life is your canvas

life is your canvas

2 Nisan 2013 Salı

DÖNÜŞÜM - Franz Kafka

Kadın uzun bir tatile çıkıyor. Belki de hayatında ilk defa bu kadar bencil. Etrafında onlarca insan var ama tek başınalığının bozulmasına ve birilerinin düşsel yolculuğuna müdahale etmesine izin vermeden iki hafta sessizliğinin keyfine dokundurmuyor. Kimseye de dokunmuyor, nasıl olduklarını sormuyor aklına gelip de ilgilenmiyormuş gibi yapma çabası değil baya bildiğin merak etmiyor zerre kadar. İlk defa misafire ne içersin diye sormadan herhangi bir bardağı alıp çay katıyor. Afiyet olsun demiyor. Afiyet olsun ya da olmasın o üzerine düşen misafirperverliği gösterdi. Odasına çekiliyor. Evde annesi var, gerisini o halleder nasılsa. Hep ben mi vardım diyor; yoktu. Belki de hep orada olmadığı için o gün rastgele bir gün değildi eve gelen misafir için. Onun varlığıyla alakalı bir ziyarete ev sahipliği yapması bekleniyordu kendisinden. Annesinin yüzü asık. Beklentilere karşılık vermeyecek kadın. Beklentiler bekleşeduracaklar ve o kendisini ağırlayacak bu evde uzunca bir süre. Rahat ettirecek kendisini sahip olduğu tek şey olan bedeninde. Bir güzel hazırlayacak yatağını ve sıcacık uyutacak onu. Huzur bulamadığı sıcak yatağında kıpırdadıkça çekiştirdği yorgandan görünen bedenini örtecek üşümesin diye. Açıkta kalmayacak ki sabah kahvesini içerken uzun sohbetler edebilsinler.

Günler geceler boyu düşünüyor, sorguluyor. Kendisini ikna etmesi ne zormuş insanın diye geçiriyor kafasından her çıkmazda. Suçu yine kendisine atıyor. Tphüü beceriksiz kendini bile inandıramadın ya da ya nasıl ağzından çıkana kendi kulakların inanmıyor diye söyleniyor. Pes etmiyor. yarım kalan cümleler de tamamlanacak. Okuyor. Düşünemedikçe, yazamadıkça, kendisiyle kavgası bitmedikçe okuyor. Okudukça içinde fokurdayan bir çaydanlıktan sızan kaynar su taneciklerini bedeninde hissediyor. Buhar yükseldikçe beynini ılık ılık yokluyor. Kafasını kaşıyor. Ne zaman bir çay koysa ocağa böyle oturduğu yerde dirseğini yasladığı koltuğa doğru hafifçe eğilip uyuşan koluyla başını kaşıyor. Uyuşukluk geçiyor. soğuk soğuk terliyor. Derin derin nefes alıyor. Bir soğuk bir sıcak... Teri soğuyor.  Böyle üşüteceğini sandığı anlarda çaydanlığın altını kapatıyor. Soğuk kendine getiriyor biraz. Kısık ateşte onbeş dakika demin çökmesini bekliyor.

Günler geceler geçiyor. Günler uzuyor. En uzun gece hangisiydi diye düşünüyor. En uzun geceyi yaşamadı henüz. Ama saatler bir ileri bir geri alınıyor; sanki enerji tasarrufunun tek yaptığı onun enerjisini alıp götürmek. Güneşten daha fazla yararlanmak istemiyor. Karanlık olsun istiyor.

İnsanlar arıyor, bir yerlere davet ediyorlar. Hayır diyemiyor ama gidince de keyfi kaçıyor. Yalnız kalmak istediğini söylüyor. Anlamıyorlar, ne derdin varsa anlat diyorlar. Canı sıkılıyor. Bir derdi yok ki. Tam anlatacak oluyor ağzından abuk subuk kelimeler çıkıyor ve cümle olmayı başaramadan patır patır yere dökülüyorlar. Bir daha ki sefere telefonu çalınca açmamaya karar veriyor. Duymayacağı davetlere teşrif etmek zorunda olmayacak böylece ve anlamsız açıklamalar yaparak sorgulayan bakışlara maruz kalmayacak. 

Zaman doluyor. Üstüne çöken ağırlığın altında ezilip büzülüyor. Zamanın nasıl ilerlediğine hiç anlam veremiyor; bazen çok hızlı bazen de sinir bozucu bir yavaşlıkta. Döndüğümde diyor kendi kendine, döndüğümde her şey farklı olacak. Aradığı huzuru bulamayışı onu tedirgin etse de insanların huzurunu kaçırmasına izin vermemekle ilgili aldığı kararlarından memnun dönüyor üç haftalık tatilinden. İnsanları mutlu etmek için çaba harcamayacak artık. Mutlu olmak herkesin kendi sorumluluğu. Ben doğru olduğuna inandığım şeyi yaparım, mutlu olurlar ve ya olmazlar. 

Bu mutlu olma sorumluluğunu karşındakine verme mevzuunu Ayfer Hocam, Leyla Navaro ile yaptığı bir görüşmenin anafikri olarak paylaşmıştı derste. Çok hoşuma gitti. Henüz üzerine uzun uzun düşünme fırsatı bulamasam da şöyle kalsın akıllarda: Birinin mutlu olmasını öyle çok istiyorsunuz ki, bu sizin evladınız olabilir, anne babanız ya da sevgiliniz, arkadaşınız, ve onun mutlu olması için her şeyi yapmaya hazırsınız. Onu mutlu etmek istiyorsunuz! Hayır! Mutlu olmak onun kendi sorumluluğu! Mutlu olmak istemiyorsa olmaz. Onu mutsuz edecek şeyleri ondan uzaklaştıramazsınız, altın bir kafese ne lüzum var. Mutsuz da olması gerekir ve mutluluğa geçişi yaşaması. Tüm bu duygusal değişimler sizden bağımsız gelişir. Siz inandığınız gibi yaşar, hareket eder ve izlersiniz. Bırakın mutlu olmasın.

Sanırım Samsa'nın yolculuğu da burada başlıyor ya da bitiyor. Bir ailesi var ve bu aileyi geçindirmekle sorumlu Samsa. Anlamsız sorgulamadan yaptığı bir işi var ve bu iş sayesinde ailesinin borçlarını kapatıyor. Evdeki herkes onun eline bakıyor. Bir gün bir böcek olarak uyandığında, evdeki roller tamamen değişiyor. Hareket edemeyecek kadar halsiz olan baba sapasağlam kalkıyor ayağa. Temizlikçi gelmiyor eve artık anne-kız yapıyor ev işlerini. Babasını ayakta dimdik görünce şaşırıyor Samsa. Hani bu adam hastaydı diye iç geçirse de içerlemiyor aslında. Kız kardeşi onun ihtiyaçlarını karşılarken bir mahcubiyet yaşıyor, ama böcek olmak kolay değil zamanla birilerinin bu işi yapması gerektiğini düşünerek beklentilerini yükseltiyor. Neden daha güzel yemekler yok! Kimse onun değişimini kabul edemiyor. Sır gibi sakladıkları kocaman siyah bir böcek var evde. Ama bu böcek Samsanın ta kendisi olsa da artık eski Samsa değil. Samsa'nın değişimi evdeki her şeyi değiştiriyor. Burada aile dinamiklerine girip sistematik bir bakış atarak pek çok çözümleme yapılabilir elbet. Tek bir bireyin bütün aileyi değiştirmesi üzerine çok şey söylenebilir.

Ancak şu üç hafta sonra evine dönen kadın ne yaptı acaba? Radikal kararlar almıştı hayatında. Bir daha alttan almayacağım demişti. Kendisine saygısızca davranan kişilere haddini bildirecekti artık mesela. Olduğu gibi kabul ederek onlara değişme fırsatı vermediğini ve bir nevi kötülük etmiş olduğunu söylemişti bir arkadaşı. Düşününce haklı bulmuştu onu. İnsanları mutlu etmek için uğraşmayacaktı. Daha sert ve daha güçlü olacaktı. İnsanlarla arasına mesafe koyacaktı. İpini kuyudan geri çekip önce aşağıda kim var diye bakacaktı. İnsanlardan uzaklaşıp kitaplara yakınlaşacak. Daha çok yazacak ve okuyacak ve kendi mutluluğu için bir başkasına hayır diyebilecek ya da çok gerekliyse bir başkasının mutsuzluğunu önemsemeyebilecekti. Zira önem verdiği kişilerin mutluluğu elbette onun mutluluğu olmayı sürdürecekti. Ama artık karşılık beklemediği pek çok şeyi düşünmek zorunda kalacak olması onun için biraz kabullenmesi zor bir durumdu. Kararlıydı. Ona hiç bir şey vermeyen insanları kendisinden uzak tutacaktı böylece elini kapamak zorunda kalmadan kendisine yaklaşabilen insanları avucundakilerden mahrum bırakmayacak ve vermeye devam edecekti.

Başarıyordu. Rahatsızlıklarını dile getiriyor, insanlardan uzak durdukça kendine daha çok yakınlaştığını hissediyor, bencilliğe varmadan kendi istekleri doğrultusunda yaşayabiliyordu. Okuyor, yazıyor onu mutlu eden diğer şeylerle oyalanıyordu. Bazen çok yalnız hissediyor ama kendisini üzecek insanlarla bu yalnızlığı paylaşmaya lüzum görmüyordu. Tepki gösteriyor ve gerekirse tartışmaktan çekinmiyordu. Kendine olan güveni artmıştı. Daha değerli ve daha güçlü hissediyordu. Ruhu daha sakindi ve kafasındaki soru işaretleri ona artık güzel şeyleri düşündürüyordu. Yalnız kaldığı anlardaki dinginliği delicesine sömürüyor, sanki ilk defa kendini aynada görüyor gibi merakla inceliyor ve onu sadakatsizlikle suçlayan kusurlarına her defasında bir göz kırpıp gülümsüyordu.

İnsanlar fark ediyordu. Neden aramıyor, neden böyle söyledi, bunda kızacak ne vardı ki, kızgın mısın, gelmeyecek misin bizimle, çok konuşmuyorsun... Nasıl olurdu da bu bıcır bıcır kadın bir anda sessizleşmişti. Neden daha yumuşak ve ılımlı konuşan bu kadın yeri gelince yanlışlarını patır patır çarpıyordu yüzlerine. Kabul edilir gibi değildi. Değişim!

Sevgili Samsa, bu kadın seni çok iyi anlıyor olabilir diye düşündüm. Ve bu yüzden paylaştım onun hikayesini.

Hiç bir değişim bir sabah uyanıp böcek olmak kadar kolay değil. Her insan bencildir. Kendisini düşünür. Başkalarını mutlu etmek isteyen kadın da aslında başkalarını mutlu edebilmiş olmanın hazzını yaşamaktadır. Ve bunun yerine mutlu olabileceği daha güçlü bir şey koymadan vazgeçemez insanların mutluluğu için çabalamaktan. 

Siz değişirsiniz, çevrenizdekiler değişir, ilişkileriniz değişir; çevrenizdekiler değişir, siz değişirsiniz, ilişkileriniz değişir. Hep bir değişime maruz kalırsınız işte, kim demiş insan değişmez huylu huyundan vazgeçmez diye. Mecbur kalmak diye bir şey yoktur. Direndiğimiz değişikliğin zamanı gelmiştir ve biz seçeriz. İstemediğimiz takdirde kendi irademiz dışında böcek olmayız. Böcek olmanın zamanı gelmiştir artık. Böcek olmanın bir işlevi vardır, yolunda gitmeyen bir şeylerin çanları bizim için çalıyordur. 

İnsanlar sizi ya değiştirmek için zorlarlar ya da değiştiğiniz için suçlarlar. Her ikisi de yalan. Tek başına yaşamadığı için değişir insan. Başkalarıyla sürtüşerek değişir. Daha iyi olsun diye. Ve hala yanınızdaysa sevdikleriniz, inanıyorlarsa değişiminizin sizi mutlu ettiğine, ayak uydurmakta zorlansalar da sizi destekleyebiliyorlarsa ve sizin değişiminizin bir parçası olabiliyorlarsa ne olursanız olun sizinle oynamaya devam ederler. Bilirler ki zaten, değişmek kolay değildir ve istemez insan. Eğer zor olanı seçmişse, vardır elbet bir sebebi.

Su olsam ateş olsam
göklerdeki güneş olsam
konuşmasan taş olsam
yine de oynar mısın benimle?

Bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla kapatıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder