Milan Kundera'nın ikinci kitabı bu okuduğum. "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile tanışmıştık kendisiyle bir zaman önce. Geçen hafta ise Kimlik kitabını elimden bıraktım. Chantal ve Jean-Marc çiftinin ilişkisini anlatıyor kitap. Eşinden boşanan ve çocuğunu kaybeden kadın 40'lı yaşlarına gelmiş ve kendine olan güveni azalmaya başlamıştır: "Artık erkekler bana bakmıyor". Kendisinden yaşça küçük olan sevgilisi ise ilişkinin en başından beri güçlü olan taraf olur. Chantal'a gönülden bağlıdır ancak onun ikiyüzlülüğü konusunda endişeleri vardır. Sevdiği kadın gerçekte başka birisiyse... Chantal işyerinde ve özel hayatında bambaşka iki insanı oynar; kendi değer yargılarına uymayan işini ancak bu şekilde idare edebilmektedir ve JM'den dört kat fazla maaş almaktadır. İşinde daha güçlü ve dişliyken, ilişkisinde daha kırılgan ve muhtaç bir kadın... JM onu kaybetmekten korkuyor bazense yanında olan kadına kendini yabancı hissediyor. Chantal ise onu seviyor ancak geçmişine dair çok az şey paylaşıyor ve kendisinden küçük olmasının da verdiği tedirginlikle onun her an bir başkasıyla gidebileceği düşüncesiyle ona tutunurken hep bir elini veda için saklıyor. İkisinde de yalnızlık ve kaybetme korkusu var. Ne JM ne de C bunları konuşmuyorlar, birbirlerinin hislerinden, korkularından, endişelerinden haberleri yok. Benzer korkuları yaşıyor olmalarına rağmen, bu duygularını sadece kendilerine indirgeyip yalnızlaşıyorlar aynı ilişkinin içinde büyüttükleri korkularıyla. Ve bir oyun başlıyor tam da bu ilişkinin açıklığa en çok ihtiyacının olduğu zamanlarda. Bu oyun ikisini de yalnızlaştırıyor ve uzaklaştırıyor. Oyunun sonunda ikisi de çok korkuyor. Çok seviyor. Vazgeçemiyor. Pes edemiyor. Oyundan çekilemiyor. Oyunu sürdüremiyor. JM acaba hangimiz güçlüydü diye soruyor kendine.Duygularını yaşamasına fırsat verildiğinde en güçlü oydu ancak duygularına ket vurulduğunda... İşte o zaman eli kolu bağlı dünyanın en güçsüz adamı oluyordu bir anda. Duygularını yaşayabilmek için her yolu deneyebilirdi ama geri adım atamazdı; hislerini bastıramaz, onları yok sayamazdı. C burası benim evim, bunlar benim eşyalarım, benim hayatım diyor. Eksikliğini kapatmaya çalışıyordu aslında bunu yaparken o da. Evet senden yaşlıyım ama senden güçlüyüm demek istiyordu, aslında benim sensiz de bir hayatım var; sen olmasan da benim bir hayatım var demeye çalışıyordu.
Aslında ikisi de güçsüzdü işte. İkisi de seviyordu. Ve sevgileri onları güçsüzleştiriyordu. *Çünkü eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar zayıf olabilmeyi göze alırdı bir diğerinin yanında. Çıplak haliyle kabul görmek ister ne kadar utanıp sıkılsa da insan. En aydınlık sabahında günün yorganına sığınmak zorunda hissetmez böylece. Dürüst olmasa da her zaman, ki insan kendine bile dürüst olamıyor çoğu kez, başına kakılacak ya da günün birinde onu dize getirmek için kullanılacak diye gerçekleri esirgemez sevdiğinden.
*Ve eğer gerçekten seviyorsa insan o kadar korkardı kaybetmekten. Korksa dahi insan sınırları zorlar bazen. İstenmeyeni yapmanın sonuçlarını merak eder; belki de bu bir nevi güç mücadelesidir ya da bir sınav sevginin çektiği sınırların esnekliğini test edebilmek için... Korktuğundan da bir o kadar üstüne varır tedirginliklerinin annesinin gözüne baka baka elindeki cam bardağı yere bırakan küçük bir çocuk gibi. Hatta ilkinde şaplağı yese dahi ikinci bir kez dener şansını. Hata yaptığında yine sevmeyecek miydi annesi onu? Eline vursa da her defasında ardından yeni bir bardak alıp dolaptan ona su vermeyecek miydi susadığında... Güvenmek ister insan sevdiğine. Hata dahi yapsa affedileceğini bilmek ve o şefkati, anlayışı, sevgiyi gördüğü anda cam bardağı daha sıkı tutar avuçlarında. Daha sıkı, daha sıkı... Ve hatta bazen o bardağı öyle çok sıkar ki kırılır işte bu güzel bir şey değildir.
Chantal'in iki kadını var, hayalindeki olmayı arzuladığı kadın ve hayatını bedeninde sürdürmek istediği kadın çok farklı. Hayalindeki kadın gül kokusu olup tenden tene dolaşmak istiyor. İstenilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyor. Gerçekte olmak istediği kadın ise daha evcil, uysal ve kendi halinde. Kendi haline ma yalnız değil... Eşinden ayrılırken bile bunun kararını çok çok öncesinde vermiş olmasına rağmen, hayatını paylaşabileceği birisini bulduğu anda yapıyor bunu. Chantal duygularını ifade etmekte zorluk çekiyor. Aslında biz onu anlıyoruz da o gerçekten de kendisini anlatma konusunda pek başarılı değil.
Ne uzun bir kimlik arayışıdır bu. Az önce bitirdiğim "Mutluluk" kitabında da elli yaşında profesör olmuş adam ama hala kendini arıyor. Her düzlükte bir iniş-çıkış arıyoruz. Rahat batıyor sanki, annem tekli koltukta halının üstünde falan uyuyup kaldığım zaman söylerdi bunu bana. Çünkü insan en rahatsız yerde kendi halinde bırakılıp, zorunlu kılınmadan mecbur hissetmeden (eyvah 6 saat kaldı şurada sabaha uyumam lazım... bak işte uykum var ama yorgunluktan uyuyamıyorum... alarmın çalmasına 5 saat kaldı... oof pofff...) uyuyp kalınca en huzurlu uykuyu uyuyor. Belki de sadece düzlükte düşünmeye fırsat buluyoruz. Ya da düzlükten bakınca hem ardını hem önünü görebiliyorsun; yokuşlarda (iniş-çıkışlarda) ise sadece gittiğin yöne bakıyor yüzün en tepeye ya da en dibe. (İki boyutlu düşünün burada) Yokuş aşağı iniyorsan eğer kendini bırakıp aşağı kaymak en kolayı. Geri dönüp tepeye çıkmaksa öyle zor ki. Çünkü aynı çukura tekrar düşebilirsin. Ya çukurun dibine kadar inip yeniden yükseleceksin ya da kestirme bir yol bulacaksın yeni bir yükseliş arayacaksın. Yokuş yukarı çıkarken de zirveye doğru dönük olsa da rotan, aşağı düşme korkusuyla zaten arkaya bakamıyorsun, ama yukarı da bakmaya korkuyor insan çünkü hep bir tedirginlik var ayağım kayarsa tutunamazsam diye bu yüzden de olduğun konumu korumak daha önemli ve büyük sıçramalara cesaret edemiyorsun. Bu yüzden kendi elini kolunu nereye koyduğuna odaklanmaktan kafanı kaldırıp yukarıya bakamıyorsun. Düzlük... Ohh dediğin ve rahat bir nefes aldığın yerdesin. Nerede hata yaptığını düşünebilir ve yukarıdakilere imrenebilir, bundan sonra ne yapmalı diye düşünüp planlar yapıp düşmemek adına tedbirler alabilirsin. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için (itici bir güç olmadığı takdirde zaten hep düzlüktesin düzlüğün rakımı ne olursa olsun ve burada daha güvendesin ve belki artık kendini aramak diye bir durum kalmadı bu kendini gerçekleştirme nihayeti de olabilir kendini gerçekleştirmekten vazgeçiş de, gerçekleşmişlik hissi de; ama his mevzu olmadı bence zira dönüp dolaşıp ellisindeki profesör gibi yakana yapışabilir kendine dair ıslah etmeye çalıştıkların...)... Uvv cümle çok dolambaçlı olmuş, tekrar başlayalım. İşte insan sürekli hareket halinde olduğu için yeni durumlarla karşılaştıkça sorgulamalar, yüzleşmeler, taktik değiştirmelerin ardı arkası kesilmiyor... Mehteran gibi bir ileri bir geri; tabi bu zamansal sıçramalar üç aşağı beş yukarı benzerlik gösterseler de 3 ileri 1 geri gibi kurallı ya da ardışık bir dizi oluşturmuyorlar ve bu karmaşıklıkta şaşkın adımlarla yürüyor insan. Okuma yazma bilmeyen bir zaman yolcusu gibi zaman makinesine biniyor ancak hangi tuş, hangi tarih onu kaç yıl sonraya ya da önceye götürecek bilmeden rastgele basıyor düğmelere ve deniyor şansını. Aradığını bulduğu zamansa tek bir kırmızı tuşla şimdiki zamana dönüyor. Eli boş dönüyor bazen de. Ya dün işte şu cevabı veremedim ya dilim tutulup kaldı diye yatağa kafanı koyunca hoop 4 saat öncesine yolculuk ediyorsun mesela. Yeniden yaşıyorsun o anı müdahale edemeden. Sonra hoop 14 saat sonrasına gidip 4 saat önce söyleyemediklerini söylüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Bu kadar basit ve modifiye edilebilir bir şey için bile zaman makinesine ihtiyaç duyuyorsun ki ne uzun yolculukları göze alır insan daha önemli meseleler için. Ben? Kimim ben? Hayattan ne bekliyorum? 10 yıl önce şu anda olduğum kişi olacağımı bilsem müdahale eder miydim? 10 yıl sonra nasıl olmak istiyorum? Hayatımda neleri değiştirmek isterim, neler sabit kalsın...benim mihenk taşlarım neler... mutlu muyum...daha mutlu olmak için ne yapmalıyım...insanlar benim hakkımda ne söylerdi... Mobil insanın sonu olmayan yolculuğu ve mobilitenin kişilik oluşumuna etkileri...
Dün Betül bağımlı olduğuna inanmaya başladığım zombili dizisini izlerken mola verdi ve benim anlamsız bakışlarımdaki boşluğu doldurmak ve diziyi güzelleyerek beni de ekranın karşısına çekmek için diziyle ilgili yapılan yorumlardan ve analizlerden bir kaçını paylaşmaya başladı. Ölmek üzere olan insanların psikolojisi, bazı duygu durumlarının tasviri vesaire derken bu beyni zombi homurdanmalarıyla sulanmış Betül silüeti -kesinlikle betülün kendisi bütünüyle karşımda oturmuyordu şöyle söyleyeyim yaklaşık 6 bölümü ardarda izledikten sonraki haliyle bakıyordu bana mimik ve jestlerindeki hafif kaymayla- bir kaç soru sordu. Bunlardan biri ilginç geldi, paylaşayım dedim.
_ Hangi duygundan vazgeçemek istersin, hiç yaşamamak bundan sonra? (bu basit olan) Peki tek bir duyguyla yaşayabilecek olsan geri kalan hayatını, hangisini seçerdin?
Bir tane de ben ekleyeyim en çok yaşadığınız-hissettiğiniz ilk üç beş duygu hangileri?
_ Oğlumun ölümüne mutlu oluyorum. Şu anda hayatıma bakıyorum ve JM'ye bakıyorum oğlumun ölümüne üzülmüyorum. Eğer o hayatta olsaydı bu sefer de önceki hayatında mutlu olurdum, eşimden ayrılmazdım ve çocuğumu çok severdim. Ama o olmadığı için de önceki hayatımdan kurtulabildim ve JM'yi buldum.
Bu bakış açısından utanıyor Chantal halbuki bana çok yapıcı geldi ölümle olan diyaloğu. Zaman zaman mezarını ziyaret ettiği oğluna da anlatıyor bunu. Mutluyum diyor. Sen olsaydın da o hayatımda mutlu olurdum. Bana yeni çocuk doğur dediler, yeni bir çocuk senin yokluğunu dolduracaktı ve ben iyileşecektim. Hayır bana yeni bir hayat lazımdı. Seninle eski hayatım ya da sensiz yeni bir hayat; rol yapmak, tahammül etmek, uyum sağlamak zorunda kalmadığım...
Al tapuyu ver kirayı benim emlakçım şu köşedeki şapkacı...
Chantal'ın ikiyüzlülüğünü kendime benzetiyorum. Aynı apartmanda kalan onlarca kadın ve erkeğin ara sıra pencerelerden kafasını uzatıp da ne var ne yok diye baktığı sekiz katlı bir apartman... Bu apartmanı benim beynimdeki iki elektrik direği arasına dikmiş biri. Bir gecede olmasa da alt kattakiler camdan cama laflarken bir baktım ki bir sürer sonra kaçak kat çıkmışlar yukarıya, balkona da iki sandalye atmış yeni gelenlerden biri karşı dairedeki öğrencilere sulanıyor çaylar pastalar börekler... Yaşlı bir teyze de hemen diğer yanında öğretmenin ah diyor körolasıca dizlerim böyle yağmur yağdı yağacak oldu mu hiç dinmez sızısı. Hay çok yaşayın emi siz dedim. 8 katlı apartmanı diktiniz tepeme. Sonra sonra o gürültü patırtıya alıştım da verdim tapularını ellerine. Çatısı falan da yok ha binanın, yaptırmadım, arsa benim değil mi, elektriğini suyu doğalgazı benim üzerime değil mi... Hem belli mi olur bir bizimkiler dizisi de benim apartmanda çekilir belki. Belki yukarı kata bir Cemil taşınır yıllar sonra. Çocuklu bir aile gelir belki. Ama gelen de uzun kalıyor öyle bir bina burası. Kirayı peşin alıyorum. Aman çatısı da olmayıversin nasılsa bir depremlik, bir yangınlık, bir ömürlük vadesi var. Bu devirde ev sahibi olmak da zor anacım.
Onsekizyüzlüyüm
Maskeleri insanın... Sabah uyandığında başka bir insansın, işe giderken yolda başka, işte başka, eve dönerken başka, evde başka, haftasonu başka, başka başka insanların yanında başka... Başka olmak zorunda olduğumuz bir yaşamımız yok mu yoksa ben mi bu maskelere bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum. Yoksa benim işim gereği mi bu böyle... Sevdiğiniz insanları mı daha çok üzersiniz yoksa sevmediklerinizi mi? Ben sevdiklerimi en çok üzerim. Sevmediklerimin yaptıkları hataları bile farketmem çoğu zaman. Sinirliysem, ki genelde tanımadığım birisi beni kolay kolay sözlü olarak da ifade edebileceğim bir sinirlilik seviyesine çıkaramaz, sinirlendiğim kişiye yansıtmamaya çalışırım konuyu uzatmamak için. Soğuk davranır ve bir süre sonra unuturum. Sevdiğim birisine kızdıysam çok kızarım. İçimden gelen ne varsa dilimden dökülür. Mutlu olmadığım zamanlarda normal görünmeye çalışırken-ki genelde neşeli bir halim vardır-daha heyecanlı ve hareketli fazlaca mutlu ve kafası-karışık tavırlarımla ne içtin sen böle dedirtecek samimiyetsiz bir hava çizerim. İşte bunu çok samimi olmadığım, yanında olduğum gibi olmak istemediğim insanların yanında yaparım. Ya da anlat bakalım neyin var densin istemiyorsam... Çok bilmediğim şeyler konuşuluyorsa susarım, beylik lafları cidden sevmem kolay kolay da yargı ifadesi kullanamam bu böyledir diyemem, olabilirler vardır bende; şaşırılmayacak şey şu dünya. Olasılıksız bir şey yok. Genelde yeni girdiğim bir grupta önce sessiz kalıp gözlem yaptığım için de çekimser bir duruşum vardır, saf, mülayim, uyumlu... Grubun dinamiklerine göre kendime bir yer bulmayı yeğlerim. Her grupta farklı bir rolüm olabilir. Bazen lider, bazen edilgen bir grup üyesi, bazen organizatör, bazen çok konuşan, bazen saf, bazen atılgan, bazen özetleyici-toparlayıcı... Yine de bir gruba dahil hissetmem için çokça zaman gerekir ve o vakte kadar da duygusal içerikli paylaşımlardan çekinirim. İşte bendeki bu değişimleri fark eden bir arkadaş ikiyüzlü olduğumu söylemişti ben de kendimi savunarak hayır bu farklı durumlara adapte olmak, hayatta kalma içgüdüsü demiştim. Herkese aynı ben olamam. Ben herkesin yanında aynı hissetmediğim gibi, herkes de bana aynı hissettirmiyor. İş yerindeki çocuk rolümün bana zararları olduğu gibi evet ilk başladığım günden bu güne çok faydasını da gördüm. İkiyüzlü müydüm? Hayır benim sekiz katlı bir apartmanım var kafamın ta içinde ama sen değil kiracı olmak misafir olarak bile giremediğin için o komşuluk ilişkilerini bilemezsin. Şapkaların nöbet değiştirdiği anlara denk gelebilirsin hatta şapkalarımı deneyerek beni anlamaya çalışabilirsin ama benim şapkalarım onlar nasıl külkedisine oluyorsa cam ayakkabı koskoca ülkede sadece benim şapkalarım da benim kafama giriyor sadece, cuk diye bir ses çıkıyor taktığımda. İlla da bir ikiyüzlülükten bahsedilecekse o zaman ikiye indirgememek gerek yaklaşık onsekizyüzlü bir insanım zira.
"Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur..."
Kitaptan bir alıntı bu, benim sık sık vurguladığım bir şeydir şu özellikle ikili ilişkilerde: duygular yanlış olamaz!
_Bu yaptığın ...... beni çok değersiz hissettirdi. Bana sormadın bile.
_Yanlış hissetmişsin o zaman; ben sana değer veriyorum.
_Yahu yanlış hissetmek de nedir!
Bir kere önce hissimi kabul edeceksin arkadaş. Böyle hissetmiş miyim, evet. Belki senin davranışında böyle bir kastın yoktu ama o davranış demek ki bana bunu hissettirmiş. Nedenine bakabilirsin mesela.
Bu sözde ilaveten şöyle bir şey de var: duygularımızı bastıramayız. Bastırırız bastırmasına ama denizde popomuzun altında saklamaya çalıştığımız plastik deniz topları gibi üç-beş vakit sonra hop diye köpürerek zıplar yüzeye. Hem de daha özensiz ve hızlı bir çıkış yapar saklarken ki sakınmalarınıza nazaran. Öyle "foşşurt!" diye. Ya da çok bastırdıysanız mesela havasını söndürebilirsiniz, patlatabilirsiniz, tırnağınız bir tarafına geçer boyasını çıkartır... Bir şekilde deforme olabilir şeklen şemalen. İşte duygularınız da bastırdıkça kaldığı yerde 3-5 saniyeden çok çok fazla bir zaman duracağı için deforme olmaya daha yatkınlar. Bu nedenle tekrar su yüzüne çıktıklarında farklı duygulara dönüşmüş olabilirler ya da boyutlarında değişmeler olabilir zira bu boyut değişikliği duygunun kimyasına göre olumlu ya da olumsuz bir tepkiyle beraber vuku bulabilir. Üzüntüleriniz öfkelere, korkularınız güvensizliklere, heyecanlarınız ölçülü mutluluklara, pişmanlıklarınız nefrete, sevgileriniz aşka, umutlarınız hayal kırıklıklarına, kaygılarınız güvene dönüşebilir. Yön değiştirebilir. Köpekten korkup kaçarken hayvanlar alemine endişeli gözlerle bakmaya başlayabilirsiniz ya bacağıma değerse, ya bana doğru bakarsa... Karşıt tepki geliştirebilirsiniz sevdiğiniz bir insandan sakınırken sevginizden korkarken olumsuzluklara odaklanıp düşman kesilebilirsiniz ya da düşman bellerken farkında olmadan fazlaca kafa yorup kendisine ilgi duyabilirsiniz. Hisleriniz beni alakadar etmez lakin hislerin varoluşundaki istisnai dokunulmazlık beni ilgilendirir uzun zamandır bunun savaşını veren bir şahıs olarak. İnsanın anlaşıldığını, kabul gördüğünü-onaylanmak demiyorum-, gerçekten dinlendiğini, söylediklerinin yargılanmadığını bilmesi ne kadar güzel değil mi! Danışmanlık becerileri herkes tarafından okuna... biline... uygulana... Böylece biz de duygularımızı ifade ederken korkmayalım, çekinmeyelim, anlaşılacağımızı bilmenin verdiği rahatlıkla çıplaklığımızı doyasıya yaşayalım. Çıplaklar kampının böyle bir türünü görmek istiyorum en yakın zamanda. Zihin çıplaklığı! Herkesin zihinlerini en saf haliyle güneşe serdiği, zihinler kaynaşıp fokur fokur ederken bedenlerin gölgede küçük çocuklarının kumdan kaleler yapışını izleyen yetişkinler gibi zihinlerinin güneş altında oynaşmasını izlediği bir kamp alanı...
enee ben bunu yayınlamamışım ya! taslak kalmış.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder