_ Nasıl ya, ne filmi?
_ Filmi var ya olum hani Özgü Namal oynuyor başrolde.
_ Nasıl ya, Meryem...? :(
Allahtan öyle bir yapmışım ki kitabın resmini kafamda, karakterleri en ince ayrıntısına kadar çizmişim Betül'ün kitabın ortasında Özgü Namal oynadı ya hani demesi benim Meryemime dokunmadı. Bir an yüzü asıldı değişti sonra hemen toparladı. O benim kafamdaki Meryem olarak kaldı hikayenin devamında da. Yazarın beyaz tenli kırılgan onüç onbeş yaşında diye anlattığı kızla bir film karesinde tanışmamış olmamıza sevindim. Okurken ara ara sordum Betül'e bu ayrıntı var mı filmde diye "yok" "o da yok"... Hah! dedim. Zaten zümrüdüankanın üzerindeki Meryemi nasıl koyacaklardı filme. Kitaplardaki hislerin uzun uzun tasvirini seviyorum ama filmlerde o hisleri yüz ifadelerinden çıkarmayı da seviyorum. Kitapta değişen şu oluyor, karakter gibi hissediyorum. Onun hislerini anlıyorum ve sempati kuruyorum ama filmde ona hisleri veren benim, yüz ifadesine yorumlar katan ve anlamak istediği gibi anlayan. Ama oyunculuklar iyi olduğunda ikisi arasında mükemmel farklılıklar olmuyor. Yine de kitap açık ara önde gidiyor, çünkü bir başkası yazsa da ben yönetiyorum, kostümcüsü benim, ışıkçısı benim, sahne dizaynı bana ait ve bütün ayrıntılar onu benim kafamda bir başkalaştırıyor; sadece benim gördüğüm bir film oluyor. Benim hayalimdeki gölgelerin gücü...
Hiç spoiler vermeyeceğim kitapla ilgili ya da versem mi hımmm karar veremedim. Ama Cemal'e üzüldüm. Ben en çok ona üzüldüm. Meryem her şeye rağmen maduriyetine rağmen hep güçlüydü. Cemal'in saflığı... Yaşadıkları pışpışlar ya hani insanı, büyüdüm büyüdüm acılarla büyüdüm olursun pınarla değiiülll. İşte bir süre sonra da çektiğin sıkıntıların seni önce ezip büzüp daha katı sert bir şekilde bıraksa da aslında sağlamlaştırdığını hissedersin. Kokokolanın teneke kutusu gibi alalade çiğneyip geçtiğin... Kimyasal bir değişme yoktur ama bariz bir farklılık... Ve elbette eğrilmez bükülmez bir teneke parçası kalır kutudan geriye. Evet teneke kutuyum ben, evet evet siz de öylesiniz sadece bazılarınızın içinde hava daha çok ya da az ya da bazılarınızın ki onlar çok nadir içinde hala kola falan var böle gözünü delikten uzatınca görebiliyorsun içerideki nesli tükenmekte olan insanlığın özsuyunu. Daha güçlü, daha dayanıklı, daha sert ve daha yaşlıyız artık.
Ne töre cinayetlerinden, ne ensest ilişkilerden, tecavüzden, dağdaki terörden, korucu köylülerden, kadına biçilen rollerden, doğuştan günahkar olmanın cinsiyetinden... Hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Zaten televizyon dizilerinde illa ki burnunuza sokuyorlar allayıp pullayıp ki ben onu yapamayacağım için sıkıcılaşmaya lüzum yok. Ama az önce anlayamadığım için oflayıp poflayıp betüle tercüme ettirdiğim "theorising sexuality" kitabının ilk chapterında da bundan bahsediliyordu işte: pipimi kesmesinler ve neden pipim yok sendromu. Anladığım kadarını anlamadığım kadarının uydurulmuş kısımlarıyla şöyle bir derlemek niyetindeyim lakin anlatmayacam dediklerime dokunup kaçıcam eğer uzatırsam ağzıma sinek kaçsın. Bu kitapta Meryem'i her fırsatta cezalandıran analığı ve annesinin ölümünden onu sorumlu tutan teyzesinin Meryem'e söylediklerine bakalım. Çünkü Meryem öyle güzel anlatmış ki, kadın olduğu için utanıyor, suçluluk duyuyor, keşke erkek olsaydım diyor ve her gece aynı rüyayı görüyor bir kuşun sırtından düşme korkusuyla uyanırken terin suyun içinde. Bir kere günah organı olarak tabir ediliyor kadının cinsel organı ve kadın olmak bile bir ceza aslında; dünyaya gelirken cezalandırılıyor hatun kişi. Sadece çocuk yapmak ve üremek için var kadın; erkeğinin isteğine tabi ve niyet çocuk değilse kırk kere gusül abdesti alsa yine de kurtaramaz kimsecikler onu tanrının gazabından. Çünkü pipisi yok ve sahip olduğu değersiz varlığıyla hayatı boyunca kadın olmanın cefasını çekecek, sefa sürmek, karnını hoplatarak gülmek, erkek sofrasında kaşık sallamak kadının yaradılışına aykırı. Başına gelen her şeyden o sorumlu kendisini koruyamadığı, kuyruk salladığı, yüz verdiği, alımlı olduğu ya da işte sadece yolda yürürken gerine gerine donunu düzeltmek zorunda kalacağı bir pipisi olmadığı için. Anlayamadığımız kitabımızda Freud amcanın bakış açısını bir kenara bırakıp da sosyolojik kuramlara göz atıyoruz şimdi de. Evet evet az çok anlıyorum ıpfı ıpfı pıff... Bastırılmış duygular, kültürel yapılar, insan ilişkileri, öğrenilmiş değerler ve yargılar... Biyolojik farklılıkları bir kenara bırakarak farklı toplumlardaki değişen kadın-erkek rollerini okuyoruz, okuyorum evet yapabiliyorum, az biraz var ingilizcem. Sonra birden aklıma ulaştırma bakanının şu meşhur sözü geliyor:
Sonra "bir kimsenin" bu yorumu savunurken kullandığı cümleyi sizinle paylaşıyor olmanın utancını yaşıyorum (ben niye utanıyorum nan):
_Kız erkek aynı yurtlarda kalmıyorlar mı orada? Olur mu öyle şey ya! Artık insanlar tercih etmiyor bu okulları. Değişiyor tabi tercihler. Bir kere ben o yurtlarda kalıp da günaha girmeyen erkeğin erkekliğinden şüphe ederim. Günaha girenin de imanından!
Diyecek söz bulamamak, zurnanın zırtladığı yerde diğer enstrümanların çaresizliği, küçük dilini yutmak, dilini eşek arısı sokmak, aklı hayali almamak, gözleri fal taşı gibi açılmak, ağzı bir karış açık kalmak, kelimelerin kifayetsiz kalması... Ve susmak!
Where is the sin exactly; in your mouth, body, mind, or being?
Repressed feelings, thoughts...
Meryem Cemal Abisinin ardı sıra yürüyor köyün içinde. İstanbul'a gidiyor olmanın heyecanı, sevinci, tedirginliği içinde. Zaten hangimiz buraya ilk gelişimizde benzer duyguları yaşamadık ki. Ulan gidiyorum ama nasıl bir yer bu İstanbul dedikleri yer. Cemal'in abisinin yaşadığı yer de İstanbul, Aşiyandan aşşası da İstanbul.
_ Nereye gidiyorsun?
_ İstanbul'a götürüyor Cemal Abim beni.
İstanbul... Herkes gelirken bir gün dönerim herhalde diye düşünüyor. Planlar hep gitmek üzerine kurulu, ya emekli olup gitmek, ya okulu bitirip gitmek, ya para kazanıp gitmek... Ya da bırakıp geldikleriniz hep döneceksiniz diye bekliyorlar da sizin niyetiniz olmuyor. Erkeklere anneleri kız buluyor memleketten, kızlara koca adayı yerini yurdunu bilsin diye. Ya da peşinize takıp getirdiğiniz ailenizin değişen hayat standartlarını izlerken lan burdan önce nasıldık ki biz deyip eneem bi bakmışsınız önceniz kalmamış... Ama çoğu kalıyor buraya bir şekilde gelenlerin. Yol burada başlıyor ve burada bitiyor. Bu sefer dönüp de bulamamak bulup da ait hissedememek korkutuyor insanın gözünü. Gidersem gittiğim yerde şu olmayacak, bunu özleyeceğim, denizi yok oranın, insanlar şöle böle derken kalmayı seçiyorsun. Zaten gittiğinde insanlar da seni gönderdikleri gibi bulmuyorlar ve çantanın hangi gözüne koyacaklarını kestiremiyorlar. Gittiğin yerde bulacağın huzur, içinde bulunduğun karmaşanın, koşuşturmacanın ve mücadelenin, ne kadar sıkılsan ve zaman zaman tak etse de canına, önüne geçemiyor.
Yenicem seni İstanbuuuuğl! Hı hı evet zaten İstanbul da sana caka satıyor ya. Deniz görmeden büyüyen çocuklar var bu şehirde. Bir tanesi de benim öğrencim E. kağıt toplayıp satıyor Feriköy-Hacıhüsrev sokaklarında. Bir ara köye gitti geldi. 6.sınıfta daha okuma yazmayı öğrenemeden okuldan aldı ailesi iki abisiyle sokaklara emanete etti. Araba alıcam dediği araba aslında kağıtları taşımak için kullandığı el arabasının az biraz büyüğü demirden iki tekerlekli bir arabaydı. Annesi Türkçe bilmiyordu, E. yine iyi öğrendi Türkçe konuşmayı. Köyde yapamadı geri geldi. Eee O da İstanbul görmüştü, dönemedi köyüne. Sıkılıyorum hocam orada dedi. Hem sevdiği buradaydı; amcasının kızı. Sonra amcasının kızını evlendirdiler. Bizim E. okuma yazma kursuna kaydolmayı denedi ısrarımıza dayanamayıp ama ailesi işe koşturdukça kursları aksattı yine öğrenemedi. Markette reyonları düzenleyecek bir adam arıyorlardı. E.'yi götürdüm. Kara kuru elleri yaralı, soğuktan yanmış yüzüyle beğenmediler senin yaşın küçük dediler. Karton toplamaya devam etti.
_Hocam ben sokaklarda iyiyim böyle. Hem bu sayede geziyorum. Kapalı kalamıyorum zaten ben yapamazdım markette falan. İnsanlara bakıyorum, yeni yeni sokaklar keşfediyorum, arada bikaç kişiyle kavga ediyorum iyi geliyo vallaha hocam. Abilerim de beğenmiyor işimi kendime araba alıcam. Bu arabayı vericem onlara. Sonra askere gider gelirim. Evlenemem de kendime bakamıyom daha. Z.'yi de amcam evlendirdi hocam. Benim yaşım küçük ya vermediler bana annem konuştu ama. Kız beklemez o kadar dediler. Gidemem hocam ben burdan artık. Denedim orda da sıkılıyom. Orda da kimse beğenmiyor artık beni, gidip de dönünce istemiyorlar fazla geliyorsun. Burda da beğenmiyolar. Ama burda kendi işimi yapıyom en azından, orda herkes iş buyuruyo zaten kendi toprağımız olsa yerimiz olsa çalışırdım da başkasının toprağı başkasının işi. Bigün ölücez işte hepimiz, ne zaman belli değil. Ben de o güne kadar böyle herhalde, İstanbul'da mı öleceksem artık belli mi, uğraşcam. Okuma yazmam olaydı iyiydi soruyolar iş bakınca. Aha mesela şu sokağı çok iyi biliyom. Ama adını bilmiyom, şu bakkalı biliyom ama adını bilmiyom. Böle işte hocam ya, bi anam bi babam var başka da bişeyciğim yok.
Her insan gibi geceleri Don Kişot, gündüzleri ise Sanço Panza'ydı profesör. Ne çok sevdim ben bu cümleyi. Geceleri kılıç kuşanıp karanlık gölgeler yaratıyorum kendime ve o gölgelerle sabaha kadar savaşıyorum. Her galibiyette bir sevinç ve kaybetsem de yine zafer, yenilginin getirdiği soğukkanlılıkla yitirdiklerime dizilen methiyeler... Düşüncelerim de yarattığım gölgeler kadar benden ayrılar bu saatte... Bana ait değil artık ne duygularım ne düşüncelerim hiçbiri, ipleri kesilmiş uçurtmalar gibi gökyüzünde sağa sola savruluyorlar. Yüküm hafiflemiş. Kimin penceresine takılırsa artık... Gidip bir kapıyı çalıyorum "uçurtmam balkonunuza düştü". Bazen hoş karşılanıyor bazen kapıdan dönüyorum. Halbuki ben sadece uçurtmanın peşinden koşan masum bir çocuğum, rüzgara güvendiğimden değil ama kadere teslimiyetimden böyle koş babam koş... Geceyi seviyorum, karanlıkta ortaya çıkan hayaletleri kovalamayı... Gündüz nasıl da saklanıyorlar insanların arkasına. Bazen bir ışık vuruyor "Gölgesi mi o bir adamın yoksa geceyi bekleyen bir hayalet mi?" kestiremiyorum. Ayak uçlarımı izleyerek yürümeye devam ediyorum sonra. Gündüz göremediklerini gece daha iyi görüyor insan, başını kaldıracak cesareti bulduğu için sanırım. Karanlık sadece binaları örtüyor, insanları ve onların yüzlerini; ama bedenleri örterken bu siyah çarşaf, işte bizi serbest bırakıyor. Evcil hayvanlar gibi tasmalarımızdan kurtuluyoruz, biz en çok geceleri uluyoruz ve en çok yıldızlı bir gökyüzünün altında ya da dolunay zamanı korkak çekingen tedirgin ruhlarımızı evde bırakıp uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Her gece yalnızlığımızın içinde tutunacak bir dal, güvenecek bir yol, yaslanacak bir omuz arıyoruz. Köpek dişlerimizi saklıyor, hırlamıyoruz, insan oluyoruz. Gülümsemeler giyinip akşamı bekliyoruz sabahları da çırılçıplak sokaklara atmak için kendimizi. Ne kadar da güçlüyüz gün ışığında, koskocaman gölgemiz güneşe yüzümüzü döndüğümüzde... Ne kadar da korkuyoruz zayıflıklarımızı ele verirsek diye; güvensiz, tedirgin, korkak ama bir o kadar cesur, başımız dik, ve burası benim çöplüğüm havalarında ki çöplük sahibi olmak hangi devirde bir meziyet olduysa hak getire. Ha bunlar "adam olun lağğynn" lafları değil, adam olduğunuz için zaten geceniz bir başka gündüzünüz bir başka. İki yüzlü olmak boynumuzun borcu, en az iki yüzü olması gerekmiyor mu zaten duyumsadığımız bütün varolanların. Arkası, önü, yanları, farklı boyutları. Haşa biz nasıl tek bir yüzle kendimizi adamdan sayalım.
Ne töre cinayetlerinden, ne ensest ilişkilerden, tecavüzden, dağdaki terörden, korucu köylülerden, kadına biçilen rollerden, doğuştan günahkar olmanın cinsiyetinden... Hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Zaten televizyon dizilerinde illa ki burnunuza sokuyorlar allayıp pullayıp ki ben onu yapamayacağım için sıkıcılaşmaya lüzum yok. Ama az önce anlayamadığım için oflayıp poflayıp betüle tercüme ettirdiğim "theorising sexuality" kitabının ilk chapterında da bundan bahsediliyordu işte: pipimi kesmesinler ve neden pipim yok sendromu. Anladığım kadarını anlamadığım kadarının uydurulmuş kısımlarıyla şöyle bir derlemek niyetindeyim lakin anlatmayacam dediklerime dokunup kaçıcam eğer uzatırsam ağzıma sinek kaçsın. Bu kitapta Meryem'i her fırsatta cezalandıran analığı ve annesinin ölümünden onu sorumlu tutan teyzesinin Meryem'e söylediklerine bakalım. Çünkü Meryem öyle güzel anlatmış ki, kadın olduğu için utanıyor, suçluluk duyuyor, keşke erkek olsaydım diyor ve her gece aynı rüyayı görüyor bir kuşun sırtından düşme korkusuyla uyanırken terin suyun içinde. Bir kere günah organı olarak tabir ediliyor kadının cinsel organı ve kadın olmak bile bir ceza aslında; dünyaya gelirken cezalandırılıyor hatun kişi. Sadece çocuk yapmak ve üremek için var kadın; erkeğinin isteğine tabi ve niyet çocuk değilse kırk kere gusül abdesti alsa yine de kurtaramaz kimsecikler onu tanrının gazabından. Çünkü pipisi yok ve sahip olduğu değersiz varlığıyla hayatı boyunca kadın olmanın cefasını çekecek, sefa sürmek, karnını hoplatarak gülmek, erkek sofrasında kaşık sallamak kadının yaradılışına aykırı. Başına gelen her şeyden o sorumlu kendisini koruyamadığı, kuyruk salladığı, yüz verdiği, alımlı olduğu ya da işte sadece yolda yürürken gerine gerine donunu düzeltmek zorunda kalacağı bir pipisi olmadığı için. Anlayamadığımız kitabımızda Freud amcanın bakış açısını bir kenara bırakıp da sosyolojik kuramlara göz atıyoruz şimdi de. Evet evet az çok anlıyorum ıpfı ıpfı pıff... Bastırılmış duygular, kültürel yapılar, insan ilişkileri, öğrenilmiş değerler ve yargılar... Biyolojik farklılıkları bir kenara bırakarak farklı toplumlardaki değişen kadın-erkek rollerini okuyoruz, okuyorum evet yapabiliyorum, az biraz var ingilizcem. Sonra birden aklıma ulaştırma bakanının şu meşhur sözü geliyor:
Sonra "bir kimsenin" bu yorumu savunurken kullandığı cümleyi sizinle paylaşıyor olmanın utancını yaşıyorum (ben niye utanıyorum nan):
_Kız erkek aynı yurtlarda kalmıyorlar mı orada? Olur mu öyle şey ya! Artık insanlar tercih etmiyor bu okulları. Değişiyor tabi tercihler. Bir kere ben o yurtlarda kalıp da günaha girmeyen erkeğin erkekliğinden şüphe ederim. Günaha girenin de imanından!
Diyecek söz bulamamak, zurnanın zırtladığı yerde diğer enstrümanların çaresizliği, küçük dilini yutmak, dilini eşek arısı sokmak, aklı hayali almamak, gözleri fal taşı gibi açılmak, ağzı bir karış açık kalmak, kelimelerin kifayetsiz kalması... Ve susmak!
Where is the sin exactly; in your mouth, body, mind, or being?
Repressed feelings, thoughts...
Meryem Cemal Abisinin ardı sıra yürüyor köyün içinde. İstanbul'a gidiyor olmanın heyecanı, sevinci, tedirginliği içinde. Zaten hangimiz buraya ilk gelişimizde benzer duyguları yaşamadık ki. Ulan gidiyorum ama nasıl bir yer bu İstanbul dedikleri yer. Cemal'in abisinin yaşadığı yer de İstanbul, Aşiyandan aşşası da İstanbul.
_ Nereye gidiyorsun?
_ İstanbul'a götürüyor Cemal Abim beni.
İstanbul... Herkes gelirken bir gün dönerim herhalde diye düşünüyor. Planlar hep gitmek üzerine kurulu, ya emekli olup gitmek, ya okulu bitirip gitmek, ya para kazanıp gitmek... Ya da bırakıp geldikleriniz hep döneceksiniz diye bekliyorlar da sizin niyetiniz olmuyor. Erkeklere anneleri kız buluyor memleketten, kızlara koca adayı yerini yurdunu bilsin diye. Ya da peşinize takıp getirdiğiniz ailenizin değişen hayat standartlarını izlerken lan burdan önce nasıldık ki biz deyip eneem bi bakmışsınız önceniz kalmamış... Ama çoğu kalıyor buraya bir şekilde gelenlerin. Yol burada başlıyor ve burada bitiyor. Bu sefer dönüp de bulamamak bulup da ait hissedememek korkutuyor insanın gözünü. Gidersem gittiğim yerde şu olmayacak, bunu özleyeceğim, denizi yok oranın, insanlar şöle böle derken kalmayı seçiyorsun. Zaten gittiğinde insanlar da seni gönderdikleri gibi bulmuyorlar ve çantanın hangi gözüne koyacaklarını kestiremiyorlar. Gittiğin yerde bulacağın huzur, içinde bulunduğun karmaşanın, koşuşturmacanın ve mücadelenin, ne kadar sıkılsan ve zaman zaman tak etse de canına, önüne geçemiyor.
Yenicem seni İstanbuuuuğl! Hı hı evet zaten İstanbul da sana caka satıyor ya. Deniz görmeden büyüyen çocuklar var bu şehirde. Bir tanesi de benim öğrencim E. kağıt toplayıp satıyor Feriköy-Hacıhüsrev sokaklarında. Bir ara köye gitti geldi. 6.sınıfta daha okuma yazmayı öğrenemeden okuldan aldı ailesi iki abisiyle sokaklara emanete etti. Araba alıcam dediği araba aslında kağıtları taşımak için kullandığı el arabasının az biraz büyüğü demirden iki tekerlekli bir arabaydı. Annesi Türkçe bilmiyordu, E. yine iyi öğrendi Türkçe konuşmayı. Köyde yapamadı geri geldi. Eee O da İstanbul görmüştü, dönemedi köyüne. Sıkılıyorum hocam orada dedi. Hem sevdiği buradaydı; amcasının kızı. Sonra amcasının kızını evlendirdiler. Bizim E. okuma yazma kursuna kaydolmayı denedi ısrarımıza dayanamayıp ama ailesi işe koşturdukça kursları aksattı yine öğrenemedi. Markette reyonları düzenleyecek bir adam arıyorlardı. E.'yi götürdüm. Kara kuru elleri yaralı, soğuktan yanmış yüzüyle beğenmediler senin yaşın küçük dediler. Karton toplamaya devam etti.
_Hocam ben sokaklarda iyiyim böyle. Hem bu sayede geziyorum. Kapalı kalamıyorum zaten ben yapamazdım markette falan. İnsanlara bakıyorum, yeni yeni sokaklar keşfediyorum, arada bikaç kişiyle kavga ediyorum iyi geliyo vallaha hocam. Abilerim de beğenmiyor işimi kendime araba alıcam. Bu arabayı vericem onlara. Sonra askere gider gelirim. Evlenemem de kendime bakamıyom daha. Z.'yi de amcam evlendirdi hocam. Benim yaşım küçük ya vermediler bana annem konuştu ama. Kız beklemez o kadar dediler. Gidemem hocam ben burdan artık. Denedim orda da sıkılıyom. Orda da kimse beğenmiyor artık beni, gidip de dönünce istemiyorlar fazla geliyorsun. Burda da beğenmiyolar. Ama burda kendi işimi yapıyom en azından, orda herkes iş buyuruyo zaten kendi toprağımız olsa yerimiz olsa çalışırdım da başkasının toprağı başkasının işi. Bigün ölücez işte hepimiz, ne zaman belli değil. Ben de o güne kadar böyle herhalde, İstanbul'da mı öleceksem artık belli mi, uğraşcam. Okuma yazmam olaydı iyiydi soruyolar iş bakınca. Aha mesela şu sokağı çok iyi biliyom. Ama adını bilmiyom, şu bakkalı biliyom ama adını bilmiyom. Böle işte hocam ya, bi anam bi babam var başka da bişeyciğim yok.
Her insan gibi geceleri Don Kişot, gündüzleri ise Sanço Panza'ydı profesör. Ne çok sevdim ben bu cümleyi. Geceleri kılıç kuşanıp karanlık gölgeler yaratıyorum kendime ve o gölgelerle sabaha kadar savaşıyorum. Her galibiyette bir sevinç ve kaybetsem de yine zafer, yenilginin getirdiği soğukkanlılıkla yitirdiklerime dizilen methiyeler... Düşüncelerim de yarattığım gölgeler kadar benden ayrılar bu saatte... Bana ait değil artık ne duygularım ne düşüncelerim hiçbiri, ipleri kesilmiş uçurtmalar gibi gökyüzünde sağa sola savruluyorlar. Yüküm hafiflemiş. Kimin penceresine takılırsa artık... Gidip bir kapıyı çalıyorum "uçurtmam balkonunuza düştü". Bazen hoş karşılanıyor bazen kapıdan dönüyorum. Halbuki ben sadece uçurtmanın peşinden koşan masum bir çocuğum, rüzgara güvendiğimden değil ama kadere teslimiyetimden böyle koş babam koş... Geceyi seviyorum, karanlıkta ortaya çıkan hayaletleri kovalamayı... Gündüz nasıl da saklanıyorlar insanların arkasına. Bazen bir ışık vuruyor "Gölgesi mi o bir adamın yoksa geceyi bekleyen bir hayalet mi?" kestiremiyorum. Ayak uçlarımı izleyerek yürümeye devam ediyorum sonra. Gündüz göremediklerini gece daha iyi görüyor insan, başını kaldıracak cesareti bulduğu için sanırım. Karanlık sadece binaları örtüyor, insanları ve onların yüzlerini; ama bedenleri örterken bu siyah çarşaf, işte bizi serbest bırakıyor. Evcil hayvanlar gibi tasmalarımızdan kurtuluyoruz, biz en çok geceleri uluyoruz ve en çok yıldızlı bir gökyüzünün altında ya da dolunay zamanı korkak çekingen tedirgin ruhlarımızı evde bırakıp uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Her gece yalnızlığımızın içinde tutunacak bir dal, güvenecek bir yol, yaslanacak bir omuz arıyoruz. Köpek dişlerimizi saklıyor, hırlamıyoruz, insan oluyoruz. Gülümsemeler giyinip akşamı bekliyoruz sabahları da çırılçıplak sokaklara atmak için kendimizi. Ne kadar da güçlüyüz gün ışığında, koskocaman gölgemiz güneşe yüzümüzü döndüğümüzde... Ne kadar da korkuyoruz zayıflıklarımızı ele verirsek diye; güvensiz, tedirgin, korkak ama bir o kadar cesur, başımız dik, ve burası benim çöplüğüm havalarında ki çöplük sahibi olmak hangi devirde bir meziyet olduysa hak getire. Ha bunlar "adam olun lağğynn" lafları değil, adam olduğunuz için zaten geceniz bir başka gündüzünüz bir başka. İki yüzlü olmak boynumuzun borcu, en az iki yüzü olması gerekmiyor mu zaten duyumsadığımız bütün varolanların. Arkası, önü, yanları, farklı boyutları. Haşa biz nasıl tek bir yüzle kendimizi adamdan sayalım.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder