işte aynen öyle sana en yakın olan şeyi sen göremiyorsun ve bir başkasına ihtiyaç duyuyorsun. Yer değiştiremediğin burun ucu durumlarında da değişik bir bakış açısından yardım alıyorsun. Neden kafam bu kadar karışık? Kafam düzenli olsaydı nasıl olurdu? Kafamın karışık olmadığını düşündüğüm zamanlar da var mı? Neden iki adım sonrasını hesap edemiyorum? Bunlar bana zarar veriyor çünkü.... Bunların faydaları da var çünkü... Betül yav benim kafam oradan bakınca karışık mı görünüyor? Sence bu benim hayatımı nasıl etkiliyor, ne yapabilirim bu konuda?...

Şimdi bütün bunların satrançla ne alakası var! Yok, olması da gerekmiyor. Daha önce de söylediğim gibi yazmak için bahane arıyorum ve kitaplar da benim bahanem; bu bahaneyle daha çok kitap okuyorum. Uykum geldi. İkinci dönemin ilk iş günü ve son enerji kırıntılarımı da klavye tuşlarının arasına döktüm. Tatili özlemle anarak bir dakikalık saygı duruşunun ardında istikbal yatağıma yatıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder